Kanun ve kurallar
İNSANOĞLU dünya serencamında hep sosyal bir varlık
olarak hayatını bugünlere kadar sürdüregelmiş. Aile, oba, oymak, kabile, köy,
yurt, kasaba, şehir, kent, devlet gibi tabirler onun sosyalliğinin doğurduğu
kavramlar.
Toplu hâlde
yaşamak, en az tek başına yaşamak kadar zordu aslında. Zira topluluk hâlinde
yaşamak, belirli kuralların uygulanmasıyla mümkün oluyordu. Kimse canının
istediği gibi yaşamıyordu topluluk, dahası cemiyet hayatında. Bu kurallara
uyanlar cemiyet içerisinde yaşamaya devam ederken uymayanlar dışlanıyor, hatta
cemiyetten kovulabiliyordu. Belki de konulan kurallar gereği yaptığı kural
dışılığın cezasını canıyla ödemek zorunda kalıyordu.
İlk insan olan
Hazreti Âdem yeryüzünde çocuklarından ve torunlarından oluşan bir topluluk
kurduğunda kendisine bu topluluğu Allah’ın emirleriyle yönetmek üzere ilk
peygamber de olmuştu. Bu yüzden insanlar yeryüzüne geldikleri günden bugüne
kadar hiçbir zaman başıboş bir hayat yaşamadılar. Yaşadıkları toplumun kendine
özgü kuralları vardı ve her birey bunlara uymak zorundaydı.
İnsanoğlu yerleşik
bir düzene geçtiğinde bu kurallar daha da şekillendiği gibi, bu kuralların
uygulanıp uygulanmadığı da buradaki yönetimler tarafından takip altına alındı.
Kurallar yazıya dönüştü, kanunlaştı. Çiğnenen her kanunun bir cezaî karşılığı
konuldu. Mahkemeler kuruldu ve cemiyeti rahatsız eden kuralsızlıklar takibe
uğradı, tespiti hâlinde kişiler cezalandırıldı.
Cemiyetin yazılı
kurallarına “kanun” denildi ve uygulanması mahkemelerce denetlendi ama bir de
toplumların yazılı olmayan örf, âdet, gelenek ve görenekleri ile toplumsal
hayatı şekillendiren ahlâkî kuralları vardı. Bunların denetleyicisi de toplumun
kendisi oldu. Toplum, bu görünmez kurallara uymayanları ayıplayarak, dışlayarak
ve hatta onu uzaklaştırarak kendi denetim mekanizmasını kurmuş oldu. Zira
cemiyeti var eden her kümenin kendi içinde bir hiyerarşisi ve her bireyin de
bir mevkii vardır.
Misal, bir aileyi
ele aldığımızda, ailedeki bireylerin kendine özgü konumları varken ailenin
başında bir aile reisi baba ve onun yardımcısı bir anne vardır. Onların da
sırasıyla çocukları bu hiyerarşinin birbirine bağlı halkaları gibidir.
Yine küçük de olsa her iş yerinin, her kuruluşun kendi içinde bir hiyerarşisi vardır. Bu hiyerarşi, belirli kuralları, edepleri önemser ve uygulatır. Uygulamayan ve bu kuralları çiğneyenler o cemiyetten dışlanır.
Siber suç, bir bilişim sistemine izinsiz ve hukuka aykırı bir şekilde girilerek buradaki verileri ele geçirmek, yerini değiştirmek, sistemlerin erişimini engellemek ve şifrelemek gibi olumsuzlukları içerir.
Sanal âlem
Teknoloji
ilerledikçe insanlığın hizmetine sunulan her imkân belirli kurallarla evlere
girmiştir. Hatta önceleri müstakil olan haneler yan yana ve üst üste dizilerek
yeni bir mesken hiyerarşisi doğurdu. İlk olarak “apartman” adıyla anılan bu
yapılar şimdilerde “site” ve “kule/tower” adını aldı. Bu yapılara giriş
çıkışlar kontrol altına alındığı gibi, içinde yaşayan insanların atıkları, yapı
içi temizlik ve ses düzeyi dahi kurallara bağlandı. Kimse bu yapılarda televizyonun,
müzik setinin, radyonun, bir enstrümanın sesini dilediği saatte dilediği kadar
açmak hakkına sahip değil. Buna da kısaca “apartman adâbı” denildi.
Teknoloji devasa
biçimde gösterdiği ihtişamlı yüzünü şimdilerde küçülerek göstermekte. Bir oda
büyüklüğündeki bilgisayarları masa üstünden diz üstüne, oradan da ceplerimize
kadar sığdırmayı başardı. Artık küçücük bir cihaz hem telefon, hem kamera, hem
ses cihazı, hem televizyon, hem de birer oyun mecrasına dönüştü. Bu küçülme
sosyal hayatı da minimize etti. Artık ülkesel sınırlar kalktı ve küreselleşen
bir dünyanın kapıları bir tıkla evlerimize kadar açıldı. “İnternet” denilen bu
iletişim ağıyla anında dünyanın bir diğer ucuyla irtibat sağlamak mümkün hâle
geldi. İşin gerçeği, dünyanın saklısı da, gizlisi de kalmadı.
Kahvehaneler
kafelere, kafeler sohbet odalarına dönüşürken karşımıza devasa bir sanal âlem
çıktı. Tam 4 buçuk milyar insanın içinde bulunduğu devasa bir âlem!
Alışverişten tutun
da özel hayata kadar neyimiz varsa bir teşhir girdabında karşımızda duruyor. Bu
arada siyasetimiz, spor tutkumuz, sevdiklerimiz ve sevmediklerimiz bu sanal
âleme taşındı. İş o kadar çığırından çıktı ki, artık yüz yüze
söyleyemeyeceğimiz her sözü sanal âlemde kolayca yazabilir, söyleyebilir olduk.
Tabiî kötü niyetli çevreler de boş durmadı. Hırsızından arsızına, sapığından
uğursuzuna, teröristinden torbacısına, şantajcısından (hacker) korsanına kadar
herkes bu âlemde arz-ı endam etti. Birçok insan mağdur oldu, dolandırıldı veya taciz
edildi. Çoluğu çocuğu elinden alındı. El kadar çocuklar intihara sürüklendi.
Bir anda beyazcamdan kirletilmiş bir sahaya dönüştü sanal âlem.
Küfür, hakaret,
yalan dolan, iftira, her türlü kepazelik sanki mubahmış gibi yediden yetmişe
sanal âlemi kullanan herkese pis pis sırıtmaya başladı. Artık insanlar da bunu
kanıksayınca vaka-i adiyeden yani sıradan olaylardan sayılarak bu olumsuz
davranışlara verilen tepkiler de cılızlaştı.
“Her koyun kendi bacağından asılır” sözünde olduğu gibi, her koyun kendi bacağından asıldı ama kokusu dünyayı tuttu. Asparagas haberlerle, iftiralarla, sahte ses ve görüntülerle her gün milyonlarca kişi şeref ve haysiyetlerine yapılan saldırıların mağdurları oldu.
Toplumda infial uyandırmak adına sosyal medya üzerinden bilinçli olarak yalan haberleri paylaşmak, siyâsî linç, provokasyon ve algı yönetimi gibi faaliyetler de siber suç olarak kabul edilmelidir. Siber suçun fiziksel olarak işlenen hırsızlık, tehdit, şantaj ve hakaret gibi suçlardan hiçbir farkı yoktur.
Sanal âlemin kuralları
Gazete ve
dergilerin aktif olduğu dönemlerde ve sonrasında özel TV kanallarının da
devreye girmesiyle yaşanan benzer hâdiseler karşısında basın etiği, basın ahlâkı
gibi yasalar, etik mevzuatlar yayınlandı ve medya kurumları bu kanunlar
çerçevesinde hareket etmeye zorlandı. Her ne kadar istenen sonuçlar alınamasa
da belirli oranlarda yalan, iftira ve benzeri olayların mahkeme yoluyla bir
düzeltmesi, bir tazminatı söz konusu oldu.
Şimdilerde sanal
âlem için belirli düzenlemeler yapılıyor. Ancak çoğu yurt dışında kurulan
şirketlerin uhdesinde olan uygulamalar sizin kurallarınızdan ziyade kendi
kurallarını işletmekte kararlı gibi. Son Amerikan seçimlerinde Trump’a konulan
sosyal hesaplara erişim yasağını da bu kurumlar yaparak aslında bir nevi güç
gösterisinde bulunuyorlar.
Uygunsuz bir
görüntüyü sansürlemeyen, yalanı, iftirayı gözetmeyen bu sözde sosyal medya
kurumları, örneğin İsrail hakkında olumsuz bir yazı ve fotoğrafı “nefret
söylemi” içerdiği gerekçesi ile paylaşımdan kaldırıyor, hatta sizin hesabınızı da
kapatabiliyor. Bunun yanında sizin özel bilgilerinizi istediği yerlere servis de
edebiliyor. Tüm bunlar akla şu soruyu getiriyor: “Bu sosyal medyanın bir adâb-ı
muaşereti yok mu?”
Bu sorunun “Aslında
var da…” diye başlayan ve “Ama kimse uymuyor” ile biten, sonra da “Çoğu yurt
dışı bağlantılı, biz ne yapalım?” gibi mazeretlerle devam eden cevapları da
var.
Teknoloji ile
hayatımıza yeni kavramların girdiğini söylemiştik. Bunlardan biri de “dijital
ayak izi”. Dijital ayak izi, bireyin “dijital olarak izlenebilir davranışları
ve çevrimiçi ortamdaki varlığından elde edilen verilerin toplamı”nı ifade
ediyor. Yani sadece paylaştığımız fotoğraflar, videolar, yazılı ve sözlü
ifadeleri değil, beğendiğimiz paylaşımlar, yaptığımız retweet ya da repostlar
gibi içerik oluşturma olarak görülmeyen çevrimiçi aktiviteler de dijital ayak
izi kapsamında değerlendiriliyor. Sosyal medya platformlarının kullandığı
algoritmalar tüm bu aktiviteleri biriktirip hem kendi paylaşımlarımızı, hem de
başkalarının bize dair paylaşımlarından böyle bir iz oluşturuyor.[i] Tabiri caiz ise, bizim
siyâsî görüşümüzü, hoşlandığımız ve nefret ettiğimiz şeyleri, kısacası ruh
dünyamızı da tahlil edip aslında bir şekilde bizi “fişliyor”!
Bu izlemeler bu
defa gündeme o kişinin dijital itibarını getiriyor.
A. Hearn’a göre
itibar, insanların bir kimse ya da bir grup, kurum ve benzeri hakkında sahip
oldukları görüşlerdir. Diğerlerinin birey ya da söz konusu grup, kurum ve
benzeri hakkındaki algı, ilgi ve onayı ile ilgilidir. İtibar yaratmak için süregiden
bir imaj çalışması ve algı yönetimi gereklidir. Geçmişte itibar, bir kişinin
işi ya da başarılarıyla doğrudan ilgiliyken, bugün çevrimiçi ortamlarda duygu
ve düşünceleri dile getirerek dikkati üzerine çekme kabiliyeti ile yakın ilişki
içerisindedir.
Sonuçta sanal
âlemdeki bu gelişme ve genişlemenin verdiği imkânların bu denli bir
kuralsızlığı kaldıramayacağını düşünen araştırmacılar, sanal âlemde de kullanıcıların
uyması gereken bazı ahlâkî kurallar olması gerektiği noktasında görüş birliğine
varmışlar. Çevrimiçi iletişimde uyulması gereken görgü kurallarını da çevrimiçi
ağları anlatan “net” ve görgü kuralı anlamına gelen “etiket” (etiquette)
kelimelerinin bir araya getirilmesiyle oluşan “netiket” kavramı etrafında
sistemleştirmişler. Hatta bu kavram ile sistemleşen internet etiği, Batı’da
üniversitelerde ders olarak da okutuluyor.
Atalay’a göre “netiket”
kavramı, internet bağlantılı platformlar, uygulamalar ve teknolojilere dair
görgü kurallarını içeren kapsayıcı bir yapıya sahiptir. Bu konudaki çalışmalar
sanal âlemin genişliği ve çeşidine bağlı olarak e-posta atmaktan tutun, anlık
paylaşım yapılan ortamlara kadar her farklı platform için belirli görgü
kuralları geliştirilmiş. Yine farklı sosyal çevrelere göre bu kurallar
değişiklik arz etmekte. Farklı sektörler farklı kurallara ihtiyaç duyabilir.[ii] Tabiî bu kuralların
geçerliliği kabul edilme oranıyla ilgili.
Sosyal medya adâbı, kültürden kültüre ve ortamdan ortama değişiklik arz edeceği gibi, zaman içerisinde bu kurallarda değişmeler de olabilir. Sosyal medya kullanıcıları bunun şuurunda ve farkında olmalıdır. Bu yüzden bizde de medya okuryazarlığı dersleri verilmeli ve bu konuda genel kabul görmüş kurallar çocuklara ve gençlere okulda öğretilmelidir.

İnternet adâbı
Atalay, konuyla
ilgili makalesinde “netiket” yani “sosyal medya adâbı” ile ilgili önerilerini özetle
şu şekilde sıralamış:
“Çevrimiçi
platformlarda yazılan her ifade, paylaşılan her fotoğraf sonsuza kadar orada
kalabileceği için, ileride pişmanlık duyulacak paylaşımlardan kaçınılmalıdır.
Kişinin
paylaşımları kimliğine eklendiği için, bunları görenler o kişi hakkında fikir
yürütebilir. Bu yüzden paylaşımları aceleye getirilmemeli, iyi tasarlanmalıdır.
Noktalama
işaretlerinin kullanımı her platformda farklı anlamları içerebileceği
unutulmamalı.
Birisi ile bir
sorunu olan kişi, tartışmalarını herkese açık bir platformda değil, o kişinin
özelinde yapmalıdır.
Bir başkasını
aşağılayıcı, rencide edici ifadelerden kaçınılmalıdır.
Kişisel bilgiler
ve özel hayatın detayları herkese açık platformlardan duyurulmamalıdır.
Paylaşılan bir
içeriğin doğruluğundan emin olunmadan o bilgi paylaşılmamalıdır.
Profesyonel
yazışmalarda emoji kullanılmamalıdır.
Sosyal medyada peş
peşe fotoğraf veya içerik paylaşılmamalıdır.
Yapılan her
paylaşım, tanınmak, iyi bir imaj yaratmak veya başarılı görünmek gibi belirli
bir amaca hizmet etmelidir. Başkalarını ilgilendirmeyen gereksiz paylaşımlardan
kaçınılmalıdır.
Özel bilgileri
ifşa eden ve mahrem sayılacak bilgi ve fotoğraflar, yapmacık pozlardan
kaçınılmalı, fotoğrafların arka plânına da dikkat edilmelidir.
Whatsapp ve
benzeri anlık mesaj uygulamalarını kullanırken kişileri rahatsız etmeyecek saat
dilimini seçmek önemlidir.
Çok üyeli Whatsapp
ve e-posta gruplarında birebir sohbetlerden ve mesajlardan kaçınılmalıdır.
Anlık mesajlaşma
uygulamalarında paylaşılan her türlü içeriğin karşıdaki kişi tarafından kayıt
altına alınabileceği unutulmamalıdır.”
Yazar Suna Okur’un
Ötekiadam Yayınları’ndan çıkan “Suna Okur ile Zarafet, Görgü ve Protokol”
isimli kitabında da şu kurallar sıralanmış:
“E-posta güvenilir
bir iletişim aracı olmadığından, çok gizli ve çok özel iletiler elektronik
ortamda gönderilmemeli.
Bir e-posta
gönderirken, gönderici adresini kontrol etmeli.
Toplu gönderilerde
BCC kullanılarak listedeki şahısların birbirlerinin adresini görmemeleri
sağlanabilir.
E-posta metnini oluştururken
hitapla başlanmalı, metni oluştururken cümleler tam ve anlamlı olmalı,
kelimelerde kısaltma yapılmamalıdır.
E-posta
gönderirken saygı bildiren kelimelerde ‘Sayın’ yerine ‘sn’, ‘Saygılar’ yerine ‘syg’,
‘Teşekkürler’ yerine ‘tşk’ şeklinde kısaltma yapmak saygısızlık olarak
değerlendirilir.
Tamamı büyük
harfle yazılan e-posta, bağırmak anlamındadır.
Resmî yazışmalarda
gülücük gibi emojiler kullanılmaz.
Her e-postada
sonra ‘Okundu’ teyidi istenmesi güvensizlik olarak algılanır.
Başkasının yüzüne
söylenmeyecek şeyler elektronik ortamda yazılmamalıdır.
Sahibine
sorulmadan, birinin e-postası başkasına verilmez.
Birkaç gün önce tanışılan
ve herhangi bir samimiyet geliştirilmemiş insanlara sosyal paylaşım sitelerinde
arkadaşlık teklif etmek görgüsüzlüktür.
Listenizde
olanlara sayfanızı beğenmeleri için baskı yapılmaz.
Fotoğraf
albümündeki kişilerin haberi olmadan, kendilerine sorulmadan fotoğraflarını
yayınlamak, ayrıca adlarını fotoğrafın üstüne yazmak kabalıktır.
Kişisel notlar,
kaba, çirkin, ayıp sayılacak şeyler yazmak ve siyâsî yorumlarda bulunmak veya
reklâm yapmak için başkalarının Facebook duvarlarını kullanmak, eğitimsizliğin
ve saygısızlığın göstergesidir.
Sosyal platformlarda ruh hâlinizi yazmak, mahrem konuları paylaşmak, ne yiyip içtiğinizi ilân etmek, gezilen yerlerin reklâmını yapmak, insanları özendirmeye çalışmak görgüsüz olarak değerlendirilme sebebidir.”
Dijital ayak izi, bireyin “dijital olarak izlenebilir davranışları ve çevrimiçi ortamdaki varlığından elde edilen verilerin toplamı”nı ifade ediyor.
“Siber suç” kavramı
İnternet ortamında
yaşanan olumsuzluklar sadece bu onaylanmayan davranışlarla sınırlı değil.
Dolandırıcılık, hırsızlık, şantaj, pornografi, çocuk istismarı ve terör
örgütlerinin farklı faaliyetlerine de sahne oldu. İnternet ile hayatımıza giren
bir diğer kavram da “siber suç” kavramıdır. Siber suç, bir bilişim sistemine
izinsiz ve hukuka aykırı bir şekilde girilerek buradaki verileri ele geçirmek,
yerini değiştirmek, sistemlerin erişimini engellemek ve şifrelemek gibi
olumsuzlukları içerir.
Bu yol ile yapılan,
kişinin banka hesaplarına girip onları başka hesaplara aktarmak veya onun adına
harcama yapmak da siber bir suçtur. TCK’nın 142/2-e maddesi bunun için
düzenlenmiştir.
Başkasına ait bir
sosyal medya hesabına veya e-posta adresine onun bilgisi ve rızası dışında
erişim yapmak, fotoğraflarını başka platformlarda kullanmak da bu kapsamda
değerlendirilir. Toplumda infial uyandırmak adına sosyal medya üzerinden
bilinçli olarak yalan haberleri paylaşmak, siyâsî linç, provokasyon ve algı
yönetimi gibi faaliyetler de siber suç olarak kabul edilmelidir. Siber suçun fiziksel olarak işlenen
hırsızlık, tehdit, şantaj ve hakaret gibi suçlardan hiçbir farkı
yoktur.
Sonuç
Sosyal medya, biz
kullansak da, kullanmasak da artık hayatımızın bir parçası durumundadır.
Elbette buralardaki paylaşımlar gelişigüzel ve sorumsuzca olmamalıdır. Paylaşımlarımızı
görecek kişilerin rencide edilmemesi ve onlara saygılı olunması temel ölçümüz
olmalıdır. Kişilerin özel hayatlarını ifşa edici paylaşımlarda bulunmak kabul
edilemez. Bunun insanî ve İslâmî bir tarafı yoktur. TCK’nın 134’üncü maddesi de
özel hayatın gizliliği ile ilgilidir. Kişilerin ayıp ve kusurlarını araştırmak
anlamına gelen tecessüs, zaten dinimizce yasaklanmıştır.
Sosyal medyada adı
her ne olursa olsun, görgü kurallarının temeli, cemiyet hayatındaki tüm ahlâkî
kurallara dayanır. Ayrıca kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi
başkalarına yapmamak yani bugünkü söyleyişle empati yapmak esastır. Ancak bunun
yanında bu tür suçları engellemek için daha caydırıcı müeyyideler konulmalıdır.
Siber suçları işleyenlere göz açtırılmamalıdır. Kişilerin telefon numaraları,
sosyal hesapları kötü emelli kişilerin eline bu kadar kolay geçmemelidir.
Nitelikli dolandırıcılığın bu kadar yaygınlaştığı günümüzde, sahte telefon
hesapları ve bot hesap olarak nitelendirilen sosyal medya hesabı açmak bu kadar
kolay olmamalıdır. Her biri yabancı olan bu sosyal medya platformları, kendi
kurallarının yanında, faaliyet gösterdikleri ülkelerin de kurallarına kulak
asmalıdırlar. Gerçi yeni düzenlemelerle sosyal medya şirketlerinin Türkiye’de
ofis açması ve vergiye tâbi olması gerekecek, sakıncalı bulunan içeriklerin
kaldırılmaması durumunda platformlara ceza kesilebilecek.
Gazete haberlerine
göre Çin’de Facebook, Twitter, Google ve Instagram’a erişim sağlanamıyormuş. Kendi
sosyal medya platformlarını oluşturmuşlar. Özellikle kaynağı dışarıda olan
sosyal medya platformları yerine kendi sosyal medya platformlarımızı kurmamız
gerekiyorsa biz de kurmalıyız.
Türkiye’de de
yerli ve millî sosyal medya platformlarının kurulması adına şimdiye kadar birtakım
çalışmalar gerçekleştirildi. Bir kısmı başarılı olamadı. Ancak bu imkânsız
demek de değildir. Bu konuda ciddî emek gerekiyor. Umarız daha temiz bir sosyal
medyamız olur.



