Sosyal medyanın adâb-ı muaşereti

Uygunsuz bir görüntüyü sansürlemeyen, yalanı, iftirayı gözetmeyen bu sözde sosyal medya kurumları, örneğin İsrail hakkında olumsuz bir yazı ve fotoğrafı “nefret söylemi” içerdiği gerekçesi ile paylaşımdan kaldırıyor, hatta sizin hesabınızı da kapatabiliyor. Tüm bunlar akla şu soruyu getiriyor: “Bu sosyal medyanın bir adâb-ı muaşereti yok mu?”

Kanun ve kurallar

İNSANOĞLU dünya serencamında hep sosyal bir varlık olarak hayatını bugünlere kadar sürdüregelmiş. Aile, oba, oymak, kabile, köy, yurt, kasaba, şehir, kent, devlet gibi tabirler onun sosyalliğinin doğurduğu kavramlar.

Toplu hâlde yaşamak, en az tek başına yaşamak kadar zordu aslında. Zira topluluk hâlinde yaşamak, belirli kuralların uygulanmasıyla mümkün oluyordu. Kimse canının istediği gibi yaşamıyordu topluluk, dahası cemiyet hayatında. Bu kurallara uyanlar cemiyet içerisinde yaşamaya devam ederken uymayanlar dışlanıyor, hatta cemiyetten kovulabiliyordu. Belki de konulan kurallar gereği yaptığı kural dışılığın cezasını canıyla ödemek zorunda kalıyordu.

İlk insan olan Hazreti Âdem yeryüzünde çocuklarından ve torunlarından oluşan bir topluluk kurduğunda kendisine bu topluluğu Allah’ın emirleriyle yönetmek üzere ilk peygamber de olmuştu. Bu yüzden insanlar yeryüzüne geldikleri günden bugüne kadar hiçbir zaman başıboş bir hayat yaşamadılar. Yaşadıkları toplumun kendine özgü kuralları vardı ve her birey bunlara uymak zorundaydı.

İnsanoğlu yerleşik bir düzene geçtiğinde bu kurallar daha da şekillendiği gibi, bu kuralların uygulanıp uygulanmadığı da buradaki yönetimler tarafından takip altına alındı. Kurallar yazıya dönüştü, kanunlaştı. Çiğnenen her kanunun bir cezaî karşılığı konuldu. Mahkemeler kuruldu ve cemiyeti rahatsız eden kuralsızlıklar takibe uğradı, tespiti hâlinde kişiler cezalandırıldı.

Cemiyetin yazılı kurallarına “kanun” denildi ve uygulanması mahkemelerce denetlendi ama bir de toplumların yazılı olmayan örf, âdet, gelenek ve görenekleri ile toplumsal hayatı şekillendiren ahlâkî kuralları vardı. Bunların denetleyicisi de toplumun kendisi oldu. Toplum, bu görünmez kurallara uymayanları ayıplayarak, dışlayarak ve hatta onu uzaklaştırarak kendi denetim mekanizmasını kurmuş oldu. Zira cemiyeti var eden her kümenin kendi içinde bir hiyerarşisi ve her bireyin de bir mevkii vardır.

Misal, bir aileyi ele aldığımızda, ailedeki bireylerin kendine özgü konumları varken ailenin başında bir aile reisi baba ve onun yardımcısı bir anne vardır. Onların da sırasıyla çocukları bu hiyerarşinin birbirine bağlı halkaları gibidir.

Yine küçük de olsa her iş yerinin, her kuruluşun kendi içinde bir hiyerarşisi vardır. Bu hiyerarşi, belirli kuralları, edepleri önemser ve uygulatır. Uygulamayan ve bu kuralları çiğneyenler o cemiyetten dışlanır.

Siber suç, bir bilişim sistemine izinsiz ve hukuka aykırı bir şekilde girilerek buradaki verileri ele geçirmek, yerini değiştirmek, sistemlerin erişimini engellemek ve şifrelemek gibi olumsuzlukları içerir. 

Sanal âlem

Teknoloji ilerledikçe insanlığın hizmetine sunulan her imkân belirli kurallarla evlere girmiştir. Hatta önceleri müstakil olan haneler yan yana ve üst üste dizilerek yeni bir mesken hiyerarşisi doğurdu. İlk olarak “apartman” adıyla anılan bu yapılar şimdilerde “site” ve “kule/tower” adını aldı. Bu yapılara giriş çıkışlar kontrol altına alındığı gibi, içinde yaşayan insanların atıkları, yapı içi temizlik ve ses düzeyi dahi kurallara bağlandı. Kimse bu yapılarda televizyonun, müzik setinin, radyonun, bir enstrümanın sesini dilediği saatte dilediği kadar açmak hakkına sahip değil. Buna da kısaca “apartman adâbı” denildi.

Teknoloji devasa biçimde gösterdiği ihtişamlı yüzünü şimdilerde küçülerek göstermekte. Bir oda büyüklüğündeki bilgisayarları masa üstünden diz üstüne, oradan da ceplerimize kadar sığdırmayı başardı. Artık küçücük bir cihaz hem telefon, hem kamera, hem ses cihazı, hem televizyon, hem de birer oyun mecrasına dönüştü. Bu küçülme sosyal hayatı da minimize etti. Artık ülkesel sınırlar kalktı ve küreselleşen bir dünyanın kapıları bir tıkla evlerimize kadar açıldı. “İnternet” denilen bu iletişim ağıyla anında dünyanın bir diğer ucuyla irtibat sağlamak mümkün hâle geldi. İşin gerçeği, dünyanın saklısı da, gizlisi de kalmadı.

Kahvehaneler kafelere, kafeler sohbet odalarına dönüşürken karşımıza devasa bir sanal âlem çıktı. Tam 4 buçuk milyar insanın içinde bulunduğu devasa bir âlem!

Alışverişten tutun da özel hayata kadar neyimiz varsa bir teşhir girdabında karşımızda duruyor. Bu arada siyasetimiz, spor tutkumuz, sevdiklerimiz ve sevmediklerimiz bu sanal âleme taşındı. İş o kadar çığırından çıktı ki, artık yüz yüze söyleyemeyeceğimiz her sözü sanal âlemde kolayca yazabilir, söyleyebilir olduk. Tabiî kötü niyetli çevreler de boş durmadı. Hırsızından arsızına, sapığından uğursuzuna, teröristinden torbacısına, şantajcısından (hacker) korsanına kadar herkes bu âlemde arz-ı endam etti. Birçok insan mağdur oldu, dolandırıldı veya taciz edildi. Çoluğu çocuğu elinden alındı. El kadar çocuklar intihara sürüklendi. Bir anda beyazcamdan kirletilmiş bir sahaya dönüştü sanal âlem.

Küfür, hakaret, yalan dolan, iftira, her türlü kepazelik sanki mubahmış gibi yediden yetmişe sanal âlemi kullanan herkese pis pis sırıtmaya başladı. Artık insanlar da bunu kanıksayınca vaka-i adiyeden yani sıradan olaylardan sayılarak bu olumsuz davranışlara verilen tepkiler de cılızlaştı.

“Her koyun kendi bacağından asılır” sözünde olduğu gibi, her koyun kendi bacağından asıldı ama kokusu dünyayı tuttu. Asparagas haberlerle, iftiralarla, sahte ses ve görüntülerle her gün milyonlarca kişi şeref ve haysiyetlerine yapılan saldırıların mağdurları oldu.

Toplumda infial uyandırmak adına sosyal medya üzerinden bilinçli olarak yalan haberleri paylaşmak, siyâsî linç, provokasyon ve algı yönetimi gibi faaliyetler de siber suç olarak kabul edilmelidir. Siber suçun fiziksel olarak işlenen hırsızlık, tehdit, şantaj ve hakaret gibi suçlardan hiçbir farkı yoktur.

Sanal âlemin kuralları

Gazete ve dergilerin aktif olduğu dönemlerde ve sonrasında özel TV kanallarının da devreye girmesiyle yaşanan benzer hâdiseler karşısında basın etiği, basın ahlâkı gibi yasalar, etik mevzuatlar yayınlandı ve medya kurumları bu kanunlar çerçevesinde hareket etmeye zorlandı. Her ne kadar istenen sonuçlar alınamasa da belirli oranlarda yalan, iftira ve benzeri olayların mahkeme yoluyla bir düzeltmesi, bir tazminatı söz konusu oldu.

Şimdilerde sanal âlem için belirli düzenlemeler yapılıyor. Ancak çoğu yurt dışında kurulan şirketlerin uhdesinde olan uygulamalar sizin kurallarınızdan ziyade kendi kurallarını işletmekte kararlı gibi. Son Amerikan seçimlerinde Trump’a konulan sosyal hesaplara erişim yasağını da bu kurumlar yaparak aslında bir nevi güç gösterisinde bulunuyorlar.

Uygunsuz bir görüntüyü sansürlemeyen, yalanı, iftirayı gözetmeyen bu sözde sosyal medya kurumları, örneğin İsrail hakkında olumsuz bir yazı ve fotoğrafı “nefret söylemi” içerdiği gerekçesi ile paylaşımdan kaldırıyor, hatta sizin hesabınızı da kapatabiliyor. Bunun yanında sizin özel bilgilerinizi istediği yerlere servis de edebiliyor. Tüm bunlar akla şu soruyu getiriyor: “Bu sosyal medyanın bir adâb-ı muaşereti yok mu?”

Bu sorunun “Aslında var da…” diye başlayan ve “Ama kimse uymuyor” ile biten, sonra da “Çoğu yurt dışı bağlantılı, biz ne yapalım?” gibi mazeretlerle devam eden cevapları da var.

Teknoloji ile hayatımıza yeni kavramların girdiğini söylemiştik. Bunlardan biri de “dijital ayak izi”. Dijital ayak izi, bireyin “dijital olarak izlenebilir davranışları ve çevrimiçi ortamdaki varlığından elde edilen verilerin toplamı”nı ifade ediyor. Yani sadece paylaştığımız fotoğraflar, videolar, yazılı ve sözlü ifadeleri değil, beğendiğimiz paylaşımlar, yaptığımız retweet ya da repostlar gibi içerik oluşturma olarak görülmeyen çevrimiçi aktiviteler de dijital ayak izi kapsamında değerlendiriliyor. Sosyal medya platformlarının kullandığı algoritmalar tüm bu aktiviteleri biriktirip hem kendi paylaşımlarımızı, hem de başkalarının bize dair paylaşımlarından böyle bir iz oluşturuyor.[i] Tabiri caiz ise, bizim siyâsî görüşümüzü, hoşlandığımız ve nefret ettiğimiz şeyleri, kısacası ruh dünyamızı da tahlil edip aslında bir şekilde bizi “fişliyor”!

Bu izlemeler bu defa gündeme o kişinin dijital itibarını getiriyor.

A. Hearn’a göre itibar, insanların bir kimse ya da bir grup, kurum ve benzeri hakkında sahip oldukları görüşlerdir. Diğerlerinin birey ya da söz konusu grup, kurum ve benzeri hakkındaki algı, ilgi ve onayı ile ilgilidir. İtibar yaratmak için süregiden bir imaj çalışması ve algı yönetimi gereklidir. Geçmişte itibar, bir kişinin işi ya da başarılarıyla doğrudan ilgiliyken, bugün çevrimiçi ortamlarda duygu ve düşünceleri dile getirerek dikkati üzerine çekme kabiliyeti ile yakın ilişki içerisindedir.

Sonuçta sanal âlemdeki bu gelişme ve genişlemenin verdiği imkânların bu denli bir kuralsızlığı kaldıramayacağını düşünen araştırmacılar, sanal âlemde de kullanıcıların uyması gereken bazı ahlâkî kurallar olması gerektiği noktasında görüş birliğine varmışlar. Çevrimiçi iletişimde uyulması gereken görgü kurallarını da çevrimiçi ağları anlatan “net” ve görgü kuralı anlamına gelen “etiket” (etiquette) kelimelerinin bir araya getirilmesiyle oluşan “netiket” kavramı etrafında sistemleştirmişler. Hatta bu kavram ile sistemleşen internet etiği, Batı’da üniversitelerde ders olarak da okutuluyor.

Atalay’a göre “netiket” kavramı, internet bağlantılı platformlar, uygulamalar ve teknolojilere dair görgü kurallarını içeren kapsayıcı bir yapıya sahiptir. Bu konudaki çalışmalar sanal âlemin genişliği ve çeşidine bağlı olarak e-posta atmaktan tutun, anlık paylaşım yapılan ortamlara kadar her farklı platform için belirli görgü kuralları geliştirilmiş. Yine farklı sosyal çevrelere göre bu kurallar değişiklik arz etmekte. Farklı sektörler farklı kurallara ihtiyaç duyabilir.[ii] Tabiî bu kuralların geçerliliği kabul edilme oranıyla ilgili.

Sosyal medya adâbı, kültürden kültüre ve ortamdan ortama değişiklik arz edeceği gibi, zaman içerisinde bu kurallarda değişmeler de olabilir. Sosyal medya kullanıcıları bunun şuurunda ve farkında olmalıdır. Bu yüzden bizde de medya okuryazarlığı dersleri verilmeli ve bu konuda genel kabul görmüş kurallar çocuklara ve gençlere okulda öğretilmelidir.


İnternet adâbı

Atalay, konuyla ilgili makalesinde “netiket” yani “sosyal medya adâbı” ile ilgili önerilerini özetle şu şekilde sıralamış:

“Çevrimiçi platformlarda yazılan her ifade, paylaşılan her fotoğraf sonsuza kadar orada kalabileceği için, ileride pişmanlık duyulacak paylaşımlardan kaçınılmalıdır.

Kişinin paylaşımları kimliğine eklendiği için, bunları görenler o kişi hakkında fikir yürütebilir. Bu yüzden paylaşımları aceleye getirilmemeli, iyi tasarlanmalıdır.

Noktalama işaretlerinin kullanımı her platformda farklı anlamları içerebileceği unutulmamalı.

Birisi ile bir sorunu olan kişi, tartışmalarını herkese açık bir platformda değil, o kişinin özelinde yapmalıdır.

Bir başkasını aşağılayıcı, rencide edici ifadelerden kaçınılmalıdır.

Kişisel bilgiler ve özel hayatın detayları herkese açık platformlardan duyurulmamalıdır.

Paylaşılan bir içeriğin doğruluğundan emin olunmadan o bilgi paylaşılmamalıdır.

Profesyonel yazışmalarda emoji kullanılmamalıdır.

Sosyal medyada peş peşe fotoğraf veya içerik paylaşılmamalıdır.

Yapılan her paylaşım, tanınmak, iyi bir imaj yaratmak veya başarılı görünmek gibi belirli bir amaca hizmet etmelidir. Başkalarını ilgilendirmeyen gereksiz paylaşımlardan kaçınılmalıdır.

Özel bilgileri ifşa eden ve mahrem sayılacak bilgi ve fotoğraflar, yapmacık pozlardan kaçınılmalı, fotoğrafların arka plânına da dikkat edilmelidir.

Whatsapp ve benzeri anlık mesaj uygulamalarını kullanırken kişileri rahatsız etmeyecek saat dilimini seçmek önemlidir.

Çok üyeli Whatsapp ve e-posta gruplarında birebir sohbetlerden ve mesajlardan kaçınılmalıdır.

Anlık mesajlaşma uygulamalarında paylaşılan her türlü içeriğin karşıdaki kişi tarafından kayıt altına alınabileceği unutulmamalıdır.”

Yazar Suna Okur’un Ötekiadam Yayınları’ndan çıkan “Suna Okur ile Zarafet, Görgü ve Protokol” isimli kitabında da şu kurallar sıralanmış:

“E-posta güvenilir bir iletişim aracı olmadığından, çok gizli ve çok özel iletiler elektronik ortamda gönderilmemeli.

Bir e-posta gönderirken, gönderici adresini kontrol etmeli.

Toplu gönderilerde BCC kullanılarak listedeki şahısların birbirlerinin adresini görmemeleri sağlanabilir.

E-posta metnini oluştururken hitapla başlanmalı, metni oluştururken cümleler tam ve anlamlı olmalı, kelimelerde kısaltma yapılmamalıdır.

E-posta gönderirken saygı bildiren kelimelerde ‘Sayın’ yerine ‘sn’, ‘Saygılar’ yerine ‘syg’, ‘Teşekkürler’ yerine ‘tşk’ şeklinde kısaltma yapmak saygısızlık olarak değerlendirilir.

Tamamı büyük harfle yazılan e-posta, bağırmak anlamındadır.

Resmî yazışmalarda gülücük gibi emojiler kullanılmaz.

Her e-postada sonra ‘Okundu’ teyidi istenmesi güvensizlik olarak algılanır.

Başkasının yüzüne söylenmeyecek şeyler elektronik ortamda yazılmamalıdır.

Sahibine sorulmadan, birinin e-postası başkasına verilmez.

Birkaç gün önce tanışılan ve herhangi bir samimiyet geliştirilmemiş insanlara sosyal paylaşım sitelerinde arkadaşlık teklif etmek görgüsüzlüktür.

Listenizde olanlara sayfanızı beğenmeleri için baskı yapılmaz.

Fotoğraf albümündeki kişilerin haberi olmadan, kendilerine sorulmadan fotoğraflarını yayınlamak, ayrıca adlarını fotoğrafın üstüne yazmak kabalıktır.

Kişisel notlar, kaba, çirkin, ayıp sayılacak şeyler yazmak ve siyâsî yorumlarda bulunmak veya reklâm yapmak için başkalarının Facebook duvarlarını kullanmak, eğitimsizliğin ve saygısızlığın göstergesidir.

Sosyal platformlarda ruh hâlinizi yazmak, mahrem konuları paylaşmak, ne yiyip içtiğinizi ilân etmek, gezilen yerlerin reklâmını yapmak, insanları özendirmeye çalışmak görgüsüz olarak değerlendirilme sebebidir.”

Dijital ayak izi, bireyin “dijital olarak izlenebilir davranışları ve çevrimiçi ortamdaki varlığından elde edilen verilerin toplamı”nı ifade ediyor. 

“Siber suç” kavramı

İnternet ortamında yaşanan olumsuzluklar sadece bu onaylanmayan davranışlarla sınırlı değil. Dolandırıcılık, hırsızlık, şantaj, pornografi, çocuk istismarı ve terör örgütlerinin farklı faaliyetlerine de sahne oldu. İnternet ile hayatımıza giren bir diğer kavram da “siber suç” kavramıdır. Siber suç, bir bilişim sistemine izinsiz ve hukuka aykırı bir şekilde girilerek buradaki verileri ele geçirmek, yerini değiştirmek, sistemlerin erişimini engellemek ve şifrelemek gibi olumsuzlukları içerir.

Bu yol ile yapılan, kişinin banka hesaplarına girip onları başka hesaplara aktarmak veya onun adına harcama yapmak da siber bir suçtur. TCK’nın 142/2-e maddesi bunun için düzenlenmiştir.

Başkasına ait bir sosyal medya hesabına veya e-posta adresine onun bilgisi ve rızası dışında erişim yapmak, fotoğraflarını başka platformlarda kullanmak da bu kapsamda değerlendirilir. Toplumda infial uyandırmak adına sosyal medya üzerinden bilinçli olarak yalan haberleri paylaşmak, siyâsî linç, provokasyon ve algı yönetimi gibi faaliyetler de siber suç olarak kabul edilmelidir. Siber suçun fiziksel olarak işlenen hırsızlık, tehdit, şantaj ve hakaret gibi suçlardan hiçbir farkı yoktur.

Sonuç

Sosyal medya, biz kullansak da, kullanmasak da artık hayatımızın bir parçası durumundadır. Elbette buralardaki paylaşımlar gelişigüzel ve sorumsuzca olmamalıdır. Paylaşımlarımızı görecek kişilerin rencide edilmemesi ve onlara saygılı olunması temel ölçümüz olmalıdır. Kişilerin özel hayatlarını ifşa edici paylaşımlarda bulunmak kabul edilemez. Bunun insanî ve İslâmî bir tarafı yoktur. TCK’nın 134’üncü maddesi de özel hayatın gizliliği ile ilgilidir. Kişilerin ayıp ve kusurlarını araştırmak anlamına gelen tecessüs, zaten dinimizce yasaklanmıştır.

Sosyal medyada adı her ne olursa olsun, görgü kurallarının temeli, cemiyet hayatındaki tüm ahlâkî kurallara dayanır. Ayrıca kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi başkalarına yapmamak yani bugünkü söyleyişle empati yapmak esastır. Ancak bunun yanında bu tür suçları engellemek için daha caydırıcı müeyyideler konulmalıdır. Siber suçları işleyenlere göz açtırılmamalıdır. Kişilerin telefon numaraları, sosyal hesapları kötü emelli kişilerin eline bu kadar kolay geçmemelidir. Nitelikli dolandırıcılığın bu kadar yaygınlaştığı günümüzde, sahte telefon hesapları ve bot hesap olarak nitelendirilen sosyal medya hesabı açmak bu kadar kolay olmamalıdır. Her biri yabancı olan bu sosyal medya platformları, kendi kurallarının yanında, faaliyet gösterdikleri ülkelerin de kurallarına kulak asmalıdırlar. Gerçi yeni düzenlemelerle sosyal medya şirketlerinin Türkiye’de ofis açması ve vergiye tâbi olması gerekecek, sakıncalı bulunan içeriklerin kaldırılmaması durumunda platformlara ceza kesilebilecek.

Gazete haberlerine göre Çin’de Facebook, Twitter, Google ve Instagram’a erişim sağlanamıyormuş. Kendi sosyal medya platformlarını oluşturmuşlar. Özellikle kaynağı dışarıda olan sosyal medya platformları yerine kendi sosyal medya platformlarımızı kurmamız gerekiyorsa biz de kurmalıyız.

Türkiye’de de yerli ve millî sosyal medya platformlarının kurulması adına şimdiye kadar birtakım çalışmalar gerçekleştirildi. Bir kısmı başarılı olamadı. Ancak bu imkânsız demek de değildir. Bu konuda ciddî emek gerekiyor. Umarız daha temiz bir sosyal medyamız olur.



[i] Dr. Gül Esra ATALAY, Sanal Dünyanın Görgü Kuralları: Netiket, Medya ve Kültürel Çalışmalar Dergisi EKİM 2019 Cilt: I / Sayı: II,

[ii] Dr. Gül Esra ATALAY, agm