Siyâsetin örttükleri

Daha kaç yıl oldu 15 Temmuz’u yaşayalı? Daha kaç hafta oldu “ışıkları yakma” mesajlarını duyalı? Bu ülkenin millî savunmasının ilk hamleleri daha kaçıncı yılında? “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım” dizelerini okurken çocuğunuz, hürriyetin en çok şimdi, bu yüzyılda sığınmacı hikâyelerinde bize çarpa çarpa kendini gösterdiğini anlatabildiniz mi?

“SİYÂSET” kelimesinin seyislikten geldiğini duyduğumda ne siyâset, ne de etimoloji ile ilgileniyordum. O zaman bir espri ile ifade edilen gerçek, ardından başka başka kelimelerde aynı hayreti yaşatınca, kelimelerin kökenini anlamadan, dilin “canlı, değişken bir varlık” şeklinde öğretilen tanımlamasını anlamanın da mümkün olmadığını görmüştüm.

Elbette ideal siyâset kavramı bu tanımla yetinmek istemeyecektir ama gerek ülkemizde, gerek dünyada yürütülen siyâset tarzı tam bir seyislik! Hedef kitlenin ise gayet doğal sürü olarak muhatap alınması ve bu özellikleri göstermesinin beklendiğini görmek, yıllar yıllar sonra geldiğim nokta.

Bizde hiç bitmeyeceğini sandığımız Sağ-Sol çatışması vardı bir zamanlar. Aynı annenin çocuklarını birbirine düşman eden, fikrî ayrılıklar değil, fikretmeyiş idi. Yıllarını götürdü bu ülkenin, çok daha fazla zaman etkisi süren/sürecek bir yoksunluk ve kaybediş, acı olarak tarihimizin belirleyici unsuru oldu. O kaybediştir son birkaç on yılımızda dahi bunca silkinmeye çalışıp atamadığımız atâlet, bağımlılık ve ekonomik gücün yetersizliği…

Şimdi yine hiç bitmeyecek gibi görünen bir yandaş-muhalif sınıflaması… Bir yanda ne olursa olsun alkışlayıp yanlışa destek olduğunun farkında olmayan bir grup; diğer yanda cebini de doldursanız/doldursa inkâr edecek, kocaman faydaları bir nokta dahi saymayacak başkaları…

Sömürülmek istenen ülkeler söz konusu olduğunda da, kimsenin bir adım ileri atamayacak, birbiri ile çekişmekten kendi kazanımlarını düşünemeyecek hâle geleceği bir basit işletme ortamında da geçerli olan bir kaidedir bu: Öteki varsa, esas soruna odaklanamazsın! Beriki varsa, hiçbir tarafın kazançlı çıkamayacağı basit bir kaos ortamı kolayca mümkündür. Kaos varsa, bu kaostan kazançlı çıkacak ve taraflardan bağımsız bir başka kişi/kitle muhakkak vardır.

Bu ülke PKK teröründen, Sağ-Sol çatışmasından, dindar-lâik ayrımından, kentli-köylü bakışından kaybettiklerini görecek olsa şu anda, bunca yılda bunca sorunla harcanan enerji ve bütçeyi, bu enerjinin ve bütçenin kaybının ne demek olduğunu fark edebilse, yine değer! Sadece bu farkındalığa sahip olmak bile kocaman bir teselli ve kazanç olur.

Konfor batağından mıdır, veri kirliliğinin artık bizi her türlü girdiye tepkisiz bırakmasından mı, yoksa yüzlerce yıldır bu toprakların üzerinde dönenlerin görülmemesi için yapılan dejenerasyonun anestezik sonucu mudur, bilmiyorum, ama hâlâ görülmüyor! Yazık ki, hâlâ ne kaybettiğimizi, elde olanın, cepte sandıklarımızın bu aymazlıkla bahtını sürdüğümüz sürece çok kolay gidebileceğini görmüyoruz.

Daha kaç yıl oldu 15 Temmuz’u yaşayalı? Daha kaç hafta oldu “ışıkları yakma” mesajlarını duyalı? Bu ülkenin millî savunmasının ilk hamleleri daha kaçıncı yılında? “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım” dizelerini okurken çocuğunuz, hürriyetin en çok şimdi, bu yüzyılda sığınmacı hikâyelerinde bize çarpa çarpa kendini gösterdiğini anlatabildiniz mi?

Yıllar boyu tüm dünyanın gözleri önünde, habercilerin anlık bilgi ilettiği bu yüzyılda kimyasal silahlarla vurulan, bombalarla uyanan sivilleri gördük biz. O çocuk dünyaları çocuk kalabilsin diye televizyonu dahi açmadığımız zamanlarda çocuklarının cesetlerine sarılan babalar vardı; yapayalnız kalmış küçücük çocuklar, gençler…

Orası Suriye idi kimine göre, zaten karmaşıktı durumları, inançlarından ötürü çatışıyorlardı, iç savaş eksik değildi, Orta Doğu topraklarında zaten eksik olmaz idi…

Orta Doğu toprakları neden yüzlerce yıldır böyle idi düşünmeksizin, “Orası hep karışıktı!” demek ne kolaydı!

Biz nerede yaşıyorduk, sınır komşumuzun parçalanmışlığına zıt, sonsuza dek korunaklı bir zırh mı vardı? Daha ikinci asrının hemen başında iken yükselseydi devletimiz, bu rahatlığımız keşke aynı oranda yüksek olaydı birbirimize güvenimiz, kardeşlik bağımız…

Ermenistan’a bugün verilen desteğin mâhiyetini de tam olarak anlayamayız, “bu coğrafyanın” destek verenler için ne demek olduğunu, hangi sınırların neden bilhassa ısrarla zorlandığını da...

Bugün hedef değiliz gibi görünüyoruz ya, haklısınız. Bugün değil, tâ dünlerden ana hedef idik zira!

Suriye o denli karıştırılırken, sınırlara milyonlarca mültecinin yığılma şartları da asıl hedef olduğumuz içindi.

Azerbaycan bugünün Türkiye’sinde kardeş ülkedir ama esasında bizden farklı değildir. Küçük ve çokça siyâsî farklar yüzünden iki ülkenin insanları bu ayniliği unutmuş olsalar da onları hedefe koyan hiç unutmadı. Yazdıkları yalan tarihin gerçeklerini en iyi onlar biliyorlardı çünkü. Yüzlerce yıldır hiç tavizsiz ve ilmek ilmek işledikleri yeni dünya plânlarının uğradığı aksamaların sebebini yine onlar biliyor.

Aslını unutmadan, yarına dönmüş yüzünde neyi, neden yapmak zorunda olduğumuzu hatırlamadan çıkamayacağız yayılıp kaldığımız konfor batağından. Asıl derdi ve gerçek düşmanı görmediğinizde, Akşener’in söylemi, Kılıçdaraoğlu’nun, Yavaş’ın, İmamoğlu’nun fiilleri, Bahçeli’nin duruşu, Erdoğan’ın kime ne dediği, görünen önemini yitirecek. Büyük resmi görmeye çalıştığınızda, millî kazanca kimlerin ne kadar hizmet ettiği önemli olacak, yandaş yahut muhalif olmanız değil.

İşte o zaman ABD seçimlerini kimin kazandığının önemi kalmayacak, kimin kazanması hâlinde neler yapılacağından bahsediyor olmamız gerekecek. Zira ne olursa olsun, yine hedefte olacağız ekonomik ve sosyal ambargoların örtülü yahut doğrudan başlanacağı zamanlardaki olasılıkları, en derin müttefik (!) ülkenin yöntemlerinin kişilere göre değişimini analiz etmek zorunda olacağız.