Sosyolojik din algısı: Modern bağlamdan küresel bağlama

Her durumda en azından kurumsallaşmış bir din kavramının kaçınılmaz kaderi “düşüş”, hatta “ortadan kayboluş”tur: Marx için işçi sınıfı tarafından gözden çıkarılmış ve komünizm boyunduruğunda kaybolmuş, Durkheim için “insan kültü” tarafından yeri doldurulmuş ve Weber için inancını yitirmiş bir dünyada modern rasyonalizme yenik düşmüştür din.

KÜRESELLEŞME koşuları altında din olgusunun gözlemlenmesindeki temel leitmotif (tekrarlanan ifade, nakarat) olarak “çoğullaştırma” kavramını öne sürerken dinî çoğulluğun yeni bir ifade olduğunu iddia etmiyorum. Dini olgulardaki çokluluk kavramları, bu konseptin kendisi kadar eski bir sürece dayanmaktadır. Aslında öne sürdüğüm şey, özellikle de günümüz küresel toplumunda din anlayışı ile ilgili en önemli boyutun, çeşitliliğin farklı eksenleri arasındaki çoğullaştırma özelliği olduğudur.

Küresel bir bakış açısına geçiş, işte burada kilit noktadır! Bakış açılarında bu değişim olmadan argüman, mantığından çok fazla şey kaybedecektir. Bu yüzden de küreselleşmenin nasıl bu kadar yaygın bir kavram haline geldiğini ve dinin sosyolojik açıdan gözlemlenmesi konusunda nasıl bir etkiye sahip olduğunun anlaşılması son derece önemlidir. 19’uncu yüzyılın klasik düşünürlerinin bu alanda sahip oldukları etkiyi göz önünde bulundurduğumuzda, Marx, Durkheim ve Weber ile konuya başlamak istiyorum.

19. yüzyıldaki kökenlerinden beri sosyoloji, modern ve modern olmayan geleneksel toplumlar arasındaki esas farklılık tarafından şekillenmiştir. Karl Marx, hemen hemen sadece -özellikle de feodalizmin aksine- kapitalizmin gelişimi ve kaderi üzerine yoğunlaşırken, Emile Durkheim kuramını modern organik ve geleneksel mekanik dayanışma toplulukları arasındaki ayrım üzerinde şekillendirmiş ve Max Weber de rasyonalizasyon, bürokrasi, siyasî egemenlik ve modern kapitalizm gibi temalar da dâhil olmak üzere modern öncesinden modern döneme geçiş konusunun farklı boyutlarına odaklanmıştır.

Bir açıdan bakıldığında din kavramı, bu üç düşünürün odak noktalarının merkezinde yer almaktadır: Marx’ın egemen sınıflarında ideolojik bir araç olarak, Durkheim’in toplumunda yapıcı nitelikteki bir yön olarak ve Weber’in modern kapitalizm yükselişinde temel bir etken olarak...

Yine de her durumda en azından kurumsallaşmış bir din kavramının kaçınılmaz kaderi “düşüş”, hatta “ortadan kayboluş”tur: Marx için işçi sınıfı tarafından gözden çıkarılmış ve komünizm boyunduruğunda kaybolmuş, Durkheim için “insan kültü” tarafından yeri doldurulmuş ve Weber için inancını yitirmiş bir dünyada modern rasyonalizme yenik düşmüştür din. Bir şekliyle ya da diğerinde, baskın tarihî istikamet hep modernleşme olmuş ve din olgusu için bu istikamet sekülerleşme (laikleşme) olmuştur.

Klasik sosyolojide gelenekselden moderne geçiş, bir bakıma geçmişten günümüze ve geleceğe yapılan zamansal bir dönüşümdür. Ancak mekânsal bir farklılığı vardır. Öncelikle şu an Batı olarak adlandırdığımız yöre, dünyanın diğer bölgeleri henüz modern değilken moderndi -ya da en azından modernleşiyordu-. Marx, Weber, Durkheim ve diğer klasik sosyologlar, daha çok içlerinde yaşadıklarından daha geniş dünyayı ele aldılar ve Batılı olmayan bölgelerle ilgili düşünceleri oldukça sınırlıydı. Çünkü sahip oldukları bakış açılarına göre ele aldıkları temel odak noktası olan modernleşme, o bölgelerde gerçekleşmiyordu.

Durkheim’in Avustralya Aborijinlerinin din olgularını analiz ettiği çalışmasında ya da Weber’in Çin ve Hindistan kültürleri ile ilgili karşılaştırmalı çalışmasında olduğu gibi asıl odaklandıkları yerler, modernizm öncesi ya da geleneksel örneklerden oluşuyordu. Dahası, bu düşünürlere göre (Marx kısmen bir istisna oluştursa da) Batı’nın modernleşmesi, coğrafik olarak “ulusal toplumlara” ayrılmış gibi görünmektedir. Bu bulgu da modernleşmenin her durumda ortaya çıkış şekli ile karşılaştırılabilir. Özellikle de 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında jeopolitik “ulus-devlet” oluşumu, toplum fikri ile aşağı yukarı eş anlamlı olarak kullanılagelmeye başlamıştır.

O zamanlardan itibaren sosyolojik gözlemler, ağırlıklı olarak Batı’ya yönelik –Batı’da modernleşmenin ulus-devlet tabanlı gözlemlenmesi- yapılmıştır (Albrow, 1990; Robertson, 1992; 8ff). Ancak her nasılsa ironik bir şekilde, aynı dönemde Batı gücü tüm dünyaya yoğun bir şekilde yayılmaya başlamıştır. Güncel kavramsal terimlerde klasik sosyoloji, tarihsel durumların küreselleşmesinde de rol almıştır. Ancak algılanışı küresel düzeyde değil, ulusal, belki de uluslararası düzeyde olmuştur. 21. yüzyılın başlarında ulus-devlet ve toplum arasında kalmış bu kimliğin özgüveni önemli ölçüde azalmıştır, ancak yine de bu disiplini geniş çapta beslemeye devam etmektedir. Benzer sonuçlar, din algısı için de geçerlidir.

Klasiklerin sekülerleştirme varsayımları sosyolojide ve 20. yüzyılın son yarısına kadar din sosyolojisinde hüküm sürmüştür. Hatta 1960’lı yıllarda Peter Berger, Thomas Luckmann, Bryan Wilson, Richard Fenn ve Talcott Parsons gibi düşünürlerin eserleri ile birlikte bu akım, bir tür doruk noktasına ulaşmıştır. Bu düşünürlerin görüşlerinde göze çarpan çok çeşitli farklılıklar olmasına rağmen, hepsi benzer bir varsayım üzerinde hemfikir olmuştur: “Din olgusu ya düşüşe geçmiştir, ya da toplumsal önemin sınırlarına doğru itilmektedir. Dinin toplumdaki rolü birleştiricidir ve odaklandıkları modern toplumlar, ulusal ve Batılı toplumlardır (günümüzde Japonya bu odak noktalarının içerisinde yer alır).”


Ancak bulundukları konumlar, daha geniş bir “uluslararası” bilinci de kapsamaktadır. Ulusal toplumlar, sahip oldukları dinî inanç üzerinden birbirleriyle karşılaştırılabilirler ki karşılaştırılmışlardır da. Genellikle çoğulculuk açısından “çoğullaştırma” sorunsalı, aynı zamanda bu ulusal düzeyde de ele alınmıştır ve bu bağlamda baskın gelen sorunsal, “din kavramının, toplumların sekülerleşmesini nasıl etkilediği” yönünde olmuştur (Bkz.: Berger, 1967; Martin, 1978). Ulusların arasında çoğullaştırma, neredeyse önemli bir konu olarak ele alınmamıştır.

1970’lerden itibaren bu durumu değiştiren şey, bir nebze de olsa sekülerleşme olayı olmuştur. Ancak çok da sık bahsedilmeyen bir tesadüfü fark ederek işe başlanabilir.

1980’lerin ortasına denk gelen dönem, hem Roland Robertson’un küreselleşme üzerine ufuk açıcı fikirlerinin yayımlanmasına, hem de Rodney Stark ile William Bainbridge’nin sekülerleşme kuramını kuramsal olarak reddedişine tanık olmuştur (Robertson ve Chirico, 1985; Stark ve Bainbridge, 1985). Her iki durum da 1970’lerin sonunda başlayan çalışmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır ve her ikisi de sosyolojik gözlemler açısından önemli bir yeniden yönlenmeyi öne sürmüştür -o zamanlardan beri de oldukça etkili olmuştur-. Aynı zamanda iki ayrı köklü değişikliği temsil etmektedirler. Buna rağmen ortak noktaları, aynı tarihsel bağlamı paylaşıyor olmalarıdır ve bu noktada dinsel gelişimler son derece kritik bir rol oynamaktadır. Basite indirgeme pahasına da olsa, 1979 yılı ön plana çıkmaktadır. Bu yıl içerisinde İran devrimi, Jerry Falwell’in Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Ahlakî Çoğunluğu, Nikaragua Devrimi, 2. John Paul’un Papalık tahtına çıkması, Sovyetlerin Afganistan’ı işgal etmesi, Polonya’daki İlk Dayanışma Hareketi gibi olağanüstü durumlara tanık olunmuştur. Yaşanan tüm bu olaylar, din olgusunun hâlâ kamusal ve ana akım bir güç olabildiğini göstermektedir. Bu olayların, gerçekleştikleri geniş küresel bağlam içerisinde ele alınmadıkça anlaşılmaları hayli zor olacaktır (cf. Beyer, 1994).

İsrail, Filistin ya da Sri Lanka gibi yerlerde hâlâ sürmekte olan dinî ve politik durumlar, sadece bu algıyı güçlendirmektedirler. Bu olayların tetiklediği şey ise, Robertson, Stark ve Bainbridge ve diğerleri gibi düşünürlerin eserlerinde örneklendirdiği sosyolojik gözlemde gerçekleşen değişimdir. Pek çok din sosyoloğu sekülerleşme kuramını bırakıp yeni yollarla dinî çeşitliliğe dikkat edilmesi gerektiğini savunurken, bu gözlemde din sosyolojisi, yavaş yavaş daha geniş bir disiplinin ana akımına dönüşmektedir. Şimdi bu farklı bağlamda hem dinin ve dinselliğin kendi kendini gösterdiği farklı yollar, hem de dinsel alanda yaşanan yeni gelişmeler giderek daha bariz ve dikkate değer hale gelmektedir.

Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde din olgusunun bitmek bilmeyen gücünden, dünyanın her bir köşesinde yeni yeni gelişmekte olan farklı dinî akımlardan, uzun süredir var olan Pentekostalizm ve İslâm gibi inançların gelişiminden, görünürde laik olan Avrupalıların dini varsayımlarından ve Sahra Altı Afrika’sında sürekli değişiklik gösteren Hıristiyanlık inancından bahsediyoruz.

Sovyetler Birliği’nin 1980’li yıllarda, görüş noktasında son derece anî ve hızlı düşüşünün dünya düzeninde önemli bir değişiklik yarattığı ve bunun sonucunda kaçınılmaz olarak -sosyologlar dâhil olmak üzere- dünya çapında çoğu insanın dünyayı algıladıkları yönde değişikliklere yol açtığı konusunda hemen hemen hiç şüphe yoktur. Birkaç yıl sonrasında ise Batı ve Doğu arasında son derece aşikâr olan Soğuk Savaş’ı yürütme biçimlerindeki farklılık da ortadan kaybolmuştur. Dünya sadece farklı bir boyuta ulaşmamıştır, aynı zamanda artık kapitalist/sosyalist ayrımı olmadan, yeniden ele alınmıştır. Doğal olarak “ulusal bir toplum”un seçim yapabileceği alternatif modernleşme yolları ortaya çıkmıştır.

1990’lı yıllarda değişen gözlemleme sürecine ait belirtilen oldukça bariz bir hal yerini almıştır. Özellikle de göze çarpan iki farklı eğilim var olmuştur. Bunlardan biri, sosyalist alternatifi yok edip “kapitalist düzeni” mümkün olan tek yol kabul ederek eski yöntemlerin düzenlenmiş bir versiyonu ile süregelmeyi denemiştir. Francis Fukuyama’nın 1990’lı yılların başında “tarihin sonunu” (Fukuyama, 1993) deklare etmesi ve aynı yılların sonuna doğru tüm dünya çapında ortaya çıkan anti-küreselleşme hareketleri ise bu eğilimin tam tersi bir yönelimi temsil etmektedir.

Bu eğilim, sosyalist alternatifi olmayan ve küresel kapitalizm olarak algılanan “küreselleşme” teriminin giderek yaygınlaşmasına hız kazandırmıştır. Küreselleşmeyle ilgili bu algı, sadece tekelci bir kılığa bürünmüş modernleşmedir. Bu yüzden de -savunmacı köktencilik dışında- din olgusunun bir yönden ciddiye alınmasına neden olmuş (Barber, 1996; cf. Beckford, 2003: 103ff.) ve genel anlamda ulusal devletin gücünde bir düşüş olacağını varsaymıştır (Bkz.: Rudolph ve Piscatori, 1997; Beck, 2000). Her iki özellik de günümüz sosyal gerçekliğini normatif “seküler/modern ulusal toplum” koşulları altında gözlemlemeye devam etme zorluğu ile karşı karşıya kalmıştır.

Önemli kabul edilen diğer eğilim de, hepimizin günümüzde aynı sosyal dünyada yaşamakta olduğunu kabul ederek yine küresel bir bakış açısını benimsemiştir. Ancak bu eğilimin sonucu, sadece aşamalı bir homojenlikten ziyade, farklılığın gözlemlenmiş artışları olmuştur. Benim de burada vurgulamak istediğim yönelim budur! Bu eğilim küresel olanı, global-lokal (yerel özelliklerini kaybetmeden küreselleşen) çoğullaştırmalar doğrultusunda ele almaktadır. Yine bu eğilim, küreselleşmenin farkına varılması ile paralellik gösteren post-modern bir söylemle birlikte kuvvetli bir şekilde yankılanmaktadır (Bkz.: Lyotard, 1984; orijinal Fransızcası 1979’da yayımlanmıştır).

Büyük anlatıların sonu geldiğinde, post-modernizm, hem anlatıların çeşitliliği için, hem de bu anlatılara yapılacak itirazlar için kapı açmıştır. Bu bağlamda da önemli olan nokta, bu vizyonların artık ulusal ve bölgesel sınırlara ayrılmış ve birlik olan toplumu da normatif olarak kabul etmek zorunda olmamasıdır. Aynı zamanda bu vizyonların arasında din olgusu çok daha güçlü bir yere sahiptir. Bu yüzden de 20. yüzyılın sonlarına ve 21. yüzyılın başlarına ait din sosyolojisini oldukça net bir şekilde canlandıran, bu tür bir yaklaşımın ta kendisidir.

 

Peter Beyer

Çeviri: Zünnur Sündüz