Sözün özü

Sözün de iştihası vardır. İnsanın yedikçe yemesi gibi konuştukça konuşası gelir. Az konuşmak faziletli bir hâlken, çok konuşmak insan için bir kusurdur. Çok konuşmanın iştihası, başkalarına ait sırların ve kusurların söylenmesine, dostluğu bozan nifak tohumlarının atılmasına neden olur.

“EY dil, sen hem bitmez tükenmez bir hazinesin, hem de dermanı olmayan bir dertsin.” (Mevlâna Celaleddin-i Rumî)

Ses vasıtasıyla kelimeler bir surete bürünür ve söz olur. Sözün kaynağı ise zihindir. Kurduğumuz cümleler oradan sadır olur. Zihnin nezaketi, letafeti ve zarafeti ise ince şeyler düşünmek ve bu düşünceleri terennüm etmektir. Gönle yumuşak ve lâtif söylenmiş sözden daha fazla tesir eden başka ne olabilir ki? Tıpkı “tatlı sözün yılanı bile deliğinden çıkarması” gibi…

Güzel sözler söyleyen kişi ile muhatabı arasında muhabbet tohumları filizlenir ve neşvünema bulur. Hiçbir can yoktur ki güzel ve tatlı bir söze, alâka ve teveccühe ihtiyaç duymasın.

Edindiğimiz bilgileri sözler vasıtasıyla öğreniriz. Söylenen her söz, kişinin bilgi seviye, görgü, ahlâk ve karakterinin bir yansımasıdır. İnsanların birbirleriyle iletişim kurmasında kelimeler oldukça güçlü bir etkiye sahiptirler. Kelâma yüklediğimiz duygularla anlatırız derdimizi, kederimizi ve mutluluğumuzu. Sözünde ve özünde tutarlı olan, sözüyle işi birbiriyle çelişmeyen kişiler muhatapları üzerinde oldukça güçlü bir etkiye sahiptirler. Aklın ve gönlün birlikte hareket ettiği yerden sadır olan cümleler feyizli ve etkilidir. Yalan karışmamış, samimiyetle, kalpten söylenmiş sözler gönle kadar ulaşırken, öylesine ve samimiyetsizce söylenmiş sözlerin varacağı menzil, kulağa kadar yol alır. Daha ilerisi olan kalbe ve gönle ulaşmaz.

Kelimelerin söylenmesinden ortaya çıkan sesin frekansından sadece insanlar değil, kâinattaki bütün canlılar etkilenmektedir. Kendisiyle olumlu ve olumsuz konuşmalar yapılan hayvanlar, bitkiler ve suyun bu sözlere tepkisiz kalmadığı, yapılan deneylerle ispatlanmıştır. Buna örnek olarak ineklerin süt veriminin arttığı, çiçeklerin coştuğu, su kristallerinin güzel şekiller aldığını mutlaka duymuşsunuzdur. İnsan sözleriyle muhatabını ihya ederken, yine sözleriyle tarumar eder. Güzel ve lâtif sözler söylemek bu nedenle çok önemlidir.

Bir tencere sütü mayalayan sadece bir kaşık yoğurttur. Bir kaşık mayadaki güç nasıl bir tencere sütü kendi siret ve suretine dönüştürüyorsa, ağzımızdan çıkan her söz, bir kaşık maya hükmünde olup muhatabı üzerinde değişim ve dönüşüm gücüne de sahiptir. Kıvamlı ve lezzetli yoğurt elde etmek için mayanın miktarı, sütün ısısı ve bekleme süresi gibi birçok faktörü göz önünde bulunduruyoruz; buradan yola çıkacak olursak, zikrettiğimiz sözlerin doğru zamanda, doğru yerde ve doğru ölçüde kullanılması rahmet hükmündeyken, zamansız ve yersiz kullanılması ise büyük bir eziyettir.

Ağzımızdan hiç düşünmeden kolayca çıkıveren sözleri zihnimizde çiğneyip tatlarına bakabilseydik, kullandığımız kelimeleri seçerken ve başkalarına ikram ederken daha ihtiyatlı olmaz mıydık? Nasıl ki pişirdiğimiz yemekleri tadına tuzuna bakmadan sofraya getirmiyorsak, aynı hassasiyeti sarf ettiğimiz cümleler için de gösteremez miyiz?

Konu söz söylemeye gelince, kendi içimizin almayacağı şeyleri bir başkasına sarf etmeden neden duramıyoruz? Bazıları bunu diğerinin nasıl etkileneceğini düşünmeden, tam olarak empati yoksunluğu ile gerçekleştirirken, kimiyse söylediği sözlerin yapacağı tahribatın etki ve neticesini bilerek muhatabını incitmek, gönül kırmak yolunu seçmektedir. Cüssesi küçük olmasına rağmen yaptığı iş itibariyle büyük olan “dilin” verdiği hasar, teşhisi kolay fakat tedavisi oldukça güç olan gönül yarasıdır.

Konuşmak, en az iki kişi arasında gerçekleşen karşılıklı bir eylemdir. Her iki tarafın da sağlıklı bir iletişim için emek ve çaba harcaması gerekir. Konuşan, karşı tarafın anlayış seviyesine göre söz söylemeli, muhatap da dikkatle dinleyip anlamaya çalışmalıdır. Evet, konuşmak maharetli bir eylemdir fakat pasif gibi görünen dinleme eylemi de en az konuşmak kadar maharet isteyen bir sabır işidir. Anlatıcı meramını tam olarak anlatsa da diğeri ancak kendi seviyesince anlayacaktır. Bu nedenle iletişimde konuşanın ne söylediğinden ziyade dinleyenin ne anladığı önemlidir.

Kurduğumuz cümlelerin altında örtük birçok mesaj gizlidir. Bu mesajları aşikâr eden ses tonumuza birçok duygu eşlik ederken bu yolla kelimelere mânâlar yükleriz. Hâl dili devreye girer, niyetimiz jest ve mimiklerimize yansır. Özetle dinleyicinin aklında kalan sözün kendisi değil, onu nasıl söylediğimizdir. Sözün özüne uygun, hâl diliyle bütünleşen kelâmın gücüyle gönüllere mührümüzü basabiliriz.

İnsanlar tenkit edilmekten ve kusurlarının dile getirilmesinden pek hoşlanmazlar. Kişileri aşağılamak ve onları toplumda kötü göstermek için söylenen sözler, söyleyeni yüceltmediği gibi, kişinin kendisine vereceği zarar da karşı tarafa vereceği tahribattan daha az değildir. Yine bu noktada Mevlâna’nın şu benzetmesine değinmeden edemeyeceğim: “Yağ kaynayan tencereye soğuk su dökmek, tencereyi de, ocağı da mahveder.”

Akıl ve gönül süzgecinden geçirilmeden veya öfkeyle söylenmiş sözün kaynayan yağa su dökmekten ne farkı vardır. Düşünmeden, öfkeyle söylenmiş her sözün kontrolü bizden çıkmıştır. Her insanın bir nefis taşıdığı, içerisinde kızgın yağ kadar tehlikeli duyguların olduğu, fütursuzca söylenmiş kötü söz suyunun karşı tarafı üzebileceğini ve ilişkilerin zedelenebileceği gerçeğini iletişimde göz ardı etmemek gerekir. 

Sözün de iştihası vardır. İnsanın yedikçe yemesi gibi konuştukça konuşası gelir. Az konuşmak faziletli bir hâlken, çok konuşmak insan için bir kusurdur. Çok konuşmanın iştihası, başkalarına ait sırların ve kusurların söylenmesine, dostluğu bozan nifak tohumlarının atılmasına neden olur. Konuştukça galeyana gelip kendisini hiç söylenmemesi ve konuşulmaması gereken şeyleri söylerken bulabilir insan. Sonrasında ise içeriği boş ve malayani bu konuşma, ona pişmanlık sebebi olarak geri döner.  

Haddinden fazla söz söylemek, arabada gaz vermenin motoru boğması ve çalışamaz hâle getirmesi gibidir. Çok söz söylemek de insanı boğar ve diğerini iş yapamaz hâle getirir. Her hâlükârda niyetimiz itidâl ve ölçü içerisinde olmak, hak ve hayırdan yana fayda devşirmek olmalıdır. Özellikle söz konusu kitle çocuklarımız ve gençlerimizse, eyleme dönüştürmediğimiz hiçbir sözün onlar üzerinde yapıcı ve dönüştürücü bir gücü yoktur.  

İnsanların mânâ âlemindeki derinlikleri sözlerinde gizlidir. Hikmet ehli mânâ âlemine ait birçok şeyi duymak ve sezmek için sükûtu tercih etmiştir. Peygamber Efendimiz (sav), “Allah’a ve ahiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun!” buyurmaktadır. Susmak, nerede ne konuşulacağını, sınırlarını ve haddini bilmek, ciddî bir bilinç düzeyidir. Yeri geldiğinde sükût yolunu seçmek, kişiyi birçok belâdan kurtardığı gibi sabır gerektirir. Özellikle münakaşalı durumlarda cevap vermemek de bir yanıttır. Dağa çığlık atan kişinin sesi, dağın sessizliği nedeniyle ona akis olarak dönecektir. Duyduğu kendi çığlığının yankısı ise onu rahatsız edecektir. Kişiye kendi sesini ve sözünü duyurmanın en kestirme yolu budur. Muhatabın kabalığına rağmen nezaketi elden bırakmamak ise erdemdir.

Kimileri bilir bilmez, her konuda söz söylemeyi veya fikir beyan etmeyi maharet kabul ederken, “Bu konu hakkında fikrim yok” veya “Bilmiyorum” demeyi nefsine zül addeder. Sanki her şeyi bilmek zorundaymışız gibi…

Gönüllerde taht kurmanın yolu tatlı dil ve tevazudur. Bu nedenle Cenab-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerim’inde, “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler, yoksa şeytan aralarına girer. Kuşkusuz şeytan insanların apaçık düşmanıdır” (İsra, 53) buyurmaktadır.