Süper Kupa maçından İslâm düşmanlığı çıkartma denemesi

Sorumlularını tam tespit edemesek de Türkiye futbol üzerinden kitlesel bir akıl tutulması yaşadı. Belki de kriz sadece futbol krizi idi ama birileri bunu fırsata çevirmeye çalıştı. Belki de baştan sona plânlı bir krizdi. Ama bu paçoz kitlenin kalitesini, kalibresini ve Türk’ü Türk yapan değerlere ne kadar yabancılaştığını görme fırsatı elde ettik.

“KİTLELER psikolojisi”, klasik sokak gösterileri ve ayaklanmalardan başka bir yöne doğru evrildi. Sosyal medyanın hayatımızı tamamen kuşatıp benliğimizi teslim aldığı bir zamanda yaşıyoruz. Yeni nesil bir kitle ortaya çıktı. Paçozluğun ve post-cahilliğin dibine vuracak şekilde her olaya balıklama atlayan, meseleleri “layk” (like) butonuna basmaya indirgeyen ve güdülmeye hazır bir kitle… Okumak yok, tefekkür etmek yok, sormak yok, sorgulamak yok… Böyle bir kitle varsa, bundan nemalanmak isteyenler de doğal bakımdan olacaktır.

İşte böyle bir zamanda, kitleye bir şeyler yutturarak kendi paradigmalarına yönelik sonuç çıkarmaya heveslenenler bir senaryo yazdılar. Kendileri yazıp kendileri oynadıkları tiyatronun sonunda Türkiye’de bir “Arap düşmanlığı” zemini oluşturdular. Başarılı oldular mı, tam emin değilim. Bazı sosyal mühendislik girişimleri bazen ters etki yapıp, hedeflenenin aksi bir neticeye de yol açabilir.

Galatasaray ile Fenerbahçe arasında oynanması beklenen TFF Süper Kupa maçının Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da oynatılmasına karar verilmiş. Buna kim karar vermiş? Akla üç tane sorumlu kişi geliyor: İki takımın başkanları ve bu işlerden yasal olarak sorumlu olan Türkiye Futbol Federasyonu ve de dolayısıyla onun başkanı.

Bu üç arkadaşın neden Suudi Arabistan’ı tercih ettikleri, sorgulanmayı hak ediyor. Hele kriz ortaya çıktıktan ve herkes konuya dair eteğindeki taşları dökünce böyle bir tercihin bilerek yapıldığı daha çok akla geliyor.

Haydi burayı geçelim… Oradaki organizatörlerle bu bizim üç sorumlu arkadaş anlaşmışlar, protokol yapmışlar. Kurallar belirlenmiş ve takımlar maç yapmak için Suudi Arabistan’ın yolunu tutmuşlar. Maçın yapılacağı zamana birkaç saat kala bir kriz ortaya çıkmış. Türkiye’de (veya herhangi bir ülkede) futbol taraftarlığı, fanatizm derecesinde ileri boyutta ve insanların gündemlerini meşgul ediyor. Hele konu bir de Galatasaray ve Fenerbahçe ise, futbol, hayatın tüm alanına sirayet edip sosyal bir mesele hâline gelebiliyor.

Kriz yavaş yavaş hissedilmeye başlanınca, bizim sosyal medyada önce “Türk bayrağına ve İstiklâl Marşı’na izin vermiyorlarmış” gibi bir söylenti yayılıyor. Şartlanmış kitle, bunu hemen Arap düşmanlığına evirerek yaylım ateşine başlıyor. Sonradan bu haberler yalanlansa da operasyonun ilk adımı atılmış oluyor.

Yalan haberi herkes duyar, doğru haberi sadece hak ve hakikat peşinde koşanlar dikkate alır. Yukarıda tasvir ettiğimiz üç kitlenin sevgi ve nefret boyutundan en hassas meselelerinin (Fenerbahçe, Galatasaray, Araplar, Suudi Arabistan) fitili ateşlenmiştir artık.

Maç saati geçer, maçın iptal edildiğine dair açıklama yapılır ve takımlar Türkiye’ye dönerler. İki takımın ve Federasyon’un ortak olarak açıklaması olarak kamuoyuna sunulan metinde krize dair net bilgilere yer verilmez. Ama sosyal medyada Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Ali Koç’un, “Ne demek Atatürk yok! Atatürk yoksa maç da yok, Türkiye de yok” dediği iddia edilir ve sosyal medya, bir düşman ve bir kahraman ortaya çıkarma derdine çoktan düşmüştür.

Yine teyit edilmeyen ama sosyal medyada artık herkesin inandığı şu bilgi ileri sürülür: Takımlar maç öncesi ısınmak için futbolculara Atatürk baskılı tişörtler giydirmek isterler. Takımın birisinin “Yurtta sulh, cihanda sulh”, diğerinin de “Ne mutlu Türk’üm diyene” pankartlarıyla sahaya çıkmak istemesini Suudi tarafın kabul etmemesine Türk tarafının tepki göstermesi sonucu taraflar anlaşamamışlardır. Hâliyle bu olaydan Suudilerin ne kadar Atatürk düşmanı olduğu, Türk tarafının da Atatürk’ü tartışma konusu yapmadığı ve rest çektiği sonucu çıkar.

Daha sonra Suudi tarafın açıklamasında, net bilgi verilmese de takımların baştan anlaşmaya yazmadıkları şartları ileri sürdükleri, Türk bayrağına ve millî marşımıza izin verildiğini ifade eden bir açıklama yayınlanır.

Bu arada Türkiye’ye dönen üç sorumlu (aslında “sorumsuz” da diyebiliriz), kamuoyundaki tartışmaları sessizce izlerler. Olaydan bir süre sonra daha makul değerlendirmeler gelmeye başlar; kamuoyu meselenin aslını öğrenmek ister ve oklar takımlardan birinin başkanına doğru çevrilince, kendisi bir televizyon programında çeşitli açıklamalar yapar. O zaman üzerinde hayli spekülasyon yaptığımız birçok konunun aslında zannedildiği gibi olmadığına dair şüphelerimiz iyice artar ama hâlâ sis perdesi tam aralanmamıştır.

Kriz sonrasında ise Türk kamuoyunda Arap düşmanlığı zirveye çıkar, Atatürk’ün Arapları bir kez daha yendiği dillendirilerek bir zafer sarhoşluğuna bürünülür. Arkasından Türkiye’de “Arap seviciler” olarak gördükleri iktidara ve dindar kesime saldırıları başlar. Kâbe, ezan gibi dinî semboller ayaklar altına alınır. Hemen birkaç gün sonra İstanbul Galata Köprüsü’nde, şehitlerimizin anıldığı ve İsrail’in Gazze katliamının lânetlendiği yürüyüşte, birisi, elinde Arapça olarak Kelime-i Tevhid yazan (Lâ ilâhe illâ-Allah, Muhammedu’r-Rasûlullah) bayrağı taşıyan kişiye saldırır. Ve onlara göre “Hilâfet bayrağı” taşıdığı için bu saldırıyı yapan saldırgana sahip çıkılır.

Bundan sonra iş nereye doğru gidecek, bekleyip göreceğiz. Büyük resme bakılınca bir akıl tutulması yaşandığını rahatlıkla görmek mümkündür. Hem de kitlesel bir akıl tutulması bu. Düşünün, futbol maçından işi “Lâ ilâhe illâ-Allah, Muhammedu’r-Rasûlullah” yazısına karşı çıkmaya getiren bir akıl tutulması.

Türklerin bin yılı aşkın süredir bu coğrafyalarda varoluşunun sebebi olan, Türklerin Türk kalışının sancağı olan bir değer, Arap düşmanlığı üzerinden ayaklar altına alınmaya çalışılıyor.

Paçoz kitlenin bir kısım provokatörleri, İstiklâl Marşı’mızda yazan “ezanlar ile şahadetlere” el uzatmaya çalışıyor. Bu aslında Türk’ün istiklâl ve istikbâline göz dikenlerin hevesi olsa gerek. Ama hevesleri, daha önce olduğu gibi kursaklarında kalacak. Şimdiye kadar verilen tüm savaşlarımız istiklâlimiz için, bayrağımız için, vatanımız için, dinimiz için, ezanımız için ve şahadetimiz için değil mi?

Sorumlularını tam tespit edemesek de Türkiye futbol üzerinden kitlesel bir akıl tutulması yaşadı. Belki de kriz sadece futbol krizi idi ama birileri bunu fırsata çevirmeye çalıştı. Belki de baştan sona plânlı bir krizdi. Ama bu paçoz kitlenin kalitesini, kalibresini ve Türk’ü Türk yapan değerlere ne kadar yabancılaştığını görme fırsatı elde ettik.

Ve bundan çıkarımımız şu oldu: Türk’ün varoluş sebebi “İlây-ı Kelîmetullah”tır. Arap düşmanlığı üzerinden İslâm düşmanlığı yapılıyor ki bu, Türk’ün varoluşuna en büyük tehdittir.