Siyonist kuşatmanın alt kümeleri

Ne savunma sanayinde yapılan devrimleri, ne ekonomik refahın geldiği seviyeyi, ne Suriye’de atılan adımların ABD ve İsrail ekürilerini alt eden dehâ seviyesini, ne Filistin için hem masada hem de görünmez bir el olarak sahada icra edilenleri görebiliyoruz.

SİYONİZM adı verilen iki asırlık katliam projesinin gözle görülen ve hacimce ölçülebilen bir patojen olmadığını idrak etmek gerekiyor. Siyonizm her şeyden önce insanın, insanlığın ve insana dair bütün hayatî segmentlerin baş düşmanıdır. Zira Siyonizm yaşatma değil, yaşamak için öldürme güdüsünden beslenen akıl dışı bir cehennem yakıt modelidir. 

Hayata karşı silahlarını kuşanmış bu kurgunun en rizikolu kısmı, hudutlarının silik, envanterinin muayyen, hedefinin kaotik oluşudur. Bir Siyonist varlık, çeşitli kıtalarda ve ülkelerde öbekleşerek sistemli bir saldırı programını kanlı seanslar eşliğinde yürütebileceği gibi, tekil ve müfret olarak dağınık ve saptanması güç bir sızıntı hâlinde hayatın doğal akışına karışarak da pekâlâ can yakıp toplum ifsadında muvaffak olabilir.

Düşmana, başarı gibi algılanacak bir tahribat gücü veren tek şey, hiçbir ahlâkî değere ve sınırlayıcı bir inanç sitemine sahip olmayışının sağladığı çok sesliliktir. Zira onlar için toplumları köreltmek, onları ayakta tutan değerleri millî hafızadan silmek, ekonomik kulvarda yıkımlar ya da hasarlar meydana getirmek, dinî ve kültürel cevherleri çalıp çırpmak, can almak, toprak işgal etmek yolunda her türlü enstrümanın kullanımı caizdir. Amaçlarının konturlarını belirleyen hiçbir değer bulunmadığı gibi bu değişken konturları peyda eden tek itici mukavemet, histerik ve şeytanî güdülerdir. Amaca giden yolda da buna benzer bir başıboşluk, aynı homojen tabiatla desteklenen bir pespayelik mevzubahistir.

Gözle tespit edilen her düşman, günün birinde mağlup olmaya mahkûmdur

Gözün gördüğünü ve aklın ilk denemede idrak ettiğini, yüzeyde kalan atıklar vasıtasıyla elde eden hiç kimse düşmanı anlamaya, tanımaya ve onu alt etmeye giden çetrefilli yolun derinlerdeki mayınları fark edemez. Bu sathi algılama kusuru ile insan, düşmanı sadece karşı cepheden saldırıya geçecek bir tehlike olarak kabul ettiğinden, yerin yedi kat dibinden ya da beklenin tam aksi yönden gelebilecek taarruzlardan kendini ve var olduğu iklimi kurtaramaz.

Siyonizm gibi eli kanlı örgütlerin savaş kisveli terör eylemleri, saldırıya maruz kalan odaklar için en belirgin ve kolay olanıdır. Bu tip saldırılar için savunma, direniş ve bürokratik yolların bütün uluslararası çatlakları, gedikleri ve kaçış yollarını saptama usulüyle denenmesi ile pekâlâ savuşturulabilir. Fertler için böyle cani bir topluluktan gelen silahlı saldırıların ve hayvanî işgallerin savuşturulması elbette son derece meşakkatlidir. Ama milletler ve ülkeler adına açıkça saldıran ve doğrulttuğu silah, gözle tespit edilen her düşman, günün birinde mağlup olmaya mahkûmdur. Dünyanın en gelişmiş silahları, en kalabalık ve kompozit orduları, en ileri teknolojik sistemlerle donatılmış dahi olsa Hakk’a dayanıp güveneni ve hak sahibi olanı yok etmeye yetecek kadar kararlı olamaz. 

İşte bu tariklerle bildiğimiz tek şey, bu aşikâre düşman karşısında herhangi bir toplum binlerce şehit verse, binlerce bina yıkılsa, açlık, susuzluk ve ilaçsızlık var ederek sürdürülen soykırım binlerce can ve kalp yaksa da yok edici ve ortadan kaldırıcı mahiyette değildir. Güncel ve geçerli güç dengelerinin zirvesini teşkil eden bütün parçalar bir araya gelip de devâsa bir enerji ve taarruz kabiliyeti var etse dahi Filistin gibi inanç ve direniş katsayısı yüksek bir toplumun tarih sahnesinden ve haritalardan silinmesi imkânsızdır.


Filistin’in toprakları işgal altında ama ruhlar özgür. Filistin’de insanlar açlıkla mücadele ediyor ama kalpler iman ve tevekküle mutmain. Filistin’de insanlar esir alınıyor ama zihinler azade. Filistin’de evler yıkıldı ama aile bağları muhkem. Filistin’de ekmek bulmak çok zor ama rızkın Allah’tan geldiğine iman edenlerin lokması bereketli. Filistin’i koruyacak devâsa şehir duvarları ya da en ileri teknoloji savunma sistemleri yok ama direnişçileri şehadete susamış hafızlardan oluşuyor…


Bütün oluşlar Allah’ın “OL!” emrine tâbidir

Öldürmek, yıkmak ve yok etmek eylemlerinin hepsini ihtiva eden bir Siyonist saldırının evrelerini düşünelim. Saldırı vetirelerinin zamana yayıldığını da sürece dâhil edelim ve açlığa, susuzluğa mahkûm edilmiş bir toplumun koruyucu surlarının da birer birer elden düştüğü rizikosunu hesaba katalım; tüm bu muhasebenin sonunda tespit edilecek hasarın boyutlarının ne raddede yüksek olabileceğini tahmin etmek zor değil. Fakat kalpte hissedilen acının ve sayısal verilerle ifade edilen maddî ve manevî kayıplar bilançosunun, hangi dudak uçuklatan rakam dizilerine denk düşeceğinin cevabı, galip ve mağlupcepheleri belirlemede kıstas olamayacaktır.

Zira hâlâ düşman âyân, saldırı yolları öngörülebilir, amaç ve usul bilgileri tahmin edilebilir vaziyettedir. 

Elbette buraya kadar olan bütün çıkarımlar, hipotezler ve önermeler, akla ve deneye bilgilere dayanıyor. Fakat yolun bundan sonrasında, galibi ve mağlubu belirleyecek en geçerli olan ve asla şaşmayacak bir vaat gibi önümüzde duran İlâhî bilgilere başvuracağım. Zira Allah’ın ol emri, iğne deliğinden deveyi geçirir ve bunu yaparken iğne deliğini büyütmeye ya da deveyi küçültmeyeceğe -haşa- ihtiyaç duymaz. Çünkü bütün oluşlar Allah’ın “OL!” emrine tâbidir. Hiçbir şey yoktur ki bu emre bir lahzacık direnebilsin ve hiç kimse yoktur ki bu emir gelmeden bir var oluş tesis edebilsin. 

Ve Allahu Teâlâ, iman edenlerin üstün olduğunu, Allah’ın iman edenlerin velisi ve yardımcısı olduğunu, onları üstün kılacağını Kur’ân-ı Kerîm’inde bildirmektedir. Müminleri Allah’a dayanıp güvenmeye davet eden ayetlerde de, müminlerin Allah tarafından karanlıktan aydınlığa çıkarılacağı müjdelenen ayetlerde de bu İlâhî vaatler açıkça görülmektedir. Buna ek olarak yine Kur’ân ve hadislerden bildiğimiz gibi iman edenler için en büyük vaat cennettir. Zalimler ise sonsuz bir ateşin müşterisidir. Onların bu âlemde yaptığı her şey, kendi cehennemlerini büyütmekte, sonsuz azaba adım adım yaklaşmaktalardır. 

Ayrıca yine ayet ve hadislerden biliyoruz ki, Allah yolunda ölmek de bir kaybediş değil, aksine sonsuz bir kazançtır. Allah yolunda can verenlere ölü bile dedirtmeyen Hak dinin mensupları olarak, ölmekle ya da çeşitli dünyalık zorluklara düşmekle mağlup olmayacağımızı çok net bilmekteyiz. Öyleyse zalimler öldürerek ancak cehennem azığı elde etmekte, müminlerin ise derecelerinin yükselmesinde, yine İlâhî kurgunun bir parçası olarak vesile olmaktadırlar. 

“Galip gelenler kesinlikle bizim ordumuz olacak.”

Bir başka zaviyeden bakarsak, bu fani dünyada herkesin çeşitli imtihanlarla sınandığı bir düzende, en büyük imtihanların muhataplarının Peygamberler olduğu ve ardından da yine Allah’ın en sevgili kullarının geldiğini biliyoruz. Müminler de böyle çeşitli zorluklarla sınanmakta ve bu vesile ile yine O’nun katında, Allah’ın inayetiyle dereceleri yükselmektedir. Bütün bu müjdeler, aklımızda ve kalbimizde sarsılmaz bir vaat olarak durmaktadır.

Bunun ispatını isteyecek olan aklı evveller için de henüz akıbete varmamış bir gidişin her adımında hissedilen huzuru ve şevki ibra etmek de yeterli olmayacaktır. Henüz imtihan bitmemiş ve sonundaki müjdelere de el uzanmamıştır. Yüce Allah’ın (cc) iman edenlere verdiği zafer müjdelerinden sadece birini bile kalbe içmek kâfidir ilmiyle tam burada Sâffât Suresi’nin 173. ayetini zikretmek gerek: “Galip gelenler kesinlikle bizim ordumuz olacak.”

“Bizim ordumuz” olarak buyurulan bu mezkur ayetin tefsirinde de şöyle bir anlam verilmiş: “Allah’ın ordusu, peygamberler ve onların yolundan gidenlerdir.”

Allah’ın peygamberlerinin yolundan gidenler, hiçbir zalimin ve modern firavunların hakiki bir kazanç elde edemeyeceği hakikatini kalp ve akıl ile bilmektedir. Hiçbir yokluk ve yıkım, bize vaadedilen galibiyetin veya zaferin engellenebileceği endişesini var edemez. Yaşanan bütün zorluklar, Allah’ın vaadine gidişin mesut ve kutsal sancılarıdır. 

Filistin’in toprakları işgal altında ama ruhlar özgür

Peki bizi bu iç ısıtan ve sadrı serinleten müjdelere gidişte tevekkül mâkâmından düşüren ve ümmet şuuruyla birlik olmamızı engelleyen ne ola ki?

Düşman bu kadar âyânken ve arşa dayanan zulmü mükerrer bir yıkımla mescitlerimizi kirletip mümin kardeşlerimizi hayattan koparırken, bizi, bu pasif ve munfasıl cüzler hâlinde bırakan olguyu neden saf dışı bırakamıyoruz?

Aslında cevap basit ama malum cevabı tesis eden şerhaları ayıklamak zor. Zira Siyonist düşmanın topla tüfekle, çağın tüm aktüel kabiliyetleriyle donatılmış tank, birlik, savaş uçakları, füzeler ve hatta yapay zekâ destekli saldırı stratejileriyle bebek öldürüp aileleri parçaladığı bir husumetten daha netameli bir vaziyet hâkim. Siyonizm her şeyden önce tek bir vücut olmamakla birlikte, alt kollarının tespiti bazen bentlerin takibi yoluyla mümkün olsa da bazen oldukça mahfi bir karakter sergiliyor ve bu, savunma cephelerinin gözlerini kör eden, elini kolunu bağlayan ya da aklî stratejileri eyleme dâhil etmenin önünde dikenli barikatlar kuran bir zorbalığa dönüşüyor. 

Siyonizm bir mevkide “işgal, saldırı, esir alma, çocuk öldürme, aç bırakma ya da yaşam alanlarını tahrip etme” yollarını kullanıyorsa bu, düşmanın kimlik kartını ve kimliğini destekleyen tüm isim ve sıfatları okuyabildiğimiz zahir bir sürecin ifadesidir. Mücadele meydanının koordinatları tespit edilmiş ve savunma usulleri önceden tasarlanmış demektir. Direnişin merkez ve ücra organları da düşman organizmasının şekil, biçim, renk, doku ve sayısal değerler bağlamında işaret ettiği değerlere göre dizayn edilebilir. 

Fakat bu konjonktür, ancak tüm dünyayı bir virüs gibi sarıp sarmalayan ve içten içe yok eden Siyonist düşman karşısında canıyla kanıyla direnen Filistin halkı ve mücahitleri için mevzubahis olabilir. 

Filistin’in toprakları işgal altında ama ruhlar özgür. Filistin’de insanlar açlıkla mücadele ediyor ama kalpler iman ve tevekküle mutmain. Filistin’de insanlar esir alınıyor ama zihinler azade. Filistin’de evler yıkıldı ama aile bağları muhkem. Filistin’de ekmek bulmak çok zor ama rızkın Allah’tan geldiğine iman edenlerin lokması bereketli. Filistin’i koruyacak devâsa şehir duvarları ya da en ileri teknoloji savunma sistemleri yok ama direnişçileri şehadete susamış hafızlardan oluşuyor… 


Bizim topraklarımız özgür ama ruhlarımız işgal altında. Bizde açlık ve kıtlık yok ama kalplerimiz mutmain değil. İnsanlarımız esir alınmıyor ama zihinlerimiz Siyonist öğretilerin esareti altında. Evlerimiz muhkem ama aile bağlarımız sarsılıyor. Elimizi uzatsak ekmeğe denk düşüyoruz ama rızkın kimden geldiğini unutmuşçasına müsrif ve şükürsüz, lokmalarımız bereketsiz...


Bizim topraklarımız özgür ama ruhlarımız işgal altında

Şimdi bunun neresi kayıp diye düşününce insan, “Ya biz?” diye sormadan edemiyor. Ve buradaki “biz” zamirinin kapsamı da sanıldığından geniş. Biz’in ilk meali Ümmet-i Muhammed olsa da bir de bunun dış kümesi var. Esasen bu vahim biz makulesini temsil eden toplulukları tek tek saymadan sadece dışarıda kalan Filistin kümesini saptamak yeterli olacaktı. Çünkü dünyanın Filistin dışında kalan parçaları ya kendi içinde bir esaretin binbir yüzünü tadımlıyor ya da zaten çoktan Siyonist şeytanî aklın derdest ettiği bir sahtelikte debelenip duruyor. 

Ama hemen ibreyi kendimize çevirelim ve Filistin’in aksine bizi maşerî bir yıkıma götüren kuşatmanın alt kümelerini tespit edelim...

Evvela birkaç paragraf öncesindeki Filistin açılımının bizdeki versiyonunu anlamak gerek. 

Bizim topraklarımız özgür ama ruhlarımız işgal altında. Bizde açlık ve kıtlık yok ama kalplerimiz mutmain değil. İnsanlarımız esir alınmıyor ama zihinlerimiz Siyonist öğretilerin esareti altında. Evlerimiz muhkem ama aile bağlarımız sarsılıyor. Elimizi uzatsak ekmeğe denk düşüyoruz ama rızkın kimden geldiğini unutmuşçasına müsrif ve şükürsüz, lokmalarımız bereketsiz.

Öyle bir körlük hâli içindeyiz ki, varlık içinden yokluklar ayıklayıp kadim medeniyetimizin, inanç ve ailevî değerlerimizin, devlet-millet birliğimizin cevher kıymetini hesap edecek aklı ve güzellikleri görecek vicdanı ziftlerle kaplamış durumdayız. 

En tehlikelisi, bizden görünenlerin bize yedirdiği anlamlar…

Ne savunma sanayide yapılan devrimleri, ne ekonomik refahın geldiği seviyeyi, ne Suriye’de atılan adımların ABD ve İsrail ekürilerini alt eden dehâ seviyesini, ne Filistin için hem masada hem de görünmez bir el olarak sahada icra edilenleri görebiliyoruz. Eğitim sistemindeki müfret değişimleri ağzımızın yanıyla güzelleyip geçiyor, devletin depremzedelerden düşük gelirli ailelere kadar nasıl bir sahiplenişle destek olduğunu ve kısa zaman dilimleri içinde büyük hizmetleri nasıl hayata geçirdiğini kulak arkası ediyoruz. Yerli üretimin geldiği seviye İsrail başta bütün düşmanların dudaklarını uçuklatırken, biz birkaç cılız alkışla hemen sindiriyor, başka bir kulvarda başkaca gedikleri bulup onları parlatma peşine düşüyoruz. İslâm birliği, Türk devletleri birliği yolundaki gayretleri zaten dillendirmiyoruz da, Orta Doğu’da, Afrika’da ve hatta Uzak Doğu’da yaşayan Türklerin ya da Müslümanların ve hatta sadece kendi toprağında yaşamaya çalışan toplumların lideri konumunda yamyam devletleri alt ettiğimiz hakikatine, göz ucuyla dahi temas etmiyoruz. 

Tüm bunlardan daha fazlasıyla Türkiye, yeni dünya düzeninde rol biçilen değil, replik dağıtıp rol giydiren konumunda yeni bir çağın kapı eşiğindeyken, birkaç konseri bahane edip Devlet’e ders vermeye çalışanların şehirlerimizi yaşanamaz bir seviyeye düşürmesine ne demeli, hiç bilemiyorum…

Şimdi tüm bu acı teşhisler bir yana, bizi bu kadar kör, sağır ve kıt bir seviyeye düşüren aslî etkene gelelim. Evet, evet… Başlığa da iliştirdiğim üzere Siyonist düşmanın kuşatmalarından bahsediyorum. Konudan bir adım dahi uzaklaşmadım. Bizi daha kendi içimizde bile hakikatleri okuyup sindirecek bir ferasetten koparan, bizi kendi içimizde bile ayrık ve etkisiz parçalara ayıran tam da Siyonist kuşatmadır. Ama bu kuşatma Filistin’de olduğu gibi fiziksel bir anlama değil, zihinsel bir kaybedişe işaret ediyor. 

İzlediğimiz filmler, diziler ve hatta reklâmlar buna çalışıyor çünkü… Okuduğumuz kitaplar, o çok popüler yabancı filmler, cafcaflı marka kıyafetlerden ev eşyalarımıza kadar her şey öz bilinci köreltmeye yönelik birer saldırı aracı. Çocuklarımızın gezindiği internet siteleri, o sitelerin kenarlarına iliştirilen reklâm panoları, bir anda tüm dünyayı saran bilgisayar oyunları, oyunlardaki karakterler, karakterlerin isimleri, hatta kötü karakterlere giydirilen Doğulu imajı ile iyi karakterlere yüklenen dinsiz ya da Hıristiyan, Yahudi tiplemesi gibi daha bir dolu saldırı silahı evlerimizin içine kadar sızmış durumda.

Ama en tehlikelisi bizden görünenlerin bize yedirdiği anlamlar… Türk dizisi adıyla ekranımızı kaplayan tiplemelerin birçoğu, Müslüman sıfatını akıllarda kirletmek ve kalplerde değersizleştirmek için çeşitli subliminal mesajlar kullanıyor. Kostümler, dekorlar bile bu hedefe hizmet eden bir incelikle(!) tasarlanıyor.

Biz’i yok eden bütün saldırı aparatlarının yerine “biz”i tesis eden yeni ve güncel savunma argümanları geliştirmek zorundayız

Biz bir yandan Özgür Filistin diye bağırırken, birileri çıkıp da açık açık İsrail’i desteklediğini ifşa etmiyor ama bizi Filistin dâvâsına bağlayan bütün insanî, vicdanî ve İslâmî değerleri bilhassa genç zihinlerin ve kalplerin kökünden koparma yolunda her türlü modern sistemi aracı olarak kullanmayı çok iyi biliyor.

Bunlar sadece bizim ülkemizdeki urlu hücreler de değil üstelik. Avrupa’da, Amerika’da da Siyonizmi güzelleyen projeler her mecrada. Onlar tam da topluma yön veren mevkileri parsellediler. Bir ülkede ya idarî mâkâmları ele geçirip ülkelerin yeme-içme, inanma-düşünme, eğitim, ekonomi ve hatta eğlenme-tatil gibi eylemleri üzerinde baskılayıcı metotlar uyguluyorlar ya da görsel ve işitsel medya aparatları ile bilinçlere sızıyorlar. 

Çocuğumuzun çiğnediği sakızın içindeki şekere de sızıyorlar, gençliğin ritmine hitap eden romanların satır aralarına da hükûmet kuruyorlar.

Düşmanın bütün bu saldırı tariklerini bir anda yok edebilmek, damarlarımızdaki kana karışmış solüsyonları ayrıştırabilmek çok mümkün görünmese de panzehri üretmek pekâlâ mümkün. Biz’i yok eden bütün saldırı aparatlarının yerine “biz”i tesis eden yeni ve güncel savunma argümanları geliştirmek zorundayız. Onlar vicdanı, inancı ve aileyi yok edip insanlığı Siyonist kölelere dönüştürmek için her türlü sistemi aracı kılıyorsa, biz de filmlerimizden müziklerimize, kitaplarımızdan kıyafetlerimize kadar yeniden ve ısrarla bize ait değerleri sevdirmenin ve nesilden nesile taşımanın bir yolunu bulmak zorundayız.

Aksi hâlde FİLİSTİN tam bir özgürlüğe kavuştuğunda buna sevinebilecek bir “biz” kalmayacak.