SEVGİLER sonsuz sanılır. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelir insana; herhangi bir uzvun bitmeyen sancısı, illâ da yürek sancıları gibi... Oysa ne kadar kısadır hayat ve ne uzundur sancısı.
Sevgiler, bazen kısa metrajlı olsalar da o kısalıklarıyla hayatın pasını silerler birçok yönden. Zira sevginin yurdu, her bir ininde bir Yusuf bulunan kutsal bir varlık gibidir. Yaşına, başına, kariyerine ve milliyetine bakmadan tırtıklar durur yüreğin çeperlerini. Kısa olan hayat, bundan dolayı iyice kısalır, beden dolaşsa da ruh ölüdür artık. Ve en güzel filmin sonu gibi sevda ağır ağır sızar toprağa. Ve bir hayali şiir fısıldanır uzaklardan kulağınıza:
“Seni ilk gördüğümde, kabına sığmayan gonca güllerin arasında bir çift göz gibiydin./ Odanız ikindi mahmurluğunu içeriyordu gözlerinizden./ Seni ilk gördüğümde, yani ilk göz göze gelişimizdi bu ki, siz bunun farkında değildiniz./ Gözlerimin kıyısında ki gök kuşağı altında bir hanım efendi gezintiye çıkmış gibiydi./ O kapalı uzun koridorun sonunda, güneşin ilk ışıklarını emen o odanda,/ Gözlerden ırak, sessiz bir ırmak serinliği gibiydin…/ Biraz mahcup, biraz acemice ve dostçaydın./ Orada tek başınıza…/ Yalnızlığına vurgun bir gonca gibiydiniz,/ İçten, sade ve sessiz…”
Kısa olan hayata bazen de uzun sevgiler sığdırırız, acılarımız kadar olmasa da... Asırlık hayaller kurar, yapışırız hayatın çamurlu yollarına. Öyle ki, durakta bizi fark edenleri dahi göremeyiz. Ama fark da edemeyiz sevgisiz solukların hayatımızı nasıl boğduğunu. Fark ettiğimizde ise yapılacak çok şey kalmamıştır artık. Bu hâl öyle bir hâldir ki, unuturuz bize değer verenleri ve ısırgan otunu haşlamadan çorba niyetine içeriz.
Çok isteriz yüreğimizin buzullarını ekvatorda çözmeyi, bir yanına çölün çiçeklerini sıralayıp, bir yanına da Balkız’ın sarayını inşâ etmeyi... İsteriz kaftanını çekip yukarı, hoyratça dalsın gönül suyumuza ve kurulsun bir sultan gibi yürekteki sedef tahtına. Oturduğu kendinin tahtıdır aslında. Bunu bir türlü akıl edilemez her nedense. Unutulur gönül tahtlarının sevdalıya ait olduğu. Ve aynı şiirin devamını duyar gibi olursunuz:
“Bir gün bu goncanın uçtuğunu duyduğumda buruk bir sevinç yaşamıştım.../ Öyle ya mutluluk onun da hakkıydı.../ Her nedense içim bu uçuşun derinlerde yankı bulmayacağına beni inanmam için zorlamıştı./ Sanki birçok insan bu uçuştan ne kadar mutluysa…/ Şimdi arkama bakıyorum.../ Sen hâlâ o ilk gördüğüm gibi, içten ve sade...”
Akıl ufuklara kapkara bir hayal yerleştirir ve sevginin masumiyetini geceden çaldığı kara ile boyayıp, yüreğe kabul ettirirse sevda ölür. Her an sevgi terennüm eden bir yüreğin öldüğünü ise bu şekilde ölen bir yürek anlar ancak.
Yürek mumumuz söndüğünde “Hay Allah, neler oluyor!?” deriz ama gecenin matemine bürünmekten de kaçınmayız. Biliriz gecenin hazzının dolunaysız da doyumsuz olduğunu ve ömrümüzün karanlıklarının aydınlığından çok olduğunu da... Geceyi anlayanın bir güzelliği var; zemheride güneşin, haziranda mehtabın, vadisinde kıvrılan suyun, uzayan derin sohbetlerin güzelliği gibi...
Kısadır sevgi, uzundur acılarımız! İrili ufaklı sevgi sözcüklerini uç uca ekler, gökyüzünden habersiz bir uçurtma salarız kurşun gibi ağır havaya... Feda ederiz özlemleri, nereye yağacağını bilmediğimiz bulutlara. Bazen kendi yüreklerimiz yetmiyormuş gibi başka yürekleri de ekleriz. Düğümü çözülen sözcükler iner bir bir en kıraç toprağa. Bozulur ahengi yüreğin, akıl gizler kendini şirazesine. Korku kalkar ufuklardan deli bir cesaretle akar oluğu, sevda pınarının. Gülşene çevrilir kıraç diye bilinen işlenmemiş toprak ve en alasından açar yamaçlarında bir yaban gülü. Ve şiiri mırıldanmaya devam ederiz:
“Bazen hüzzam bir bestenin son sözleri gibi kırılgandı bakışlarınız…/ Kapanınca göz kapaklarınız, tüm ufkum kararırdı./ Bilemezdim ne yapacağımı, kimse ne olduğunu bilemezdi./ Karanlık yüreğim, gözlerinizi açınca aydınlanırdı…”
Hayatımıza konulan ipoteği çözemeyiz çoğu zaman. Geleneklerimiz, kariyerimiz, düşünce iklimimiz, sosyal yapı faktörlerimiz... Bunlar sevgimizi artırırken sağlığımızı da daraltır. Sevgiyi bilip de yaşayamamak bir tür gizli ölümdür, gizli şirk gibi. Bir başka ölüm de bu endişe düzleminde, sevgiyi kontrol etmek gibi lüzumsuz bir çaba içinde olmaktır.
Kısa olduğu sanılan sevgilerin hayatın üzerine nasıl indirme yaptıkları da bilinir. Öyle ki, her şeyi kuşatan bir şey olup çıkıverir sevgimiz. Bu hâl, umudu, hayalleri, yaşamı yok edemez asla. Aksine hazan olması beklenen bağını nasıl gül bahçesine özlemle dönüştürdüğünü bakan göz görür. Ancak, her şey de bu değildir ve onun da bir dönüşüme uğraması gerekir, değişmeden. Yaşanan hiçbir şeyin sevginin yürekte bıraktığı izi unutturmamak bilinciyle, asıl sorunun unutmak olduğu da bilinen başka bir gerçektir. Ve yeniden dönülür şiirin gerçekliğine:
“Hep yağmur olup düşmek isterdim kirpiklerinizden.../ Sicim, sicim yalnızlığım olmanızı isterdim…/ Yürek sancılarım gözlerinle şifa bulacaktı diye,/ Daima düşünürdüm./
İçimde deli rüzgâr, içimde bir kasırga olmuştunuz./ Geçen yıllara rağmen bu fırtınanın dinmediğini gördüm./ Yıktı geçti bendini, hiçe saydı saklı sevginin kutsallığını.../ Üzgünüm, ama bir şey yapamadım.../ Yapamadım.../
Çünkü.../ Kalbimdeki savruk taneler göz bebeklerinizde esenlik biriktiren limanlar aradı durdu./ Siz ise size yanaşmakta olan gemiden hiç haberiniz yoktu.../ O demir attığı cepheden hep size içtenlikle baktı.../ Sessiz ve sade…”
Düşününce doğuştan başladığını hatırlarız sevginin. Genlerle taşınacağını ölümden öteye kadar. Keşke an be an izleme imkânına sahip olsaydık, sevginin yürekten yüreğe nazlı nazlı akışına... Nasıl köpüklerinden kıvılcımlar çıkar, nasıl bentlerini yıkar, korkular nasıl salınır soluklardan, nasıl dinginleşir ulaşınca menziline ve nasıl da ağır başlı bir ölü olur cellâdının elinde kim bilir? Ya beraber taşıdıkları? Yürüdüğü tüm mekânları bir bir teslim eder cellâdına sevgisi için. Çocukluk sevgisini, bir delikanlının perçeminden bir tutamı, genç bir kızın işlemeli mendilini ve daha neleri... Sevgiyle yaşamak için ne sözler verilir ne cümleler kurulur bin bir umutlarla... Ama derin bir yok oluş başlayınca yürekte, ne varsa gözlerinizin önünden akar gider hayata dair. Arkadaki umutların yolu gözlenirken özlemle, sevgi, cellâdının sehpasında salınmaya devam eder ta İsrafil’in suru duyuluncaya kadar. Ve son deminde yazdığı şiirin sonu belirir ufuklarında:
“Şimdi bir martı kanadı gibi tedirgin ve sabaha ermiş gece kadar yorgunsun.../ Bir zamanlar güneş doğardı odana.../
Şimdi güneşi batırıyorsun.../ Akşamın güneşini yutan odanda,/
Senden ne istiyorum, biliyor musun?/ Derinliğinde boğulan denizine düşmüş bir çift melül göze tutunmak,/ Ve şimdi çocuk olmadığımın masum suretinden soyunmak.../ Ve soyunuyorum sessizliğimden, cesaret kispetini giyerek,/ Sevgi meydanına iniyorum.../
Senle ve sessizce.../ Ve senin hissettiğim derinliğinde tuş olmak istiyorum…”
Tüm yanılgılara rağmen uzundur sevgi. Bitti dediğiniz yerde karşınızda Everest’i bulursunuz. Başı duman duman, böğründe kar olan serinlik için. Ya da durgun akan koca bir nehir kıyılarında gül açan... Çocukluk bir sevgi, gençlik bir sevgi, eğitim bir sevgi, sanat bir sevgi, özlemek bir sevgi; upuzun ve yüksek mi yüksek… Bunların tam orta yerinde bambaşka bir sevgi, dağı ve nehri kendinde gizli... Kim demiş kısadır sevgi? Kendimizi kandırmak mıdır, onu bilmem ama bu kandırmaca hoşumuza giden bir realite gibi durur önümüzde. Seksen yaşına biçilen bir elbise gibi takarız üzerimize; öylesine genç, öylesine kahverengi, öylesine taze, öylesine ela gözlü ve öylesine hoyratça işte... Belki tutmaz ayaklar, eller titrer ama bir de titreyen yürek vardır hâlâ... Son jeneriği akar hayat filminin, sevgiyle toprağa. “Son” yazısını asla göremeyiz, yanan ışıkları ve filmin sonunu da... Ama yürekteki sevginin yükselişini dem be dem yaşarız. Ve bizi bir gün kucaklayan toprak da kendini kucaklamış olur aslında.



