Süleymancıların görüşleri

Süleymancılar ve benzeri cemaatler, büyük ölçüde başta Tevhid-i Tedrisat Kanunu olmak üzere Kemalist değişimlerin sonucudur. Eğer o değişimler olmasaydı kuvvetle muhtemeldir ki bu cemaatler de olmayacaktı.

SÜLEYMAN Efendi’nin vefatından (1959) sonra cemaat, 1971’e kadar Kemal Kacar, Hüseyin Kaplan, Mehmet Arıkan, Seyfettin Arıkan, Hilmi Türkmen, Hüseyin Kumaş, Harun Reşit Tüyloğlu, Mehmet Emre, Ali Ak, Lütfü Davran ve Mehmet Özaltın’dan oluşan bir istişare heyeti tarafından yönetilmiştir. 1971’den sonra Kemal Kacar (d. 1917 Eskişehir – ö. 2000 İstanbul) cemaati tek başına yönetmeye başlamıştır.

Kemal Kacar, 1965-1969/ 1969-1973/ 1977-1980 arasında üç dönem Adalet Partisi’nden Kütahya/ İstanbul milletvekilliği, üç dönem de Avrupa Konseyi üyeliği yapmıştır. 1991’de cemaatin ileri gelenlerinden İsmail Amasyalı Doğru Yol Partisi’nden (DYP) Kocaeli Milletvekili seçilmiştir. 1995’te dönemin İBB Başkanı Tayyip Erdoğan’ın girişimleri sonucunda, Tunahan’ın torunu Arif Ahmet Denizolgun Refah Partisi’nden (RP) Antalya Milletvekili seçilmiştir. Cemaatin geleneklerine göre bu seçim bir ilk sayılır. Lider Kacar dururken, Tunahan’ın torunu Denizolgun’un seçilmesi bir ilktir. Ancak Denizolgun 28 Şubat Darbesi’nde RP’den istifa etmiş, Hüsamettin Cindoruk’un kurduğu Demokrat Türkiye Partisine (DTP) katılmış ve 1997’de Mesut Yılmaz başkanlığında kurulan ANASOL-D Hükûmetinde Ulaştırma Bakanlığı yapmıştır. Seçildiği Refah Partisi’ni yarı yolda bırakmıştır.

Denizolgun’un Refah Partisi’nden milletvekili seçilmesi, ailenin ve özellikle Kacar’ın muhalefetine yol açmıştır. Ardından istifa ederek bakan yapılması, yine Kacar’ın rağmına olmuştur. Kacar, cemaat üzerinde tesis ettiği otoriteyi aile üzerinde tesis edememiştir. Ancak her nasılsa Denizolgun Ak Parti’den uzak durmuştur. 2002 Genel Seçimleri’nden itibaren cemaat, Ak Parti dışındaki diğer sağ partilere destek olmuştur. 1 Kasım 2015’te Tunahan’ın başka bir torunu Fatih Süleyman Denizolgun, Ak Parti İstanbul listesinden milletvekili seçilmiştir. 



Kacar’dan sonra cemaatin lideri olan Ahmet Arif Denizolgun’un 2016’de şüpheli bir şekilde ölmesi, liderliğin el değiştirmesine, Alihan Kuriş’in liderliğine yol açmıştır. Ancak Alihan Kuriş, çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ve yurt dışına çok miktarda para götürmek iddiasıyla 13 Ağustos 2026’da önce gözaltına alınmış, ardından tutuklanmıştır.

Tunahan, 1956’da dönemin iktidarı Demokrat Parti’yi Cezayir olaylarında Fransa’ya destek olduğu için şiddetle eleştirmiştir. Bunun dışında Tunahan’ın doğrudan siyasetle ilgisini gösteren örnek bir olay yoktur. Buna karşılık Kemal Kacar cemaati siyasete katarak iktidar partisinin imkânlarından ve korumasından faydalandırmayı tercih etmiştir. Kacar’ın bu tutumunun, muhtemelen cemaatin gelişmesine katkısı olmuştur. 

Cemaati büyüten bir diğer önemli sebep ise yurt dışına açılmasıdır. Türkiye-Almanya arasında yapılan ikili anlaşmaya bağlı olarak 1961’den itibaren Türkiye’den Almanya’ya yüz binlerce işçi gitmiş, daha sonra işçi ailelerinin de gitmesiyle bu sayı milyonları bulmuştur. 1973’ten başlayarak Süleymancı Cemaati, Almanya Köln merkezli olarak İslâm Kültür Merkezi (İKM) açarak Almanya’daki Türk işçileri arasında faaliyete başlamıştır. Yurt dışında örgütlenip çalışan ilk örgüt olmuştur. Milli Görüş ve diğer cemaatlerin Almanya’daki faaliyetlerine karşı İKM, ilk faaliyete başlamalarından dolayı önemli bir üstünlük kazanmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) ancak 1980’den itibaren Diyanet İşleri Türk İslâm Birliği (DİTİB) adıyla faaliyete başlamıştır. 

1971 Askerî Darbesi’nden sonra kurulan Nihat Erim Hükûmeti, bütün kurs binalarının ve müştemilatlarının intifa (faydalanma) hakkının Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilmesi kararını almış, bu karara uymayan kursların izin ve ruhsatlarının iptal edileceğini açıklamıştır. Süleymancılar ise hükûmet kararına karşılık, kurs derneklerinin adlarını “Kur’ân Kursları ve Diğer Kurslar ve Okullar Talebelerine Yardım Dernekleri Federasyonu” diye değiştirmişlerdir. Aslında diğer öğrencilere yardım ifadesi cemaatin faaliyet hedefini genişletmiştir. Çünkü kurs öğrencileri dışında kalan ortaokul, lise ve üniversite öğrencilerine yurt imkânı tanıyarak onları cemaate kazandırma fırsatı ortaya çıkmıştır. 

Benzeri bir durum 1980 Askerî Darbesi’nden sonra da artarak devam etmiştir. Cemaat kurs faaliyetlerinden daha çok, diğer öğrencilere yardım ve yurt imkânı sağlayan özelliğini daha çok ön plana çıkarmıştır. Kurs faaliyetleri yerine yurt faaliyetlerinin öne çıkarılması, cemaatin muhatabının da DİB yerine Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) olmasını sağlamıştır. Böylece cemaat varlığına muhalif olduğu DİB yerine MEB ile muhatap olmayı tercih etmiştir.

Kacar, “Müslümanlara karşı ağır bir mücadele” derken, aslında Süleymancılara karşı yürütülen ağır bir mücadeleden söz etmiştir. Dolayısıyla Müslüman sıfatını yalnızca Süleymancılara tahsis etmiştir. Bu görüşün oldukça sorunlu olduğu açıktır.

Kemal Kacar’ın cemaatin görüşlerini açıkladığı röportaj

Tercüman gazetesinde 5-6-7-8 Aralık 1989’da Nazlı Ilıcak’ın, Süleymancıların lideri olan Kemal Kacar ile yaptığı röportaj yayınlanmıştır. Kacar burada cemaatin görüşlerini açıklamıştır. Röportajda sıralanan konulara Kacar’ın verdiği cevaplar aşağıdaki gibidir.

CHP Genel Başkanı Kemal Paşa: “1 Kasım 1937’de, meclisi açış nutkunda, ‘Bizim devlet idaresindeki ana programımız, CHP programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipler, gökten indiği sanılan kitapların dogmaları ile asla bir tutulmamalıdır. Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz’ diyor. Bunları söyleyen birisinin İslâm ile alakası kalmaz, Kur’ân’a karşı en ağır sözler ve ithamlardır.”

Bunları söylerken Kemal Paşa’ya hakaret kastının olmadığını, bir tespit yaptığını, zaten 26 Nisan 1978’de Avrupa Konseyi Genel Kurulu’na karşı yaptığı konuşmada Kemal Paşa’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olduğunu, iç ve dış siyaseti tespit olarak “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesini bildirdiğini söylemiştir. Kemal Paşa’nın “Müslüman değilim” dediğini, “Gökten indiği sanılan kitaplar” diyerek Kur’ân’a inanmadığını ileri sürmüştür.

12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’nden sonra Avrupa Konseyi aldığı kararla, askerî darbeyi mahkûm etmiş ancak TBMM adına konsey üyesi olan kişilerin üyeliklerinin devamına karar vermiş, Türkiye Dışişleri’nin de uygun görmesiyle içlerinde Kacar’ın da olduğu lağvedilmiş TBMM eski üyeleri üç ay daha Avrupa Konseyi toplantılarına katılmışlardır. Üç ayın sonunda cemaat faaliyetlerinden dolayı tutuklanan Kacar, dokuz ay cezaevinde kalmış, ardından yargılandığı Antalya 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde beraat etmiştir. Kacar’ı mahkemede CHP’li Profesör Muammer Aksoy avukat olarak savunmuştur.

Humeynicilik: “Humeynicilik, Şiilik demektir. Şiilerin öyle itikatları vardır ki biz onları Müslüman addetmeyiz. Meselâ Kur’ân 6666 ayet, 114 suredir. Onlar altmış bin ayetinin Sünniler tarafından saklandığını iddia ederler. Humeyni Müslüman değildir ama o kendisinin Müslüman olduğunu iddia ediyordu.”

Cemaleddin Kaplan: “Cemaleddin Kaplan, bizim baş düşmanımızdı. Adana’da müftü iken bizlere kan kusturmuştu. Devlet düzenini değiştirme ve yerine şeriatı geçerli kılma gayelerinin olduğu söyleniyor.”

Şeriata dayalı düzen: “Bizim şeriata dayalı bir devlet düzeni istediğimiz yalan ve iftiradır. 1976’da ifade etmiştim: Süleymancılar son derece realist insanlardır. Türkiye’de büyük bir inkılap olduğunu, dinin ve şeriatın devletten, maariften (MEB) ve millet hayatının birçok safhalarından ayrıldığını, buna göre nesiller yetiştiğini, idareye hâkim zümrenin bütün teşkilatı ile ordu, jandarma ve cemiyetiyle dine ve şeriata karşı olduğunu, artık bu şartlar altında bu memlekette yeniden şeriata ve dine dönüş, yani dinin ve şeriatın devlete ve cemiyet hayatının bütün safhalarına hâkim olması keyfiyetinin düşünülemeyeceğine inanmışlardır. İşte bu inançlarından dolayıdır ki dini ve şeriatı yalnız kendileri için –devlet için değil– istemekte, bu arada isteyen Müslümanlara ve onların çocuklarına Kur’ân’ı öğretmekte, din ehlinin ve Sünni Müslümanların büsbütün ortadan kalkmamasına mahv ve münkariz olmamasına gayret göstermektedirler. Bu gayretlerinin de tamamıyla yaşadıkları memleketin kanun ve nizamlarının verdiği imkânlar dâhilinde olmasına bilhassa gayret ve itina gösterirler.”

Cihad yükümlülüğü: “Cihadı iyi anlamak lazım. Biz cihadı tebliğ (İslâm’ı anlatmak) ve kendi nefsimizde yaşamak şeklinde anlıyoruz. Nitekim Peygamber Efendimiz, ‘En büyük cihad nefisle yapılan cihaddır’ buyurur. Bu anlamda üstümüze düşeni yapıyoruz. Eğer devletle savaşmayı kast ediyorsanız, böyle bir düşüncemiz yoktur... Anayasa ve kanunlara rağmen memleketimizde bir türlü demokrasi, din ve vicdan hürriyeti rayına henüz oturmamıştır.” 

Buna karşılık Furkân Sûresi 52’nci ayette: “Öyleyse kâfirlere itaat etme, onlara karşı bu Kur’ân ile büyük cihad et” denilmiştir.

Dârü’l Harp: “Evet haklısınız. Mesela faiz, dârü’l harpte yaşayanlar için caizdir. La riba, faiz yoktur. Nerede ama: Fi dari’l harbi. Darü’l harpte faiz haram değildir. Yalnız buraya şu açıklamayı getirmek lazım: Faiz kiminle kimin arasında haram değildir? Müslümanla Müslüman olmayan arasında haram değildir. Bir Hıristiyan ile faiz işleri yapılabilir. Banka bir müessesedir. Bir müessese elbette Müslüman olamaz. Faizsiz bankacılığın kurulmasına bu yüzden gerek yoktur. Bir Müslüman tüccar, Türkiye dârü’l harp olduğuna göre faizle kredi alabilir ve faiz karşılığında para verebilir. Lakin iki Müslüman arasında hangi ortamda yaşarsanız yaşayın, isterseniz İngiltere’de yaşayın, faizle para alıp verilmez. Dârü’l İslâm’da kumar yasak. Ama dârü’l harpte kumar oynayabilirsiniz. Tabii kazanmanız şartıyla. Bazı âlimler ‘Dârü’l harpte cuma namazı kılınır’ demişlerdir. Bize göre farz değildir. Evet, cuma namazı farz değildir ama biz kılıyoruz. Müslümanlar, dârü’l harbi darü’l İslâm’a çevirmek zorunda değildir. Fertler, devlete karşı gelerek nasıl harp ilan etsinler?”

Diyanet İşleri Başkanlığı ve Tayyar Altıkulaç: “Tayyar Altıkulaç, Müslümanlarla ağır bir mücadeleye girişmiştir. Kendisi ilk İmam Hatip Mektebi mezunlarındandır. Biz o zamanlar İmam Hatip Mektebi yoluyla uygun bir dinî tedrisat yapılabileceğine kani değildik. Millî Eğitim’in müdahalesi vardı ve ‘Bunlar hakiki bir Müslümanın yetişmesine hiçbir zaman müsaade etmezler’ diye düşünüyorduk. Doğru veya yanlış... Bu kanaatimiz doğruymuş ki Tayyar Altıkulaç gibi bir kimse bu okuldan çıktı. İmam Hatip Okulları’ndaki dinî eğitime ait öyle iddialar mevcut ki bunlar kulağımıza geldiğinde şaşırıp kalıyoruz. Mesela hocanın biri, ‘Dinimizde temizlik vardır, din temiz olmayı emreder. Gelin süpürgeyi, bezleri alalım, sınıfımızı süpürelim’ demiş. Dinimizdeki temizliği bu şekilde izah ediyormuş. (…) Son on, on beş seneden beri çok sayıda İmam Hatip Mektebi açıldı. Yeni açılanlar arasında İslâm’a yakın olanlar var. İmam Hatip Okulları’ndan, az çok Müslüman yani, din nedir, namaz ve oruç nedir bilen çıkıyor.”

Sonuç

Kemal Kacar, cemaat içinde Tunahan’dan sonra “ağabey” ve otorite sayılan bir kişidir. Dolayısıyla “Kacar’ın görüşleri, tümüyle cemaatin görüşleridir” denilse abartı sayılmaz. Görüldüğü gibi Kacar, ehl-i sünnetin dışında kalanları Müslüman saymadığı gibi, ehl-i sünnet olduğu tartışmasız olan Tayyar Altıkulaç gibileri de “Müslümanlara karşı ağır bir mücadeleye girişti” diyerek zımnen Müslüman görmediğini açıklamıştır. “Müslümanlara karşı ağır bir mücadele” derken, aslında Süleymancılara karşı ağır bir mücadeleden söz etmiştir. Dolayısıyla Müslüman sıfatını yalnızca Süleymancılara tahsis etmiştir. Bu görüşün oldukça sorunlu olduğu açıktır.

Kacar’ın ifadelerinde, laik düzen yerine muadil bir düzen teklifi yoktur. Laik düzenin bir seçeneğinin olması da şüphelidir. Islah edilmiş bir laiklik anlayışıyla barışık olması kuvvetle muhtemeldir. Süleymancılar ve benzeri cemaatler, büyük ölçüde başta Tevhid-i Tedrisat Kanunu olmak üzere Kemalist değişimlerin sonucudur. Eğer o değişimler olmasaydı kuvvetle muhtemeldir ki bu cemaatler de olmayacaktı. Ancak cemaatlerin varlığı doğrudan inanç, din ve vicdan özgürlüğü ile ilgilidir. Herkesin tercih ettiği inanç şekline bağlanma hakkı tartışılmaz bir haktır. Devletin kendi kendine “Şöyle inanacaksın, böyle inanmayacaksın” diye bu alanda vatandaşa kurallar koymaya hakkı yoktur. Vatandaşın bu hakkını kullanmasının denetlenmesi de herkesin faydasınadır.

-------------------

Not: 

Kemal Kacar’ın röportajının tamamı için bkz. Tercüman gazetesinin belirtilen tarihteki arşivleri ve İsmail Kara, Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Mesele Olarak İslam, (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2008): 336-345.