Suni bir sancı

Dünya halkları, yeryüzünde adalet ve hürriyet nizamını yeniden Hanif, muttaki ve mümin Türklerin sağlayacağını kabul etti. Türk’ün verdiği sancı, baskılamak için değil, sağlıklı doğum için yaşanıyor. Sık dişini dünya, doğum yaklaşıyor!

ORTALAMA bir beşer, dokuz ay artı on günlük anne karnı macerasını tamamlayıp yeryüzü hayatına başlıyor. Yeni serüveni başlamadan evvel, yavru, anne bünyesinde çeşitli baskılar aracılığıyla ağrılara sebep oluyor, yönelimler gerçekleştiriyor. Dokuz ay artı on günlük sürecin olağan şekilde tamamlanmasına son yirmi gün kala yükselen ağrı ve kasılma şiddetleri olağan. “Olağan” demek, burada “kontrol edilebilir” de demek…


Bu normalin dışında kalan iki durum mümkün olabiliyor: Biri, dokuz ay artı on günlük süreci tamamlamadan doğmak, diğeri ise dokuz ay artı on günlük sürecin tamamlanmış olup da üzerinden geçmesine rağmen doğmamak… Az evvel “olağan” durum için “kontrol edilebilir” dedik ya, bu kontrol edilebilir zeminin hatları da işte bu iki olağan dışı duruma göre eşik buluyor. Olağan süreç tamamlanmadan gelen doğum daha güç biçimde kontrol edilebilirken, olağan süreç tamamlansa da gelmeyen doğum ise pek çok yönüyle kontrol edilebiliyor. Öyle ki, doğuma dair sancı ve kasılma bile suni şekilde üretiliyor.


Türkiye Cumhuriyeti, devlet olmak bakımından pek çok doğum süreci yaşadı. Elbette ilk doğum, 1923’teki en yüksek sancıya neden olmuştu. Daha doğru ifadeyle, “sancılar içinde bir doğum”… Kan içinde, ter içinde, feryat içinde, ölüm içinde, kalım içinde bir doğum… Hamdolsun, o ilk doğumunu gerçekleştirmişti Türk yurdu, sonrası da gelecekti. Fakat bunu bilip görenler, bu memleket, bu ülke ölü doğumlar yapsın, hatta düşükler geçirsin diye ellerinden gelen her türlü zulmü yaptılar. Türkiye’nin nesillerini yediler çiğ çiğ. “Ham meyveyi kopardılar dalından” diyordu ya türküde, tıpkı öyle… Darbelerle, bölücü oyunlarla, ayrıştırıcı planlarla girdiler aziz ve necip milletin yuvalarına. 1960, 1970, 1980, 1992-1993, 1997 ve 2001 derken, bu ülkede bu milletin hiçbir zamanına olağan bir durum bırakmadılar. Her günü anî sancılarla geçti koca milletin. 


Son yirmi üç yılı ise çok daha farklı bir zeminde geçti elbette. Türkiye, başından geçen yüz yıllık süreçte öyle çok ölü doğum ve düşükle sınanmıştı ki, hani prematüre bir yavruya erişse bayram edebilirdi. Bu anlamda, onca doğum ölü ve onca karın düşük olunca, en ciddî tecrübenin sahibi olarak en sonuncusunun daima üzerine titredi. İradesini hep kurtarmak ve korumaktan yana kullanarak bu sabrı öyle bir gösterdi ki, 2016’nın Temmuz ortasında, “Ölürüm de öldürtmem, düşürtmem!” dahi dedi. 


Türkiye, bu son anî sancı ve kasılmaların dünya için de geçerli olduğunu görerek yeni düzlemde nerede konumlanacağını gösterdi. Bu anlamda Kafkaslarda, Balkanlarda, Kuzey ve Orta Afrika’da, Horasan ve Hint bölgesinde, Orta Doğu’da ve Lâtin Amerika’da cephelerini açmış ve pozisyonunu almıştı. Bu çerçeveyi eğer bir hamaset yahut tesadüfler dizisi şeklinde yorumlamak isteyen varsa, Suriye’deki gelişmelerle eşzamanlı şekillenen Sudan ve Somali’deki gelişmeleri birbirinden bağımsız okuyabilir; ancak Siyonist İsrail yönetiminin Suriye üzerinden Türkiye hakkında konuşurken neden Sudan ve Somali’de yine Türkiye’ye karşı terör örgütlerini beslediğine ilişkin bir cevap vermelidir.


Yeni dünya düzeninin kurulum yazılımında kendi kodlarını yazan Türkiye, işte bu zikrettiğimiz tüm alanlarda doğrudan tasarruf sahibi olduğu için en ilginç imtihanlara da tutuluyor. Öyle ya, misâl işte, Suriye’de kurucu iradeye gölgelik sağlarken Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde 28 Şubat besili bir türedi zihniyetle nasıl aniden baş başa kalabilirdi? Ya son 40 yılın rüyâsı olan Türk Devletleri Teşkilatı’nı kurmaya muvaffak olmuşken, o teşkilatın diğer kurucu üyelerinin yine o teşkilatın gözlemci üyesine karşı adeta nazire yaparcasına Kıbrıs’ın güneyine hem de “büyükelçilik” açmalarını nasıl yorumlamak lâzımdı? Avrupa Birliği içine düştüğü güvenlik, enerji ve ticaret açmazına tutulup “Türkiye AB üyesi olmalı” çağrıları yaparken bir belediye başkanının on binyıllık Devlet’e meydan okuyuşunu ve bu meydan okuyuş sırasında çapsız, ukalâ ve şuursuz bir ihanet taraftarlığının yanında Almanya’nın adeta tüm tuşlara basarcasına saldırışını nasıl izah edebiliriz ki? Suriye’den sonra sıranın kendisine geleceğini bilen Siyonist terör idaresinin Gazze hakkındaki ateşkesi bitirip de her gün bir vahşi açıklama yaptığında neden her satırına Türkiye’mizi kattığını nasıl anlayabiliriz?


Yaşanan hiçbir gelişmenin birbirinden bağımsız olmadığı aşikâr. Hele odağına Türkiye’yi koyduğumuzda manzara bütünüyle berraklaşıyor. Ancak, uluslararası kredilendirme kuruluşu JP Morgan’ın geçtiğimiz yıl yüzde 60 oranla resesyona gireceğini öngördüğü ABD hakkında “Bu yıl kesinlikle resesyona uğrayacak” şeklindeki yorumuna karşın Türkiye hakkındaki olumlu tahminleri ve Türkiye’nin enerjiden ticarete, gıdadan sanayiye tüm dünya ekonomisine merkez olacağını kolaylıkla görebiliyorken, Yargı erkinin kuvvetli biçimde gördüğü şaibe çerçevesi üzerine Türkiye’nin kurucu siyâsî partisi olduğunu iddia eden fırkanın genel başkanı, işte bu Türkiye’nin ekonomisini boykot etmeye çağırabiliyorsa, kime neyi nasıl anlatmalıyız? 


Çin’den Rusya’ya, ABD’den İngiltere’ye, Almanya’dan Fransa’ya, İtalya’dan İspanya’ya, Japonya’dan Kore’ye, Hindistan’dan Suudi Arabistan’a pek çok ülkenin insafına boyun bükeceği Türkiye’ye karşı, birileri Türkiye’nin kendi ciğerpareleri üzerinden yeni anî sancılar uyandırmaya kalkışıyorlar. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar, gecikmiş olan doğuma karşı Türkiye Cumhuriyeti nezdinde kadim Türk Devleti, büsbütün kontrolü eline almış durumda. Devlet’in kurgu planlarının bulunduğu tüm program öyle kuvvetli ki karşısında gördüğü her hamle birer paniğin atak krizi sadece. Ve her atak, sadece geçirene zarar veriyor. Öyle ya, bir futbol müsabakası hücumundan, bir satranç hamlesinden bahsetmiyoruz. Bu atak krizleri nevrotik birer vakıa olarak şizofrenik ifadelerin de ortaya çıkmasına sebep oluyor. 


Bir zamanlar “He-Man” adlı bir çizgi film vardı. Kılıcını göğe kaldırıp “Gölgelerin gücü adına” diyen titrek prens, bir anda evrenin en güçlü kahramanı olur, “Güç bende artık”derdi. O çizgi filmle yetişip de güce tapmanın hiçbir işe yaramadığını öğrenmiş adalete hasret nesiller, daha sonra bir reklâm filminin sloganı olarak “Kontrolsüz güç, güç değildir” mottosunu taşımışlardı zihinlere. Evet, Siyonist-Evangelist kapitalizm düşkünlüğünde boğulan ölü çağ, düşük çağ, Türkiye’nin suni doğum sancısına muhtaç olduğunu ilân etti. 


Dünya halkları, yeryüzünde adalet ve hürriyet nizamını yeniden Hanif, muttaki ve mümin Türklerin sağlayacağını kabul etti. Türk’ün verdiği sancı, baskılamak için değil, sağlıklı doğum için yaşanıyor. 


Sık dişini dünya, doğum yaklaşıyor!