“SUFFE” ne demekti, neresiydi? Kimdi bu
Suffeliler; ne yapar, ne ederlerdi?
Mekke'den kalkıp Medîne'ye giden “hicret
ehli” arasında varlıklı insanlar da vardı, yoksul insanlar da. Bu sebeple
inananlar, “yeni şehir”lerinde durumlarına göre kendilerine bir yön tayin
ettiler. Kimi daha önceki mesleği olan ticareti sürdürdü, mevcut varlığıyla
yeni kervanlar oluşturdu ve işine kaldığı yerden devam etti; buna bağlı olarak
kendisine ev bark yaptırdı ve sokakta kalmaktan kurtuldu. Kimiyse böyle bir
hayat kurmakta zorlanmaya başladı. Çünkü Mekke'den gelenler arasında herkes
varlıklı değildi. Her ne kadar böylelerinin geldikleri yerde, yani Mekke'de
kafalarını sokacak bir evleri varsa da, onu orada bırakmışlardı. Dolayısıyla
bundan sonra ikâmet edecekleri Medîne şehrinde sıkıntı içinde kalmaları
mukadderdi. Ne evleri vardı bu ailelerin, ne de ev yapacak herhangi bir
varlıkları...
Bunun dışında, İslâmiyet hızlı bir şekilde Medine'nin etrafında da gelişmesini
sürdürüyordu. Bu bağlamda hicret olayı münferit olarak devam ediyordu.
Dolayısıyla her gün yeni yeni insanlar ve aileler geliyordu şehre. Bunların
durumları da “toplu hicret”te olduğu gibi iki grupta mütalaa edililebilirdi.
Yani aralarında varlıklılar da bulunuyordu, yoksullar da...
Bunların da dışında, kısa sürelerle şehre gelip merak ettikleri “yeni inancı”
gözlemlemek niyetinde olan insanlar da vardı. Bu gözlemciler arasında gelir
gelmez Müslümanlığı kabul nedenler olduğu gibi, inanca girmeyi zamana yayanlar
da vardı.
Gerek “büyük hicret”te gelen yoksullar
olsun, gerek daha sonra “kişisel hicretleri” sebebiyle gelen fakirler, gerekse de
yeni dini merak edip gelen misafirler için kalacak bir yere ihtiyaç vardı. Zira
o devirde han yoktu, otel yoktu. “Kiralık ev” anlayışı çok uzak bir düşünceydi.
Bu nedenle ihtiyaç, bir başka şekilde karşılanmalıydı.
Medîne Mescidi’nin sağ tarafında,
gölgelik bir kısım yer almaktaydı. Bir nevi büyükçe bir salon… Bu gölgeliğe “Suffe”
adı verilmişti. Yani “sofa”…
Yukarıda sözünü ettiğimiz evi barkı
olmayanlar, işte burada, yani Suffe’de kalıyorlardı. Suffe’de barınanlar,
sadece sözü edilen insanlar da değillerdi. Bilgi birikimi zaman içerisinde
artmaya başlayan, “yeni din”in gereklerini öğrenmek ve vahiyleri ezberlemek
isteyen genç insanlar da Son Nebî’ye yakın olmak ve ilim tahsil etmek niyetiyle
buradaydılar. İşte bunlara “Suffeliler” deniyordu!
Yukarıda bu topluluk için “Çoğunlukla yoksullardan oluşuyordu” demiştik ya,
hakikaten de bunların pek çoğu omzunun emeği ile geçinen işçilerdi. Bu insanlar
iş buldukları zaman çalışıyor ve günlük nafakalarını çıkarıyorlardı. Lâkin
çalışmadıkları zamanlarda Suffe’deydiler ve boş durmamak için ilim tahsil
ediyor, ibadetle uğraşıyorlardı.
“Suffe” için İslâm tarihçileri şunu
söylüyorlar: “Orası, bir nevi yatılı mektep gibiydi.” Gerçekten de orası bir
okuldu ve bu okulun öğretmeni de Son Nebî idi.
Suffelilerin yeme, içme ve giyinme gibi
mübrem ihtiyacı, prensip olarak Medîneli zenginler tarafından karşılanıyordu.
Verilen sadakalar ve zekâtlar, yapılan yardımlar, Suffeli yoksullar ve
talebeler arasında bölüştürülüyordu. Bunun dışında, Son Nebî her akşam
bunlardan bir kısmına kendi sofrasında yer veriyor, bir kısmını da komşu evlere
dağıtıyordu. Ama öyle, ama böyle… Suffeliler, sıkıntı çekmeden hayatlarını
sürdürüyorlardı.
İlerleyen zaman içinde ve Medîne’yi mihvere alan iç içe halkalar hâlinde yayılan İslâmiyet’in doğru anlatılması şarttı. Bu nedenle bazen Medîne'nin dışında oturan ve dine yeni giren topluluklara inancı öğretmek için “muallim ve tebliğciler” gerekiyordu. Böyle durumlarda ihtiyaç duyulan yerlere yollamak için Suffeliler arasından yeni dinin gereklerini öğrenmiş olan öğrenciler seçiliyordu. Ve bunlar bir bakıma “muallim”, yani öğretmen olarak oralara gönderiliyordu. Bu yüzden Suffe talebelerinin, “Son Din”in yayılmasında çok emekleri vardı.



