YUMUŞACIK saçların arasında dolaşan parmaklar tedirgindi. Yolunda giden şeylerin ansızın bozulacağı düşüncesi yüreğini sıkıştırıyordu. Canı sıkıldığında veya belirsiz düşüncelerle mücadele ettiğinde hep yaptığı gibi, yine bir tutam saçını eline dolayıp canı acıyıncaya dek çekiştirmeye devam etti. Düşüncelerin gölgesinde mutluluğuna pek yer yoktu. Alışkındı son dakika sürprizlerine. Şimdiye dek her şey yolundaydı ve nişanı olağan akışında ilerliyordu. Yine de kendisini kötümser düşüncelerden bir türlü sıyıramadı.
Salonda çalan yüksek sesli müziğin uğultusu, orta yerde oynayan tanıdıkları ve parlak kıyafetlerle ışıl ışıl parlayan arkadaşları hep gülümsüyordu. Yanında, yüreğine mühür vurmuş sevdası duruyordu ve birlikte beğendikleri lacivert takım elbisenin içinde etrafı izliyordu.
“Hayatım, daldığın düşüncelerin her neredeyse, eminim ben orada değilim, di mi?”
Nişanlısının kulağına fısıltısı kendine gelmesine neden oldu. Evet, orada o yoktu. Oysa burada, yanındaydı. Nefesini hissediyor, gülüşünü görüyordu. Tüm sevdikleriyle birlikteydi ve bu durum neşelenmek için yeterliydi. Başını ona çevirdi, elini onun yüzüne dokundurdu:
“Evet, sen yoktun. O yüzden de hiç keyifli değildi.”
Gülümsemesi, nişanlısının da gülümsemesine neden oldu. Tam bu sırada yanlarına yaklaşan iki arkadaşı kızın koluna girdiler. Oturduğu gösterişli sandalyesinden kaldırırken nişanlısına, “Hemen iade edeceğiz ama şimdi onu senden çalmamız gerek, yoksa tüm geceyi oturarak geçirecek…” dediler. Gülüşlerin müziğin ahengine karıştığı bir andı ve kırmızı bindallı kız arkadaşlarıyla süzülürcesine salonun ortasına gitti.
Yorgun çift, kız evine gelene dek hep neşeliydi. Evde ailecek oturuldu. Yorgunluk kahvesi içildi ve nişan için hazırlanan ballı çöreklerden, sarmalardan, börek ve kurabiyelerden atıştırıldı. Saatler gecenin yarısını gösteriyordu. Kız nişanlısını uğurlamadan önce onunla kendi odasına gitti. Sevdalısının boynuna sarılıp birkaç dakika öylece kaldı. Sonra kaçamak bir öpücükle damadı odadan çıkardı. Nişanlısına, ablası ve iki kız kuzeni eşlik ediyordu. Hep birlikte çıktılar.
Yorgun bedeni henüz uykuya hazır değildi. Tüm günü yeniden gözden geçirdi, bu sırada odaya gelen abisi kardeşine sarılıp mutlu bir hayat diledi. Birkaç dakika onunla sohbet ettikten sonra annesi geldi. Babası henüz eve gelmemişti, misafirlerle ilgileniyordu ve kız artık kıyafetini değiştirmek istiyordu. Annesi ona yardım ederken abisi odadan çıktı. Babası eve geldiğinde bir halası, üç kuzeni ve iki amcası evdeydi. Yaşlı teyzesi ve genç dayısı da geldiler. Yeniden kurulan sofrada çay sohbete eşlik etti.
Bu gece yatağını kuzeniyle paylaşması gerekecekti ama teyzesi evdeki misafirlere birkaç kişiyi misafir edebileceğini söyleyerek abisinin arabasıyla beş kişi teyzesine gitti. Böylece artık odasında yalnızdı. Saat 02:30’u vurduğunda geniş geniş esneyen ağzı onu yatağına götürdü. Uzun zaman sonra eline aldığı telefonda bir sürü mesaj ve bildirim vardı. Hepsini okumak istiyordu lakin nişanlısının mesajı en üstteydi.
“İyi geceler hayatım, bugün her gün ki gibi en güzeliydin. İyi ki varsın!” Gülümseyen yüzünde yeniden çiçekler açtı. Ona ne cevap verdiğini sonraki on dakika boyunca ne konuştuklarını hatırlamıyordu. Mutluydu, mutluluğu hak ettiğine inanıyordu. Geçen yıllarda yaşadıkları bazı ailesel konular yüzünden huzursuzluk kara bulut gibi çökmüştü. Daha evvel babaannesinin vefatı, trafik kazasında kaybedilen büyük dayısı ve kanser olan amcasının dramı bütün aile için zordu. Tüm bunlar yetmezmiş gibi pandemi ile başlayan sorunlar bir türlü geçiştirilememişti. Bitirdiği okulu, girdiği KPSS ve aldığı ortalamanın üzerindeki puanı iyiydi ve beş yıldır tanıdığı sevdası aslında babasının eski dostlarından birinin oğlu çıkmıştı. Hâl böyle onuca aileler bu sevgiyi düğün ile taçlandırıp çiftlerin sevgisini daim kılmak istediler.
Kızın yüreğinde yetişen çiçekler geniş geniş gülümsemesine yol açıyordu. Uykunun çok zorladığı o an son öz çekim resmi sevdasına gönderip artık uyuyakalacağını yazdı. Ona da uyumasını telkin etti. Nişanlısı da aslında aynı durumdaydı ve kalpli emojilerle iyi geceler diledi. Telefonu yatağın yanına koydu, sonraki bir dakikayı hatırlıyordu ama ikinci dakikayı hatırlayamadı.
Nişanlısıyla el ele ayakta bekliyordu, yaklaşan arabalarda çalan kornalar yükse sesli bangır bangır müziğe karışıyordu. Gülüyorlardı. Arabalar ansızın kayboldu, yalnız kalmıştı. Şimdi köy evinde babaannesinin bahçesindeydi. Çiçekler ve ekilmiş bostanın yeşilliği arasında dolaşıyordu. Güneşli bir hava vardı lakin nedense yağmur başladı. Yağmurla birlikte soğuyan hava onun üşümesine neden oldu. Üzerine kalın giysi almak için yürürken kendi odasına girdi. Akşam çıkardığı kırmızı bindallı kıyafeti halen askıda duruyordu, ona dokundu ve odaya neden geldiğini unuttu. Pencereden dışarıya baktı. Bembeyaz bulutlar kararmıştı. Kar mı yağıyordu yoksa yağmur mu bilemedi. Cama yaklaştı. Pencereyi açmak için uzandığında nişanlısı elini bıraktı ve heyecanla çığlık attı. Yaklaşan arabalara bir şey olmuştu, “Kaza mı oldu yoksa” diye düşünürken simsiyah gecenin içinden alevler göğe uzandı.
Çığlıklar haykırışlara karıştı. Tanıdığı tüm yüzlerde korkunç bir keder vardı. Ne oluyor, demeye kalmadan açtığı pencereden düşecek gibi hissetti. Neden çıkmıştı pencerenin pervazına hatırlamıyordu. Ve düşme hissi… Tüm mutluluğu, yaşadığı güzel şeyler ve nişanlısının gülümseyen yüzü doldu gözlerine ama o düşüyordu. Ne çığlıklar ne haykırışlar kesilmemişti. Anlam veremediği bu şeyin rüya olmasını umdu, çünkü hâlen düşüyordu. Anne ve babasının kanlı ellerini gördüğünde dehşetle yerinden sıçradı.
Kan ter içinde kalmıştı. Loş ışıklı gece lambası yanıyordu ve sessizlik vardı. Telefonuna uzandı. Ekrana dokundu, saat 04:18 idi ve telefonda bildirim yoktu. Telefonu yerine koyarken saat 04:19 oldu. Başını tekrar yastığa koydu. Kötü rüyanın etkisi yavaşça geçiyordu. “Yorgunluktandır herhalde” diye aklından geçirdiği esnada yerin altından bir topuzla davula vurulurcasına ses duyuldu. Akabinde dehşetli bir sarsıntı başladı. Yatağında duramadı, o yataktan kendi mi indi yoksa düştü mü bilmiyordu ama başını elleri arasına alıp yatağın kenarına uzandı. Bitmiyordu sarsıntı. Sarsıntıyla birlikte dehşetli sesler duyulmaya başlandı. Gürültü öyle büyüktü ki, evleri yerinden oynamış sanki ileriye doğru hareket ediyormuşçasına hissediyordu.
Rüyasında duyduğu canhıraş çığlıklar, haykırışlar gecenin içinde boğuldu. Evin sarsıntısı bir türlü bitmiyordu. Ev hatta dünya yerinden oynuyor, eşyalar oradan oraya savruluyordu. Yatağın kenarına uzanmış bedeni henüz zarar görmemişti ama şiddetli bir soğuk rüzgârla birlikte onu vurduğunda evin bir kısmının yıkıldığını ancak anlayabildi. Sarsıntı kaç dakika yoksa kaç saat sürdü belli değildi. Nihayet durdu, yerinden doğrulmak için kalkmaya çalıştı, lakin hareket edemedi. Gözleri bu yeni karanlığa yavaş yavaş alıştı. Etrafı yıkıntılar şeklinde eşyalar, beton parçalarıyla doluydu. Hareket etmeden beklemesi gerektiğini düşündü ama annesi, babası diğer odadaydı. Onlar hayatta mıydılar acaba?
Dışarıda bir yerde başlayan yangının alevleri geceyi biraz aydınlattı. Kızın gözleri hayretle açıldı. Evlerinin yarısı yıkıktı. Kendisi de biraz hareket edecek olsa iki kat aşağı düşecekti. Başını diğer yana çevirdi. Anne ve babasının odası yerinde yoktu, o tarafta artık gökyüzü görünüyordu. İlk kez çığlık attı. Anne ve babasının isimlerini haykırdı. Ama cevap alamadı.
Çalan telefonun sesi hemen başucundan geldi. Abisiydi, sakince telefona uzandı. Açtı:
“Abi!”
“Kardeşim, iyi misin?”
“Abi ben iyiyim sanırım ama annemlerin oda yerinde yok. Ev çöktü, onları göremiyorum. Bende sıkıştım hareket edemiyorum.”
“Kardeşim, yaralı mısın?”
“Hayır, değilim. Sadece eşyaların arasına sıkıştım. Sen nasılsın, nerdesin, iyi misin?”
“Biz iyiyiz. Ev yıkılmadı. Oraya gelmeye çalışacağım ama öyle çok yer yıkılmış ki, yollar çatlamış. Biraz orada kalmalısın, bir şekilde sana ulaşacağım lütfen kendine dikkat et. Merak etme küçük kardeşim, kurtaracağım seni.”
“Tamam” diyemeden telefon kapandı. Hat kesildi. Nişanlısının numarasını aradı, hat yoktu. Defalarca denedi. Lakin bir türlü ulaşamadı. Üşüyordu, eller titriyordu ama denemekten vazgeçmedi. Sadece bir defa telefon bağlandı. Bir kez çaldı, sonra otomatik mesaj devreye girdi: “Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.”
Gün aydınlanmaya başladığında başka artçı depremler de oldu. O sarsıntıların birinde yarım yamalak duran eşyalardan birkaçı neredeyse üzerine yıkılacaktı. Hava aydınlandığında fark etti, yıkılmamış olan kolona yaslanmış yatağı üzerine düşen duvarı kendisine zarar vermeyecek şekilde tutmuştu. Oluşan hayat üçgeni kendisini dışarıya doğru yıkılan dış duvarın kenarına kadar sürüklemişti. Yaralı değildi ama çok üşüyordu. Yorgan veya battaniye almak için yatağına uzandı. Lakin sıkışmış eşyalar arasından bir şey alamadı.
Abisini beklerken, nişanlısını düşündü. Annesi için ağladı ve saatler geçti. Ne abisi geldi, ne nişanlısı aradı. Soğuk artık içine işliyordu. Ölmemeliydi, hayatta kalmalıydı lakin fazla hareket şansı yoktu. Dışarıdan farklı sesler yükseliyordu. Bazen kendisini duysunlar diye attığı çığlıkları kimseler duymadı. Tüm şehirde tuhaf bir uğultu vardı. Karmaşa mı vardı bilmiyordu ama yardım çığlıkları uzaklardan veya derinlerden yankılanıyordu. Ve yine saatler geçti ve saatler saatlere karıştı.
Telefonun şarjı azalmıştı. Birkaç kez daha aradı ancak nişanlısına ulaşamadı. Saat öğlen 13:24 olduğunda yeryüzü bir kez daha dehşetle sarsıldı. Yine dakikalar belki saatler sürdü. Gözlerine kapatmak zorunda kaldığı toz dumanın içinde bir şeyler oldu. Hissedemediği şeyler yaşadı ve nihayet galiba bitti. Onca sarsıntı arasında geride ne eşya ne ev ne ses ne seda kaldı.
Karanlık bir boşluğa adım attı. Yalnızca karanlık vardı. Zaman mefhumunu unuttu. Soğuğu unuttu. Açlığı, mutluluğu unuttu. Kulağında abisinin, “Geleceğim, kurtaracağım seni”sözü ve gözlerinin ardında beliren nişanlısının gülümseyen yüzü kaldı.



