“HALK içinde muteber bir nesne yok devlet gibi/ Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi…”
Cihan padişahı Kanunî Sultan Süleyman, bu iki mısrada sağlığın önemine, hatta sağlıkla alınan tek bir nefese “cihan ve devlet” gibi iki kudret üzerinden bir kıymet biçmiştir. Sağlıklı olan veya olmayan herkes bu kıyaslı tespitin hakikatini peşinen kabul eder.
“İnsan”, “dünya” ve “ömür” örgüsü âlemin en büyük meşguliyeti. Daha dünyaya gelmeden annelerimizin dualarında evvelâ sağlıklı olmamızın niyazlarıyla başlar bu emsalsiz servetin ilk eylemi. “Hayat” dediğimiz dünyada geçireceğimiz zamanın niteliği, bedenen ve ruhen sorunsuz olması üzerinden bir gayrete tâbi olur bütün bir ömür. Tavsiyeler verilir bu hedef istikametinde muhatabına. En büyük kıymeti insanın varlığına yükler, tüm kazanımları insan sağlığı üzerinden değerlendirmeye alırız. “Can” deriz her bir nefese ve bu tanımlama etrafında oluşturulan söz öbekleriyle insanın hayattaki kıymetini vurgulamaya çalışırız. Bundandır ki, insanla beraber tıp ilminin varlığından söz etmemiz mümkün. Çünkü ne kadar sağlıklı bir ömür sürme isteği ve gayretini veriyor olsak da bazen küçük, bazen de büyük hastalıklarla yüzleşiyoruz maalesef.
Bu hâl, İlâhî bir karar ve bu kararın perde arkasında sayısız hikmet olduğu muhakkak. Pratikte ise tıp ilminin faaliyeti ve aynı zamanda ilerlemesinin de tetikleyici bir unsuru. Beyin cerrahı Profesör İsmail Hakkı Aydın, hasta için hekim ne kadar önemliyse, hekim için de hastanın aynı öneme sahip olduğunu ifade ederken, yaptığı ameliyatların hekimliğindeki gelişim ve ilerlemeye ne denli katkı sunduğunun altını önemle çizmiştir. Bu izah, “hasta-hekim” ilişkisine geniş perspektiften bakılarak yapılan çok zarif bir değerlendirmedir.
İnsan kâinatın mukaddes varlığı. Yaratılmış cümle nebatat ve hayvanat ise insanın âlemdeki sürekliliğine katkı sağlayan zincirin halkaları. Öncelikle beslenme ve barınma gibi temel ihtiyaçları karşılamakta istifade edilen bu varoluştan, akabinde manevî âlemimiz için de nice fayda lütfedilmiştir insanoğluna.
Envaiçeşit renkleriyle dünyayı bezeyen çiçekler, her biri ayrı melodiyle şakıyan kuş türleri, sınırsız desen yelpazesiyle uçuşan kelebekler, kol kola girmiş semayı selâmlayan heybetli dağlar ve karanlığa serpiştirilen simli şuleleriyle gökyüzünün iç âlemimizdeki tezahürünü birkaç dakikalığına gözden geçirelim.
O muazzam ahenk ve senkronizasyona zihnimizi sabitleyelim ve iç dinginliğimize yapacağı naif dokunuşlara odaklanalım; insanın ve kâinatın bir bütünün eklenik parçaları olduğunun biteviye tekrarından şahitliğimizi yenileyerek kavi bir tefekküre yol aldığımızı göreceğiz ki bu da ruhumuzun en temel gıdasıdır. Kadim öğretilerimizde de sağlığımızı korumamız üzerine hazine kıymetinde nasihatler verilmiş, sözlü aktarımlarla günümüze kadar ulaşmıştır.
Beslenme alışkanlıklarımızdan başlayıp sıcağa ve soğuğa karşı alacağımız tedbirlerle devam ederek uyku düzenimize kadar bizlere mihmandarlık eden bu Peygamberî öğretilerden hâlâ istifade ediyoruz. Bu öğretilerin yanı sıra bilimin ilerlemesiyle sağlık alanında insana hizmet edecek sayısız imkân geliştirilmiştir. Hastane şartları ve hekime ulaşabilme olanakları ise hizmet standartlarının oldukça yukarıya taşıyan unsurlar. Diğer bir faktör ise psikolojik direncin hastalıkların tedavisinde önemli bir rol oynadığı realitesi. İnanmak, gayret göstermek, motivasyonu yüksek tutacak meşguliyetler edinmek mühim adımlar. Daha da önemlisi, manevî dinamiklerimizi daima aktif tutarak inanç merkezimizde ilâhî bir teslimiyetin vereceği huzur ve dinginlikle beraber şifalanmayı dilemek.
Bedensel varlığımızı kontrol eden ruhsal varlığımız, görsel ve işitsel alanlardaki etkileşimlerin niteliğiyle dizayn edilir. Ki bu, bedenin sıhhatinde önemli ölçüde etkilidir. Örneğin kelimelerin tesiri üzerine “Suyun Hafızası” isimli bilimsel bir çalışma yapılmış. Olumlu ve olumsuz kelimelerin tekrar edildiği iki ayrı suda moleküler yapının kelimelerin niteliğine göre değiştiği deneyimlenmiş. Su üzerinde böylesi tesirli kelimelerin insan üzerindeki etkisini ciddiyetle tekrar tekrar düşünmek lâzım. Çünkü insanın varlığı duygu örgüsüyle tamamlanır ve gerçek mânâsına ulaşmış olur. Korkuyu, sevinci, öfkeyi, kıskançlığı, şefkati, kaygıyı ve daha birçok duyguyu çekip aldığımızda, acaba insandan geriye mekanik bir eylemin faili olmaktan başka ne kalır?
Yaşam kalitemizin niteliğini belirleyen, cereyan eden olaylarda alacağımız tavrı netleştiren ve bizi diğer canlıların üzerine taşıyarak anlamlandıran yegâne faktör, duygularımızdır. Doğru yönetemediğimiz takdirde yaşam kalitemizi düşürdüğü gibi suç işlemeye götürecek kadar da insanın özünü oluşturan mayalardır duygular.
Bazı durumlar olur ki, bu duygu kontrollerini yapmakta oldukça zorlanırız. Bir cümle bizi yerle bir ederken, bir cümle de kanat taktırıp uçurtur. Tam da buranın mevzuu olan, bir tanıdığımın yaşadığı ve üzerinde olumlu anlamda ne denli tesir ettiği kısa bir anekdotu onun cümleleriyle ekleyelim muradın hâsıl olması adına: “Sağlık konusunda sıkıntılı bir süreçten geçerken fiziksel ve psikolojik olarak oldukça zor zamanların içindeydik. Tedavi aşamasına geçilmesi için hematoloji hekiminin de değerlendirilmesine ihtiyaç duyuluyordu. Oldukça kırılgan ve ürkek bir ruh hâliyle girdiğim muayene odasından kuvvetli bir inanç ve kelimelerin insan psikolojisindeki tesirinin neticesiyle dışarı çıktım. İzmir Kâtip Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hematoloji Doktoru Öğretim Görevlisi Hatice Betül Kiper Ünal’ın inanmış bir ses tonu ve samimî bir tebessümle ‘Geçecek! Bunların hepsi geçecek, sakın üzülme’ cümleleri, vehimlerin hücumuna uğrayan bir zihnin penceresinden perdeyi aralayıp içeriye ışık sızmasına müsaade etmek gibiydi. Hatta bir hekimin yani sahanın bilir kişisinin lisanından bunları duymak toprağa bir fidan dikmek, üzerine bir de can suyu vermekle aynı derecede hayatiydi benim için…”
Bu ifadeler gerek “hasta-hekim” ilişkisine, gerek kelimelerin insan psikolojisindeki tesirine verilecek çok kıymetli bir örnek. Bir korkuyu bertaraf etmek, ürkek bir kalbe emniyet hissi vermek, bazen bir ses tonunda, bazen de ufak bir cümlenin içinden süzülerek muhatabına ulaşıyor. Biz de kalbî teşekkürlerimizi iletiyoruz.
Konu “kelimelerin gücü” ve “sözün tesiriyse”, dergimizin mimarı, bizlerin mihmandarı, Saygıdeğer Hocamız Nesrin Çaylı’nın kederli zamanlarımız için bizlere emanet ettiği bir cümleyi buraya not düşmek, konunun anlatımına oldukça katkı sunacaktır. “Keder göçebedir ve göçebeler maddî-manevî beslendikleri diyarı yurt tutarlar. Ömrümüzdeki kederleri besleyip ağırlamamalı ki kalbimizi yurt tutmasınlar!”
Bu cümleyle, dramı hayatımızın merkezine yerleştirmeden, “Sabrın sonu selâmet” işaretiyle şükre yol almak, kulca bir duruşun manifestosu gibidir bana göre. Olayları değerlendirme melekemize kılavuzluk edecek kadar derin bu tespitin istifade edeni bol olsun.
Sağlık ve afiyet dolu günler diliyorum.



