Söz ola

İnsan başkalarını itibarsızlaştırmak, gönül kırmak, onu bunu aldatmak, önüne gelene çamur atmak, fitne türetmek veya birilerini çekiştirmek için yaratılmadı. Her aklıselim, kendi değerini ve yaratılış gayesini çok iyi irdelemeli. Yüce Rab, bütün peygamberlerine tebliğlerini güzel ve yumuşak sözlerle ifade etmelerini emretmiştir.

HER işe veya söze başlarken “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek hayra niyet ederiz. Söze hüsn-ü niyet ile başlamak iyilerin işidir. Suizan besleyip kem nazarlıların ağzından çıkan kelimeye “söz” demek, iyiliğe atılan bir iftiradır.

Sözün cirmi kadar yer yaktığı ise, hedef aldığı sahanın ve kalabalığın özgül ağırlığına bağlıdır. Ağızdan çıkan söz vardır, iki kişinin arasını bozar veya iki kişiyi Hak namına hoşnut eder. Söz vardır, kalabalıkları isyana sürükler. Söz vardır, bir ümmeti rıza-i İlâhî için ayağa kaldırır. Allah-u âlem, vereceğim misal ne kadar bu durumu karşılıyor bilmiyorum, hani bıçak kasabın elindeyken başka, ameliyat yapan hekimin elindeyken başka vazife ifa eder ya, işte o hesap, söz de zalimin ağzından veya zahidin ağzından nasıl ve nelere sebep olur, takdir ehl-i dilindir.

Günümüzde muhteris ve merhametsiz devlet başkanlarının ve onlara çanak tutan, beyni ve idraki başkasına ipotekli siyaset cambazlarının çoğunlukta olduğu bir zaman diliminde, Allah nizamına karşı zalimlerin şerrinden mürekkep, vahşi kapitalizmin sunduğu, modernizmin sahte ve süslü dünyası adına beşerin mekanik vasıtalarla köle edilmeye çalışıldığı da ehl-i dilin malûmudur.

Âdeta modern köleliğin resmileştiği, güçlünün haklı olduğunu kabul edenlerin dünyasında yaşıyoruz. Manevî ve moral değerlerin kalpgâhı olan, merhametin kınandığı, zarafet ve estetiğin beton bariyerlere çarparak yerle yeksan olduğu, ilim ve irfandan bîhaber haydutların saygıya rahmet okuttuğu bir demdeyiz.

Makyavelizme payanda olan haramzadelerin ve münafıkların kol gezdiği bir dünyada, tiranların şatolarının etraflarını çeviren bariyerlere dayanan milyonlarca evsiz barksız, hatta yurtsuz göçmenler… Diğer taraftan, enkaz altında 2014 yılında Katil Esed’in attığı bombalarla yaralanan 3 yaşındaki Suriyeli çocuğun ölmeden önceki son sözleri: “Gidince Allah’a her şeyi anlatacağım!”

O çocuk gibi kalan çocukların, “Sizi Allah’a şikâyet edeceğim” ya da “Cennet’te karnınız doyacak mı?” diye sitem ettiği domuzvari (affınıza sığınırım) hayat süren merhametsizlerin yetki mâkâmında ahkâm kestikleri asrı yaşıyoruz.

Hani “Çoğunlukla ırkçı siyasetçi ve devletlerin ölüme terk ettikleri ve yakılmalarına zemin hazırlayan kem söz ve davranışların vaka-ı adiyeden sayıldığı bir çağdayız” dersek abartmış olmayız inşallah.

Yukarıda özet olarak vermeye çalıştığımız dünya ahvalini, gönül köprüleri yıkan, milletleri birbirine düşüren fitne ve fesadın şüphesiz başat olan vasıtası dildir. Dilin şeytanî olanı, yukarıdaki hülâsaya sebep olur. Rahmânî dil kullananların ise Risalet’in emrinde olduğu hakikaten kendisidir. Müracaat edeceğimiz merci, dünyevî ve uhrevî meselelerde rehberimiz olan Hazreti Muhammed’in (sav) gül bahçesi hadislerinden/sözlerinden bir iki örnekle meramımızı anlatalım. 

“Birbirinizden nefret etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun! Bir Müslümanın din kardeşiyle üç günden fazla küs durması helâl olmaz!” (Buhârî, Edeb, 62) 

“Kardeşinle (düşmanlığa varan) tartışmaya girme, onunla (kırıcı şekilde) şakalaşma ve ona yerine getiremeyeceğin sözü verme.”

Gül bahçesinin nurlu sözlerinden sadece ikisini misâl versek kâfi gelir. Allah-u Teâlâ’nın biz kullarına “Akletmez misiniz?” sualinin/emrinin mihengi, şüphesiz düşünme melekesidir.

Herkesin düşüncesi kendi aklî çapındadır. Anlayış ve duyarlılıklar farklı farklıdır. Herkesin anlayışı kendi aklî yeteneğine göre olduğu gibi söz söylemesi de aklî kalitesine bağlıdır. Bu hususta Rehberimiz Hazreti Muhammed’e (sav), Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey Resulüm! Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin, Kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete kavuşanları da en iyi bilendir.” (Nahl, 125)

Yaşadığımız hayat imtihanı ve sosyal çevredeki mesuliyetler saldırı, yanıltma, aldatma ve aşağılama niteliğindeki sözlerle zuhur eder. Sorumlu ve duyarlı insanların dilinden gıybet, yalan, iftira, hakaret, dedikodu gibi bayağı sözler dökülemez. Çünkü Bezm-i Elest’te verilen sözün eri olan âdemoğlu böyle olur. Ailelerin ahenginden sokağın huzurunu, devletlerin omurgasını meydana getiren, milletin beraberliğini bozan bayağı sözler, ne yazık ki insanlığın kanayan yarasıdır. Bu yara tedavi edilmedikçe başlar çok ağrır. Hele bu söz/kelâm muhteris ve liyakatsiz siyaset cambazlarının harcı ise…

Erdemli ve sosyal toplumlarda insanın evrensel değerlerini zedeleyen gıybet, yalan, iftira, dedikodu ve hakaret gibi sözlerin sarfı züldür. Dinî değerlerin itibar gördüğü toplumlarda bu içerikteki sözler “günah” addedilir. Günahın cezaî hükmü İlâhî İradeye aittir.

Güzel sözden maksat, yerinde ve yeterince doğru söz izhar etmektir. Vicdan sahibi maksadını insana yakışan kelâmla ifade eder. En’am Sûresi’nde Mevlâ, “Adaletle davranın. Biz herkesi gücü nispetinde sorumlu tutarız. Biriyle ilgili konuştuğunuz zaman, o kişi yakınınız bile olsa adil olun. Allah size bunları öğüt alasınız diye emretti” buyuruyor. 

Müslüman güzel ve doğru sözle konuşmalı

Konuşma usul ve kültürü, gönül dünyamıza ait inanç ve medeniyet tasavvuru olanlarla alınan yolun sonudur. Söz, muhatabın nezdinde hoşluk ya da nahoşluğuna göre itibar görür. Kişi yüz, göz ve söz ifadesine göre toplum katında değer bulur. Oyunu kuralına göre oynamak ne kadar meşru ise, sözün ifade usulü de o denli meşrudur.   

Akıllı insan dilinden sıkıntı çekmemeli. Bakınız, Allah, İslâm Peygamberine nasıl söz söylemesi gerektiğini İsra Sûresi 53’üncü ayette, “Kullarıma söyle, birbirleriyle konuşurken en güzel sözleri söylesinler. Aksi konuşmalarda aralarına düşman girer. Birbirlerine hasım olurlar. Kötü söz, şer ve çatışma ortamları doğurur. Söz fiiliyata dönüşür” diye emrediyor. Bu ayetle insanın bir başkasına sert, hakaretamiz, yalan, gıybet, iftira, dedikodu, hile yahut suizan içerikli sözlerle konuşmasını yasaklıyor.

Halk arasında gereksiz ve zamansız söylenen sözlerle alâkalı, “Etten evveli çömleğe düşme, yanarsın. Damdan düşer gibi laf konuşma…” gibi sözler mevcuttur. İnsan başkalarını itibarsızlaştırmak, gönül kırmak, onu bunu aldatmak, önüne gelene çamur atmak, fitne türetmek veya birilerini çekiştirmek için yaratılmadı. Her aklıselim, kendi değerini ve yaratılış gayesini çok iyi irdelemeli. Yüce Rab, bütün peygamberlerine tebliğlerini güzel ve yumuşak sözlerle ifade etmelerini emretmiştir.

Hazreti Musa’ya hitaben Allah, Tâ-Hâ Sûresi’nde, “Sen ve kardeşin ayetlerimle Firavun’a gidin. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki yapılan nasihati dinler ya da ikazdan korkar” emrini verdi. Diyalogların sağlam yapılanmasında doğru ve düzgün iletişim şarttır. Doğru ve düzgün iletişimin yapıtaşları güzel, yumuşak ve dürüstçe kullanılan kelimelerdir. Günümüzde kısaca “algı problemi” olan dedikodu ve küfür anaforunun sahibi zalimler ve muhteris (siyaset yaptığını zanneden) bînasipler değil midir?

Firavun ilâhlık iddiasına kalkışmıştı. Hazreti Musa, Allah’ın seçkin kullarından idi. Allah, hiçbir zaman ve mekânda Kendisinden başka rab tanımaz, ortak kabul etmez. Rab iddiasına kalkışanın akıbetini hüsran eder. Firavun’un bu tutumuna karşılık bile Allah, kendisine yumuşak söz söylenmesini Hazreti Musa’ya tembihliyor. Allah, Kendisine düşmanlık ilân edene dahi güzel üslûpla ifadeyi emrediyor. 

İnsanî ilişkilerin sağlıklı yürütülmesi için söylemlerde ifade ve üslûbun önemini belirtiyor.

Gök kubbeyi pisleten, gönül dünyasını kirleten yalan, iftira, gıybet, dedikodu, aldatma ve hakaret gibi fitne doğurucu gürültü kirlilikleri toplumsal güveni sarsar. Barış ve huzuru bozar. Gönül dünyalarını yıkar. Kötü sözler düşman peydahlar. Sözün özü, “kem söz, sahibine aittir”. Her söz, sahibinin aynasıdır. Kişi sözüyle kendisini tasvir ve takdim edilir.

Görelim Anadolu’nun gönül ve irfan mekteplerinin ulularından Yûnus Emre şu dizelerinde ne diyor: “Söz var, gönlü sevindirir./ Söz var, tanıdığı yabancı eder./ Söz, kişiyi yüceltir veya alçaltır.”

Tarihimizde ibret olarak anlatılan bazı kıssalar vardır ki asla unutulacak gibi değildir.

Söz söylenirken ve yazı yazılırken muhatapların anlayacağı tarzda söylenir ya da yazılır. Tersi, çeşitli tezatlara yol açar. Şirazesine oturtulmamış sözcükler sahibini ya çıkmaz sokaklara ya da giyotine sürükler.

Dünyaca ünlü Galileo ve Hallac-ı Mansur gibi heder olmuş değerlerin akıbetlerini, söyledikleri sözler hazırlamıştır.

Galileo, “Dünya dönüyor” dediği için giyotine verildi. Hallac’ın, “Ben Hakk’ım” dediğinden kellesi gitti. Nesimî’nin, zülfüyâre dokunur ölçüsüz sözlerinden dolayı derisi yüzüldü. Durum böyle olunca, kelimeleri izhar etmeden önce aklın terazisinde tam tartıp yine aklın ölçeğinde düzgün ölçtükten sonra sesli vaziyet aldırmalı.

Ne yazık ki, tarihe mâl olmuş bu değerlerin harcanmasına söyledikleri sözler neden olmuştur. Söz, usul-ü kaidesince söylendiğinde “icapla kabul” anlamına kavuşmuş, meram anlatılmış ve maksat hâsıl olmuş olur.

Yaşadığımız zaman diliminde at izi at izine karıştırılıyor; hak olanın değil de, güçlü olanın haklı olduğunu gördüğümüz bu vasatta hakkı tutup kaldırmak için diklenmeden dik durmak, şartlar ne kadar kahhar olsa da Hakk’tan ayrılmadan menzile koşmamız lâzım.

“Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı/ Söz ola ağılı aşı yağ ile bal ede bir söz.”

Bunun hayatiyet bulması için haklının güçlü olduğu bir enerji ve şecaate sahip olmak lâzımdır. Duamız, “Hasbünallahu ve ni’mel-Vekîl”. (Allah bize yeter, O ne güzel Vekîl’dir.)

Vesselâm…