Şubat soğuğunda sıcak gelişmeler

Öcalan’ın bu çağrısı, “Türk Devlet Aklı”nın ve özelde Cumhur İttifakı siyasetinin bir başarısıdır. Özellikle CHP’nin iktidara yürüyüş hesapları içinde adeta “iktidar kuşu”nun iki kanadı kırılmıştır. CHP’nin iktidar kuşunun bir kanadı Suriyeliler, ikinci kanadı da Kürt meselesi idi. CHP iktidara Suriyeliler üzerinden yüklenecek ve DEM Parti ile de İmamoğlu’nun adaylığında ittifak ederek iktidara yürüyecekti. İki kanadı da kırıldı. Geriye tek bir seçenek kaldı: Kuşun gagası olan sokak hareketleri…

Türkiye Yüzyılı Baharı Şubat’ta mı başlıyor?


TÜRKİYE’nin, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında etkin bağımsız, güçlü olması için geçen yüzyılda etkinleşmesine sınır getiren ilişkilerinden kurtulması ve bağımsız olmasının önündeki engelleri aşması için gerekli adımları atacak ve sonuçlandıracak “oyun kurucu” olması gerekiyordu. Nitekim Cumhur İttifakı, tam da bu misyon ve vizyonun ittifakıydı.


Ancak özel bölgelerdeki gelişmeler, adeta Birinci Dünya Savaşı’nı hatırlatacak şekilde Türkiye’nin etrafını kuşatıyordu. Kuzeyde Rusya-Ukrayna savaşı, güney sınırımızda kurulmak istenen “Butik Kürt Devleti” planları ve soykırımcı Netanyahu liderliğindeki terör devleti İsrail’in Gazze’de on binlerce masum insanı katledişi, Türkiye’nin geleceğini riske sokuyordu. Bu sebeple acil olarak Türkiye, Rusya-Ukrayna savaşının bitmesine katkı sunmalı, Suriye’nin kuzeyinde bölücü terörist PKK/ PYD’nin bir butik devlet kurmasını engellemesi ve en önemlisi de İsrail’in Filistin üzerindeki planlarını akamete uğratacak şekilde masum ve mazlûm Müslümanlara liderlik yapması gerekiyordu. Türkiye bunları gerçekleştirecek güçteydi, çünkü artık “Eski Türkiye” yoktu!


Öncelikle Türkiye’nin, kırk yılı aşkın uğraştığı PKK terör belasından bir daha aynı sürece düşmemek kaydıyla kurtulması şarttı. Daha önce de bu yönde “çözüm süreci” girişiminde bulunulmuş fakat küresel güçler ve onların Türkiye’deki uşağı FETÖ ve bazı taşeronların tuzakları, provokasyonları sebebiyle akamete uğramıştı. Üstelik ABD’nin açıktan destek verdiği PKK/ PYD üyeleri kendilerinden emin “Butik Kürt Devleti” hazırlığı hevesine girmişlerdi. Ana muhalefet partisi CHP de iktidara gelmek adına DEM Parti ile iş birliğini güçlendirmek adına “Bize ne Suriye’de olup bitenden?” diyebiliyordu.


Derken… Kimsenin hesaplamadığı ve beklemediği bir gelişme oldu. İki hafta içinde Suriye’deki HTŞ, Şam’a doğru operasyon başlattı. “Neler oluyor?!” merakı giderilmeden zalim Esed Suriye’den kaçtı. HTŞ lideri Ahmed El-Şara, silahlı milisleriyle Şam’a girdi ve “Suriye Devrimi”ni ilan etti. Dünya kamuoyunun tanımadığı ancak küresel istihbarat güçlerinin başına ödül koyup “terörist” dediği Ahmed El-Şara, ilk verdiği demeçlerde Suriye’nin etkin, bağımsız ve güçlü olması adına Türkiye’nin çok önemli bir rol üstleneceğini ilan etti ve ekledi: “Silahları bırakmazlarsa eğer PKK/ PYD ile savaşırız ve bu konudaki müttefikimiz Türkiye olur!” İşte bu demeç, PKK’nın silah bırakma sürecinin aslında daha önce planlandığını gösteriyordu. Peki ne zamandan beri PKK’nın silah bırakması öngörülmüş ve tüm hazırlıklar yapılmıştı? 


Kuşkusuz güvenlik ve istihbarat açısından bu tarz hazırlıklar uzun yıllara dayanır. Ancak kamuoyuna yansıması, TBMM’nin açılışında Sayın Devlet Bahçeli’nin DEM grubuna doğru yürüyerek el sıkışması ve “Artık barış zamanı geldiğine inanıyorum!” demesiyle görünür olmaya başladı. Meraklı bakışlar Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çevrildiğinde, Erdoğan’ın PKK’ya butik devlet kurdurulmayacağını ve en kısa sürede PKK’ya saldırı hazırlığı yapıldığını ifade etmesi, bir finale işaret ediyordu: PKK, ya silah bırakacak ya da silahlarıyla gömülecekti!


ABD’ye sırtını dayamış PKK yanlıları kendilerinden çok emin bir şekilde Cumhur İttifakı’nın barışa yönelik kararlı mesajını önce tam kavrayamadılar. Fakat Şam on beş gün içinde düşünce ve Esed Rusya’ya kaçınca, aslında sürecin olgunlaştığını anladılar. 


Nitekim Sayın Bahçeli’nin “Meclis’e gelsin, DEM Grup Toplantısı’nda konuşsun ve PKK’ya kendisini lağv etme çağrısı yapsın!” demesi ve ardından DEM Parti’ye “Sırtınızı teröre yaslamayı bırakın, demokratik, güçlü Türkiye’ye katkı verin” çağrısıyla anlaşıldı ki, bu projenin bizzat içinde PKK’nın kurucu lideri Abdullah Öcalan da var!


27 Şubat’ta Abdullah Öcalan’ın PKK’ya gerekçelerini belirterek silah bırakma çağrısı yapması, Türk siyâsî tarihinde oldukça kritik ve önemli bir günün yaşanmasını sağladı. Gerçekten de çok önemli bir karardı bu. Ancak herkes aynı soruları soruyordu: “PKK, Abdullah Öcalan’ı dinler mi? Örgüt kongreyi toplayıp silahları bıraktığını ilan eder mi?”Ayrıca silah bırakılsa bile kırk yıldır var olan bu örgütün ideolojik ve sivil kanadında binlerce insan var. Çoğu Türkiye’de ve Avrupa’da örgütlü durumda. Bunların barış sürecine katkısı nasıl organize edilecek? Üstelik bu çağrı ve özellikle çağrıda yer alan kritik tespitler ve ilan edilen çerçeve üzerinden kimler hangi hesabı yapacak ve hatta provokasyonlara girişecekti?


Kuşkusuz Öcalan’ın bu çağrısı, “Türk Devlet Aklı”nın ve özelde Cumhur İttifakı siyasetinin bir başarısıdır. Özellikle CHP’nin iktidara yürüyüş hesapları içinde adeta “iktidar kuşu”nun iki kanadı kırılmıştır. CHP’nin iktidar kuşunun bir kanadı Suriyeliler, ikinci kanadı da Kürt meselesi idi. CHP iktidara Suriyeliler üzerinden yüklenecek ve DEM Parti ile de İmamoğlu’nun adaylığında ittifak ederek iktidara yürüyecekti. İki kanadı da kırıldı. Geriye tek bir seçenek kaldı: Kuşun gagası olan sokak hareketleri…


Fakat Cumhur İttifakı, siyâsî basiret gösterdi ve medyadan dizi sektörüne, belediyelerden sosyal medya trollerine kadar sokak hareketleri hazırlığında olan tüm uyuyan ve uyanan hücreleri inlerinde bastı. 


Kontrol, Türk Devlet Aklı’nda ve Cumhur İttifakı’ndaydı. Fakat Öcalan’ın çağrı metninde öyle kodlar var ki, her ne kadar tüm kamuoyu “pürüzsüz ve yoruma kapalı bir metin” mutabakatında olsa da aslında metindeki kodlar üzerinden birçok aktör hem kendine pay çıkarabilecek hem de provoke edebilecek esneklikte olacak malzemeye sahip. Biraz açalım bunu ve her adresin olası propaganda kodlarını deşifre edelim…


Kontrol, Türk Devlet Aklı’nda ve Cumhur İttifakı’ndaydı. Fakat Öcalan’ın çağrı metninde öyle kodlar var ki, her ne kadar tüm kamuoyu “pürüzsüz ve yoruma kapalı bir metin” mutabakatında olsa da aslında metindeki kodlar üzerinden birçok aktör hem kendine pay çıkarabilecek hem de provoke edebilecek esneklikte olacak malzemeye sahip. 

PKK ve DEM taraftarları açısından


Öcalan’ın çağrısı, PKK’nın kuruluş felsefesi ve hedefleri açısından “son”dur. Daha açık ifade ile Öcalan, “Ben artık yokum!” demiş oldu. Fakat “Ben yokum!” ilan metninde örgütün siyâsî ve sivil kanatlarına “İkinci aşamaya geçiyoruz!” mesajı var: “Türkiyeli kalın, Türkiye Yüzyılı’nın parçası olun!”


Kuşkusuz PKK’nın siyâsî ve sivil kanadı, Kandil’deki terör gücünden daha fazla ve etkin. Zaten önceki çözüm sürecinin arkasında örgütün siyâsî ve sivil kanadı durdu, ancak Kandil’in tehdidi ve Demirtaş’ın son anda çözüm sürecinin arkasını boşaltması, süreci akamete uğrattı. Sayın Erdoğan’ın bir demecinde Demiştaş’a hitaben “Sen önce İmrali’dakine hesap ver!” demesi, bu yer değiştirmeye işaret etmek amaçlıydı.


PKK, kongrede nasıl bir karar alırsa alsın, DEM artık safını Öcalan’dan yana belirleyerek örgütün siyâsî ve sivil kanadını daha da etkin ve güçlü yapacaktır. Doğal olarak DEM şu propagandaya sığınacaktır: “Türkiye ve Suriye’deki kazanımlarımızı korumak için Kürtçülük hareketimiz yeni döneme girmiştir. Bu dönemin adı da şudur: Uluslararası muhataplık...”


Dolayısıyla DEM, bu çağrı fotoğrafını bir diplomasi zaferi olarak göstermeye yönelecektir. PKK, kongrede silahları bıraksın veya bırakmasın, bölünsün veya bölünmesin artık DEM’in bundan sonraki lideri Demirtaş değil bizzat Öcalan’dır.


Öcalan ile İmralı’da verilen fotoğrafla “PKK artık Suriye’nin iç meselesidir” mesajı verilmiştir. Demirtaş’ın “Allah Erdoğan’a, Bahçeli’ye ve Öcalan’a hayırlı uzun ömürler versin!” demesi, bu yeni duruma teslim olma hâlidir. Demirtaş’ın “Elimden geleni yapacağım!” demesi ise, “Beni Silivri’den çıkarın!” talebidir.


Ayrıca bu çağrı ile DEM Parti artık genişletilmiş Cumhur İttifakı’nın doğal bileşeni olmuştur. Çünkü Anayasa değişikliği konusunda Cumhur İttifakı’nın elini güçlendirecek ve karşılığında siyâsî kazanımlar elde etmiş olacaktır. 


Kuşkusuz DEM bu çağrıyı kendince “kazan kazan” olarak lanse edecektir. Çünkü Suriye’deki gelişmelerde de aracı -etkin aktör- olacaktır. Devlet ölçeğinde olmasa da Kürtlerin bölgesel güç olmak noktasında önünde büyük imkânların oluştuğunu görmektedir.




PKK, kongrede nasıl bir karar alırsa alsın, DEM artık safını Öcalan’dan yana belirleyerek örgütün siyâsî ve sivil kanadını daha da etkin ve güçlü yapacaktır. Doğal olarak DEM şu propagandaya sığınacaktır: “Türkiye ve Suriye’deki kazanımlarımızı korumak için Kürtçülük hareketimiz yeni döneme girmiştir. Bu dönemin adı da şudur: Uluslararası muhataplık...” 


AK Parti ve Lideri Cumhurbaşkanı Erdoğan açısından


Tereddütsüz şu cümleyi kurabiliriz: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliği, dünya liderliği kıvamındadır. Büyük meseleleri çözmek, AK Parti iktidarının işi. Türkiye’nin en başat krizlerini çözülebilir soruna evrilten, ardından da tek tek çözen strateji Sayın Erdoğan’ın siyaset etme kabiliyetinde var. Doğal olarak Sayın Erdoğan ve AK Parti kendi seçmenine şu mesajı verecektir:


“Küresel güçlerin elindeki ‘Kürtçülük Kartı’ boşa düşürülmüştür. Çözüm sürecinde yarım kalmış hikâye, kaldığı yerden devam etmektedir. Türkiye’de PKK konusunu gündem dışı bırakan iktidar dönemi AK Parti/ Cumhur İttifakı dönemidir. ABD’nin Suriye’de PYD/ PKK şantajı boşa çıkartılmıştır. Suriye’nin inşâsı demek, Türkiye’nin hem ‘terörsüz’ Türkiye olması demek, hem de Suriye inşâsı sebebiyle ‘iç piyasa dinamizmi’ demektir.”


Kuşkusuz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istediği zaman Türkiye’yi erken seçime götürerek tekrar aday olmasını sağlayacak planda önemli bir avantaj elde etmiştir. DEM’in “Seni başkan yaptırmayacağız!” afra-tafralığından geldiği nokta, “Erdoğan’ı sandıkta yenmek isteriz, o nedenle erken seçime evet!” seçeneğine sıcak bakan sürece dönüşmüştür.


MHP ve Lideri Bahçeli açısından 


Öcalan’a çağrı yapmasını telkin eden Bahçeli olduğundan doğal olarak alınan sonuçtan en fazla siyâsî prim kazanacak olan da MHP ve lideri Bahçeli’dir. Nitekim İyi Parti bundan o kadar rahatsız olmuştur ki, Bahçeliyi “ihanet” ile suçlamaktadır. Ancak planlandığı üzere süreç işlerse, MHP seçimlerde oy oranını artıracaktır.


Sayın Bahçeli, gelinen noktayı şu cümlelerle not düşmüş görülüyor: 


“Bin yıllık Türk-Kürt kardeşliği devam etmektedir; ancak Anadolu’da haklı olarak ‘kurucu dil ve halk’ Türklerdir. Türklerin liderliğine itirazla sonuç alınamaz. Anadolu’nun kurucu lideri Türkler, hâlâ aktif bir gerçekliktir.” 


Kuşkusuz bu durumu yorumlarken Sayın Bahçeli ve MHP zımmen de olsa şunu imâ etmiş olmaktadır: “Daha önce yarım kalmış çözüm sürecini finale erdiren MHP’dir. Önceki çözüm sürecinde MHP oyuna dahil edilmediği için sonuçlanamamıştı. Şimdi ise MHP bu süreçte etkin oldu ve sonuç alındı.”


Sayın Bahçeli bu siyâsî avantajı, yine Sayın Erdoğan’ın lehine kullanacaktır. Erken seçim veya başka bir formülle tekrar Sayın Erdoğan’ın Başkan olmasını sağlamak isteyecektir.


CHP ve diğer muhalefet partileri açısından


CHP bir gerçeği net bir şekilde gördü: Cumhur İttifakı’nın politikalarının arkasında “Devlet” de var! Bu sebeple morali çok bozuk. CHP’nin hiçbir planı gerçekleşmediği gibi rayına da oturacak gibi görünmüyor. Bu durumu “Adam yine kazandı” cümlesi çok güzel açıklıyor. Birçok açıdan DEM kartı CHP’nin elinden kayıp gitti, “İmamoğlu-Demirtaş” projesi suya düştü. Çünkü CHP’nin en büyük stratejisi, İmamoğlu-Demirtaş ikilisini topluma Türk-Kürt kardeşliği adı altında birini Cumhurbaşkanı, diğerini de Cumhurbaşkanı Yardımcısı yapmaktı. Ancak olmadı... Bu sebeple CHP her türlü kara propagandaya ve provokasyona yönelecektir.


Çağrı sonrası risk ihtimalleri yok mu? Tabii ki var… Meselâ küresel güçler Türkiye’nin etkin, bağımsız, güçlü olmaması için bazı provokatif projeleri devreye alacaktır. Suikastlar, bombalamalar, ekonomik baskıları gibi… Çünkü küresel güçler bu çağrı sonrası Türkiye’ye “Bizi ve çıkarlarımızı da hesaba katın!” diyeceklerdir. Desinler… İt ürür, kervan yürür!