Sükûnetin eşiğinde

Günün sonunda perdeyi kapatırken, içimde uzun zamandır duymadığım bir dinginlik vardı. Hayat yine zordu, dünya yine kalabalıktı, insanlar yine aceleciydi. Ama ben artık başka bir yerden bakıyordum. Bir zamanlar anlamını yitiren o “çarşambalar” artık birbirinden farklıydı. Çünkü ben artık her günü duyuyordum, anlıyordum. Yağmurun sesini, çayın buharını, adımlarımın ritmini, kalbimin atışını… Kendimi unuttuğum yerden geri dönmüştüm ve o dönüşte öğrendim: “İnsanın en büyük başarısı, kendine yeniden kavuşabilmesidir.”

SABAHIN ilk ışıkları perdenin aralığında içeri süzülürken, odanın sessizliğinde bir şeylerin eksik olduğunu hissettim. Gözlerimi açtığımda duvarda asılı takvime baktım, günlerden çarşamba ama hangi çarşamba olduğu artık fark etmiyordu. Günler birbirine benzemiş, sabahlar akşamlarla karışmıştı. Zaman, telefon ekranının içinde eriyip gidiyor, ben kendimi bir türlü bu akışın dışına atamıyordum. Çayı hazırlarken su ısıtıcısının sesiyle birlikte içimdeki gürültü daha da artıyordu. Bildirimler, haberler, mesajlar, yapılacaklar listesi… Her şey üst üste binmiş, zihnimi bir inşaat alanına çevirmişti. Sanki bir yerlerde sürekli bir kazı vardı; ruhumun alt katmanlarında delikler açılıyor, kalbimin sessizliği toz altında kalıyordu. Bugün, hiçbir şey yapmamaya karar verdim. Ne bildirimlere baktım ne haber okudum. Ev sessizdi. Dışarıda yağmur yağıyordu. Yağmurun sesi uzun zamandır duymadığım kadar gerçekti. Pencereye yaklaşıp cama vuran damlaları izledim. O anda, uzun süredir ilk kez içimden bir ses “Şimdi” dedi, “Sadece şimdi ol”. Kendime bir bardak çay koydum. Çayımı yudumlarken fark ettim, ne zamandır hiçbir şeyi gerçekten hissetmiyordum. Ne ısıyı ne sesi ne de kokuyu... Hayat bir görüntüye, bir akışa dönüşmüştü. Ama o gün, çayın buharı yüzüme değdiğinde içimde bir kapı aralandı. Belki yaşama sanatı buydu, var olanın farkına varmak... Dışarı çıktım, şehir her zamanki gibi gürültülüydü ama ben bu kez kulağımı kapatmadım. Duydum, bir çocuk ağlıyordu, bir kuş ötüyordu, bir taksi şoförü sinirle bağırıyordu. Hayatın sesleri bunlardı işte. Her biri bir davet gibiydi, “Buradayız, sen de burada ol”. Yürürken kafamda yıllardır taşıdığım ağırlıklar tek tek konuşmaya başladı. Ruhumun yorgunluğu, bedenimin sızıları, kalbimin kırıklıkları, aklımın susmayan sesi… Hepsi birer misafir gibiydi. Onları susturmak yerine dinledim.

Ruhuma dedim ki “Uzun zamandır seni dinlemedim, hep başkalarına kulak verdim”.

Bedenime dedim ki “Seni ihmal ettim, yorgunluğunu kahveyle bastırdım, uykunu erteledim, dinlenme hakkını elinden aldım”.

Kalbime dedim ki “Sen hâlâ seviyorsun, hâlâ inatla iyiliği seçiyorsun; bütün kırıklıklarına rağmen teşekkür ederim”.

Aklıma dedim ki “Artık biraz sus, her şeyi anlamak zorunda değiliz; bazı şeyler sadece hissedilmek için var”.

Bir süre sonra adımlarımın ritmi yavaşladı. Sokaklar aynıydı ama ben değişmeye başlamıştım. Her nefes bir dua gibiydi artık. Eve döndüğümde ilk işim, masamın üzerindeki fazlalıkları kaldırmak oldu. Defterler, kablolar, eski notlar… Her biri geçmiş bir kaygının kalıntısıydı. Sonra pencereyi açtım, temiz hava, odanın içindeki bayat düşünceleri süpürdü. O an içimden geçen cümle çok netti: “Sadeleşmek, kendini korumanın en zarif yoludur.”

Ruhun korunması, sessizlikle başlıyordu. Bedenin korunması, ölçüyle. Kalbin korunması, affetmekle. Aklın korunması ise teslimiyetle…

Bir süre sonra bu dört sütunun üzerinde durmayı öğrendim. Her sabah birini yokluyordum:

Ruhum dingin mi? Bedenim uykusunu aldı mı? Kalbim kırgın mı, yoksa hafif mi? Aklım sessiz mi, yoksa gürültülü mü?

Eğer birinde denge bozulduysa, gün içinde onunla ilgileniyordum. Bazen birkaç dakika sessiz kalmak, bazen bir bardak su içmek, bazen birine teşekkür etmek, bazen de sadece derin bir nefes almak yeterli oluyordu. Zamanla fark ettim ki huzur, büyük şeylerde değil küçük davranışların sürekliliğinde saklıydı. 

Bir sabah, yine çayımı hazırlarken pencereden dışarı baktım. Gökyüzü açıktı, kuşlar rüzgâra karşı uçuyordu. O an içimden şu cümle geçti: “Hayat, hızla değil farkındalıkla yaşandığında anlamlıdır.” Modern zamanlar bize sürekli bir koşu yarışı dayatıyor. Daha fazla üret, daha çok paylaş, daha çok bil, daha hızlı ol… Oysa ruh, yavaşlıkla besleniyor. Kalp, sessizlikte büyüyor. Beden, dinlenmede şifa buluyor. Akıl ise sade olanda berraklaşıyor. 

Artık kendime küçük hediyeler veriyorum. Sabah sessizliğiyle güne başlamak, telefona değil gökyüzüne bakmak, gün içinde birkaç kez derin nefes almak, akşamları kısa yürüyüşlere çıkmak, bazen sadece hiçbir şey yapmadan oturmak… Bu hediyeler kimseye gösterilmiyor, paylaşılmıyor, süslenmiyor. Ama beni yaşatıyor.

Bir gün bir soruyla karşılaştım: “Son zamanlarda daha sakinsin. Ne değişti?”

Gülümsedim… “Belki hiçbir şey. Belki de her şey…”

Artık dış dünyanın hızına yetişmeye çalışmıyorum. Kendi iç ritmime dönüyorum. Yaşama sanatı dediğin şey, belki de bu kaybolduğun anda kendine dönmeyi hatırlamaktır. 

Günün sonunda perdeyi kapatırken, içimde uzun zamandır duymadığım bir dinginlik vardı. Hayat yine zordu, dünya yine kalabalıktı, insanlar yine aceleciydi. Ama ben artık başka bir yerden bakıyordum. Bir zamanlar anlamını yitiren o “çarşambalar” artık birbirinden farklıydı. Çünkü ben artık her günü duyuyordum, anlıyordum. Yağmurun sesini, çayın buharını, adımlarımın ritmini, kalbimin atışını… Kendimi unuttuğum yerden geri dönmüştüm ve o dönüşte öğrendim: “İnsanın en büyük başarısı, kendine yeniden kavuşabilmesidir.”

O gece uyumadan önce içimden bir dua geçti… Ruhumun sessizliğini, bedenimin sağlığını, kalbimin iyiliğini, aklımın berraklığını koruyabileyim ve ertesi sabah uyandığımda, sanki dünya biraz daha yavaşlamış gibiydi. Belki dünya değil, ben yavaşlamıştım. 

Ama zaten bütün iyileşmeler böyle başlamaz mıydı?