Siyaset ve Türkiye

Ülkemizde henüz üzerinde mutabık kalınan bir siyasal düzen kurulabilmiş değildir. Dolayısıyla Türkiye’deki siyasal çalışmalara yeniden sahicilik kazandıracak bir hareket, ancak düzen sorunsalını içerecek şekilde “siyaset biliminin” yeniden tanımlanmasıyla başlatılabilir.

TOPLUM yönetiminde siyâsî düşünce sistematiği medeniyetler tarihi kadar eski olsa da akademik disiplin olarak siyaset biliminin ortaya çıkışı çok eski sayılmaz. Diğer sosyal bilim disiplinlerine göre siyaset biliminin geç kurulduğu düşünülebilir. Zira siyaset bilimi dersleri ilk olarak 1870’lerde ABD’deki bazı üniversitelerde müfredata girmiştir.

Siyaset biliminin akademik bir disiplin olarak kurumsallaşması ise, yine ABD’de yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekleşmiştir. Disiplinin örgütlenişini temsil eden American Political Science Association 1903’te kurulmuş ve alanın en etkili dergisi sayılan American Political Science Review 1906’da yayın hayatına başlamıştır. Modern bilgi paradigması Avrupa’da doğup gelişmesine rağmen, bir sosyal bilim disiplini olarak siyaset bilimi ABD doğumludur. Bundan dolayı da siyasette ABD etkisi her ülke üzerinde etkisini göstermektedir.

Kuruluşundan günümüze gerek disiplinin konusu ve yöntemi, gerekse de başlıca klasikleri ve tartışma gündemi itibariyle siyaset biliminde bir Amerikan etkisinden söz edilebilir. Siyaset disiplini ve gelişimi büyük ölçüde ABD’ye özgü şartlara paralel bir seyir takip etmiştir. Bununla birlikte, “Avrupa’nın siyaset bilimi üzerinde hiç etkisi olmamıştır” demek doğru değildir. Nitekim Amerikan siyaset biliminin kurucuları sayılan Woodrow Wilson, Frank Goodnows ve Charles Merriam gibi isimler hayatlarının bir döneminde Avrupa’da eğitim görmüşlerdir. Ayrıca 1925-1940 arasında Avrupa’dan ABD’ye göç eden akademisyenlerin genelde ABD akademisine, özelde de siyaset bilimine büyük katkıları olmuştur. Hatta -sınırlı bir süre için de olsa- pek çok tartışmanın bu akademisyenlerce gündeme getirildiğini ve yürütüldüğü bilinmektedir.

Bunlara rağmen, siyaset bilimi disiplininde ABD’li akademisyenlerin ve Amerikan toplumunun siyasetinin önceliklerini belirleyiciliği tartışılmaz. Avrupa’nın ve diğer dünya coğrafyalarının siyaset bilimi çalışmalarında geri kalmasının en önemli sebebi, muhtemelen, bu disiplinin bir sosyal bilim disiplini olarak ortaya çıktığı ve kurumsallaştığı dönemlerde büyük felâketlerin içinde olmasındandır. Siyaset bilimi Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başladığı ve disiplin üzerindeki etkisinin de sınırlı kaldığı söylenebilir. Diğer coğrafyalarda ise bu bilimin başlangıcı çok daha uzun yıllar sonra olmuştur.

Türkiye’de siyaset bilimine dair yaklaşımlar ve gerçekler

Türkiye’de siyasal çalışmalara duyulan ilgi Osmanlı toplum ve siyaset yapısındaki bozulmanın fark edilmesiyle yoğunlaşmış, özellikle nasihatnameler ve layihalar yoluyla nispeten erken bir tarihte bir siyasal düşünce müktesebatı oluşmuştur. Ancak modern anlamıyla siyasal düşüncenin ancak on dokuzuncu yüzyılda Yeni Osmanlılar hareketi ile başladığı söylenebilir. Öte yandan, söz konusu öncüllerin varlığına rağmen Türkiye’de siyaset bilimi disiplini ve bölümleri büyük ölçüde Amerikan anlayışının etkisinde kurulmuş, kurumsallaşmış ve yaygınlaşmıştır.

1950’li yıllarda şekilci yaklaşımın siyaset biliminin ana akımı hâline gelmesiyle birlikte Türkiye gibi Batı dışı toplumlara yönelik çalışmalar daha ziyade Modernleşme Kuramı çerçevesinde olmuştur. Türkiye’deki siyaset bilimciler de bu kuramın etkisi altında “Türkiye’nin çağdaşlaşması” ya da “Türk modernleşmesi” konulu çalışmalara ağırlık vermişlerdir.

1960’lı yılların sonlarına doğru Modernleşme Kuramı ciddî şekilde yıpranmış, Batı dışı toplumların da Batı’yı takip ederek hızla kalkınacakları, Batılı toplumların refah düzeyine ulaşacakları inancı da yerini daha karamsar ve eleştirel bir yaklaşıma bırakmıştır.

1970’ler boyunca Marksist yaklaşımların ve yine bu çerçevede Bağımlılık Kuramı’nın güç kazanması, siyasal parti çalışmalarının önemini yitirmesi, onun yerine sosyal sınıf çalışmalarının ve Feodalizm/Asya Tipi Üretim Tarzı tartışmalarının alması bu açıdan manidardır. Bununla birlikte Modernleşme Kuramı’nın ve şekilci yaklaşımın kaynağını teşkil eden Pozitivizm ile Marksizm’in aynı felsefî/epistemolojik ön kabulleri benimsediği göz ardı edilmemelidir.

Batı dışı toplumlarda yaşanan ve doğrusal ilerlemeci tarih şeması ile bağdaşmayan gelişmelerin de etkisiyle, özellikle 1990’lardan itibaren Aydınlanma düşüncesinin temel paradigmaları ve ön kabulleri sorgulanmaya başlamış, evrensel değerler söylemine yönelik kuşku artmış, ulus devlet söylemi tartışmaya açılmış, post-modern kuramların etkisiyle farklılıklar ve görecelik öne çıkarılmaya çalışılmış, bireysel haklar ve grup hakları, cemaat, sivil toplum ve kimlik gibi yeni analiz birimleri ve kategorileri gündeme gelmiştir.

Görünüşteki bu harekete ve zenginliğe rağmen Türkiye’de siyaset çalışmalarının en önemli vasfı, özgün ve sahici olmamasıdır. Yukarıdaki yönelimlerin ve değişimlerin hiçbiri Türkiye’nin kendi siyasal ve sosyal gerçekliğinden yola çıkılarak üretilmemiştir. Türkiye özeline yönelik çalışmalar bile maalesef Batı’daki, özellikle de Amerikan siyaset bilimindeki değişim ve dönüşümler çerçevesinde yürütülmüştür. Bu nedenle Türk siyasal çalışmaları, “ölü” bir düşüncenin tezahürü olarak doğurgan olamamış ve kümülatif bir ilerleme kaydedememiştir. Daha da vahimi, Türk akademisinde bu edilgen duruma ilişkin farkındalığın son derece zayıf olmasıdır.

Her yönüyle daha rafine ve dışa açık olmasına, sofistike yöntemler kullanmasına rağmen “sosyal bilim” denilen faaliyeti niçin ve neden yaptığına ve neden o şekilde yaptığına dair hakikî ve samimî bir biçimde düşünemeyen “profesyonelleşmiş” akademi ve akademisyen anlayışının Türkiye’de giderek yaygınlaşması en büyük sorun olmuştur. “Ezbercilik, şablonculuk, sahici soruların yokluğu ve kolaycılık,” Demirel’e göre Türkiye’de, hangi kesime ait olursa olsun, siyasal çalışmaların ortak özelliğini şekilcilik, Erbakan’a göre de taklitçilik teşkil etmektedir.

 


Neden?

Türk siyaset biliminin kendi siyasal ve toplumsal gerçekliğinden üreyen gerçek soruları yeterli yoğunlukta soramamasının esas nedeni, Türkiye’de siyasal düşüncenin sahici olmaması ve hâlen Amerikan siyaset bilimine bağımlı kalmasıdır.

Örneğin, Türkiye’nin en temel ve büyük siyasal sorunlarından biri üzerinde yeterli derecede toplumsal mutabakat sağlanmış bir siyasal düzenin Osmanlı’nın son döneminden beri kurulamamış olmasıdır. Nitekim Osmanlı’nın son döneminde yapılan tartışmalara yakından bakılırsa eğer, bu tartışmaların güncelliği yani bugün de hâlen geçerli olduğu açıkça görülecektir. Bu konuda bir arpa boyu dahi yol alınamadığını söylemek abartı sayılmaz.

Dahası, bugün Türkiye’de toplumun neredeyse tüm kesimlerince ve onların temsilcisi siyâsî partilerce her düzeyde şiddetle eleştiriliyor olmasına rağmen, 1982 Anayasası’nın yerine üzerinde mutabık kalınan yeni bir anayasanın bir türlü yazılamıyor olması, söz konusu düzen sorununun bütün yakıcılığıyla devam ettiğinin en büyük göstergelerinden biridir.

Gerçek şudur ki, siyasal düzen, bir anayasa yazımı ile de kurulamaz. Ancak ilgili toplumda yaygın kabul görmüş bir anayasanın varlığı siyasal düzenin kuruluşu için gerekli toplumsal ve siyasal mutabakat zeminin mevcudiyetine işaret eder. Bu durum basitçe, Amerikan siyaset biliminde son zamanlarda önemli bir yer teşkil eden ve “modernleşme” kuramının yerini aldığı anlaşılan bir “demokratikleşme” ve ona bağlı olarak “kurumlar” meselesi olarak görülemez. Türkiye’de ya da dünyanın başka bir yerinde siyasal düzen meselesi son derece derin ve kapsamlıdır. Sahici ve büyük soruların sorulmasını gerekli kılar.

Batı’da moda olan konuları çalışmak ya da Türkiye’nin yakıcı meseleleri ile ilgili konuları Batı’da moda olmuş paradigmalar ışığında ele almak, çokça görülen eğilimlerdendir. Bu sadece Türkiye’ye has bir durum da değildir. Batı dışı toplumların pek çoğunda aynı sorun yaşanmaktadır. Bugün Türk siyaset bilimi alanında her türden soruların yeterli miktarda ve yoğunlukta sorulamıyor olmasının nedeni, takipçisi olduğumuz Amerikan siyaset biliminin genel durumudur. Nitekim siyaset bilimi disiplininin kuruluşundan itibaren disipline yön veren sorular, Amerikan siyasal ve toplumsal gerçekliğinin ürettiği sorulardır ve bu sorular arasında siyasal düzen sorusu bulunmamaktadır.

“Değişen Toplumlarda Siyasal Düzen” adlı klasikleşmiş çalışmasında Huntington, siyasal gelişme sorunsalı bağlamında bu hususu şu şekilde açıklar: “Siyasal gelişmeye yönelik Amerikan umursamazlığının bir sebebi, Amerika’nın tarihsel tecrübesinde bir siyasal düzen kurma ihtiyacının vaki olmayışıdır.”

Tocqueville’nin dediği gibi, “Amerikalılar eşit olarak doğmuştur ve hiçbir zaman eşitliğin sağlanması gibi bir dertleri olmamıştır”. Ayrıca Amerikalılar, külfetine katlanmak zorunda kalmadan, demokratik bir devrimin nimetlerinden faydalanmışlardır. Dahası Amerika, on yedinci yüzyıl İngiltere’sinden ithal edilmiş olan siyasal kurumlar ve pratiklere dayalı bir hükümetle doğmuştur. Yani Amerikalılar hiçbir zaman bir siyasal yönetim tesis etme kaygısını yaşamamışlardır. Tarihsel tecrübedeki bu boşluk, onları modernleşmekte olan ülkelerde görülen etkin bir otoritenin oluşturulmasına ilişkin sorunlara karşı özellikle kör kılmıştır ve kılmaktadır.

Nitekim, zayıf da olsa “düzen” meselesinin siyaset biliminde 11 Eylül saldırısı, Afganistan, Yemen, Irak, Suriye ve Filistin gibi toplumlarda yaşanmakta olanlardan ve Batı’ya uzanabilecek bazı eylemsel dalga ihtimallerinden sonra konuşulmaya başlanmış olması da tesadüf değildir. Ancak bu durumun dahi Türkiye siyaset bilimi bölümlerinde henüz yeterince karşılık bulmamıştır. Sadece görsel medyada bazı strateji uzmanlarınca gündeme taşınmasından öteye de gidememektedir. Siyaset disiplinine hâkim olan siyaset tanımlarının bizim açımızdan yetersiz kalmasının nedenlerinden biri budur. Yani gelişmeleri cesaretle ve ülke gerçeklikleri içinde akademik bir boyuta taşıyamama yeteneksizliğidir.

Çünkü her bir olayda tanım yapmak, sınır koymaktır. Anlaşılacağı üzere tanımların büyük bir kısmı Amerikan toplumsal-siyasal gerçekliğinden kaynaklıdır ve siyasal düzen sorununu “siyasalın” dışında bırakmaktadır. Bu tanımlar, işleyen bir siyasal düzeni işlevli kabul etmekte, sistemin içinde ortaya çıkan nispeten ikincil sorunları ancak mesâil (kesin sonuca bağlanamayan hususlar) olarak açıklamaktadır.

Siyasetin düzen meselesini dışarıda bırakacak şekilde tanımlanması, Türkiye gibi Batı dışı toplumların siyaset bilimi literatüründe de karşılık bulmuş ve başlıca siyaset tanımı olarak alana hâkim olmuştur.

 

Literatürlerde öne çıkan iki siyaset tanımı; “Siyaset, bir toplumda meşru otoriteye dayanmak suretiyle yapılan varlık ve değer dağıtma faaliyetidir” ve “Toplumun tümünü ilgilendiren veya toplumu oluşturan birimler arasındaki ilişkileri son aşamada meşru otoriteye dayanarak düzenleyen eylemler bütünü” şeklindedir. Bazı siyaset bilimciler ise siyasetin “değerlerin dağıtımı ile ilgili bir görüş ve çıkar çatışması, bir iktidar mücadelesi” olduğunu söyler ve şöyle devam ederler: “Fakat bu çatışma ve mücadelenin asgarî bir anlaşma temeli üzerinde cereyan etmesi gerekir. Bu asgarî anlaşma temeli, toplumsal barış ve düzendir. Belli davranış kurallarından meydana gelen kamu düzeni siyasal mücadelenin çerçevesini ve sınırlarını çizer. Şiddetin ve silahlı çatışmanın baş gösterdiği yerde politika biter ve savaş başlar.”

Bu mevcut tanımların hepsi siyasal düzeni verili kabul eden tanımlardır ki ülkemizde henüz üzerinde mutabık kalınan bir siyasal düzen kurulabilmiş değildir. Dolayısıyla Türkiye’deki siyasal çalışmalara yeniden sahicilik kazandıracak bir hareket, ancak düzen sorunsalını içerecek şekilde “siyaset biliminin” yeniden tanımlanmasıyla başlatılabilir.