BOĞAZIMIZA kadar siyasete
battıktan sonra hep beraber sadece tartışıyoruz. İçinde yirmi çeşit sebze olan
bir salataya taraftarı olmadığı bir partinin ismini veren hanımefendiyi duyduğum
gün “Tamam!” dedim, “Geldiğimiz an itibariyle son noktaya varmış bulunuyoruz, hayırlı
olsun!”.
Rengine
veya pişme süresine göre isimlendirilen fırın yemeklerini bile farklı isimlerle
anar olmuş. Espriler gülmek için değil, adeta diğerine siyasî bir gönderme
olarak kullanılmaya başlanmış. Kadınların yaşam algıları, erkeklerin kalplerine
giden yoldan farklı olarak bir kez daha mutfaktan buldozerlerle, her yeri
birbirine katarak gelmiş gitmiş.
“Falan
gibi adamsın” cümlesi bazen iltifat olsa da baktığın yere göre değişebilmekte.
Hepimiz nihayet (birazda zorla) bir yön bulduk kendimize. Farkında olsak da,
olmasak da artık bir rengimiz, yönümüz, tarafımız, partimiz, aidiyetimiz, büyük
olduğunu düşünerek mutlu olduğumuz bir ailemiz oldu. Ne aile ama! Kalabalık bir
taraftarlık uğultusuyla yan yana durarak uzun, siyah, koyu bir karartıya
döndük. Bilimin henüz sırlarına ulaşmak bir yana, yaklaşamadığı uzaydaki kara
delik gibi bütün iyi hasletlerimizi, duyarlılıklarımızı, insanı insan yapan
samimiyetimizi elimizden alarak yutup gitmesine peşinen razı olduk.
Bütün
bu hengâmenin arasında denizlerde batmak üzere olan insanlığı fark edecek
miyiz?
Yunanistan
Başbakanı’nın beyaz gömleği üzerine yapılan sessiz gülüşmeler, Merkel’in en önemli
toplantılarda erkeklerin üzerine kırmızı bir çizgi çeker gibi duran turuncu
ceketinin güç sembolü sayılması, Arap liderlerin üzerlerinde adeta emanet gibi
duran uzun beyaz kıyafetleri kimi zaman alçaltıcı bulunup kimi zaman asalet
emaresi kabul edilerek haklarında bıkıp usanmadan konuşulabilmesi, Amerika
Devlet Başkanı’nın nasıl korunduğu ile ilgili kehanetler, anlatanı her
seferinde adeta yüceltirken etrafta bulunan dinleyenleri görünmez mengenelerden
geçirmeye usulca devam etmektedir.
Böylece
zaman geçer, isimler değişir, dünya değişir, siyaset değişmez ve konuşur,
konuşturur.
“Varlığı”
peşine takarak zevk ü sefa yolunda birileri takla atarken, garipler yine yolda bulduklarıyla
yetinirler. Kelimelerin anlamları sessizdir artık. “Bir yerde filler
yuvarlanırken, dünyanın diğer ucunda çimenler ezilmeye devam eder, ediyor,
edecek…”
Şişme
botlarla çoluk çocuk bilmedikleri diyarlara “Bir umut…” diyerek gitmeye çalışan
insanlar var rüyalarımda. Karamsar olmamak ve umut edebilmek duasındayım.
Kadınlar ve çocuklar böyle durumlarda en acıklı ses ile anons edilir. Oysa
insan olmak yeterlidir. Hangi okyanusta, nereden gelip nereye gitmeyi
amaçlamışlar ise, hayallerini çalanlara tüm (olmayan) varlıklarını verip sıfırı
da tüketmişlerse, neden kaçıyorlarsa fark etmez. Bütün amaçları “yaşayabilmektir”;
sadece biraz daha iyi bir yaşam…
Onun
içindir ki, gün aydınlık değil esasen. Gün bulutlu, gri, karanlık… Düşünüyorum,
anlamaya gayret ediyorum. Peki, siyaset ne konuşuyor böyle durumlarda?
Telefonda kullandığımız sembol, sevimli maymuncuk gibi ellerini ağzına,
kulaklarına ve gözlerine mi götürüyor sizce? Sessizce bir “Evet!” duyuldu, ama
yine kimseler duymadı(!).
En
azından…
Toplumlar
olarak enteresan tepkiler verdiğimizi düşünüyorum. Güzel bir kumsalda önündeki
kumlarla oynayan çocuklara benziyoruz. O kadar meşgulüz ki, üzerimize doğru gelen
dalgaları göremiyoruz. Politika konuşup, yiyip içen bir toplum nasıl olur da bu
kadar dar bir alanı görür veya konuşur? Partiler ve liderleri taraftarı için eleştirilemeyecek
kadar kutsallıklarını korurlarken, diğer sesleri duymuyor oluşumuz bu konunun
uzmanlarına çok malzeme çıkarır zannediyorum(!).
Türkiye’nin
aşağı yukarı her yerinde gördüğümüz mülteci kardeşlerimizin varlığından şikâyet
eden veya onlara hiç yokmuşçasına davranan iki grup olduk. Her iki taraf da
kendi içinde sıkıntılı bir halde…
Dünyanın
neresinde olursa olsun, “mülteci” konulu haberlerde hiçbir vakıa, istatistikî
bir sayıdan öteye gitmiyor artık. Gördüklerimiz, duygu ve anlam dünyamızda
farkında olamadığımız tahribatlara sebep oluyor. İnsanların yokluğundan,
fakirliğinden, en umulmadık çıkmazlarından para kazanmaya çalışan zihniyetler,
her daim olduğu gibi yine pazarlarını aramakta ve ne yazık ki her seferinde
bulmaktalar!
Birbiri
içine geçmiş hayatlarımız diğerini ezip ona zarar verirken Matruşka bebekleri
gibi gülümsenemiyor maalesef. Bütün insanlık geçmişin vebalini bir virüs gibi
taşımaya devam ederken zaman ilerlemeye koyulmuştur ve insanlar kendi
gurbetlerinde yolculuklarına çoktan çıkmışlardır. Toplumlar kendi kültür ve
miraslarıyla yüklü bohçaları ile yola revan olurlar. Kimileri bu yarışa hiç de
adil olmadığını düşündüğüm bir ara ile önden başlamaktadırlar. Bazı yürekler
yanmaktan kavrulmuş esmer bakışları ve koyu tenleri ile gülümsemeye devam ederler.
Çocuklar temiz, yalansız rüyalarında yeni dünyalar inşa etmeyi sürdürürlerken
hepimize yetecek kadar hayal kurmaya devam ederler.
Günlük
hayatımıza nüfuz eden sığ ve politik münakaşalardan nefes almayı deneyebiliriz.
İnsanlık yok olma tehlikesi ile baş başa iken biraz daha sükûnet ve merhamet
isteyelim. Önce kendimize, daha sonra çevremizdekilere…
Esmer bakışlı çocukların rüyalarına uyuyalım istiyorum. En azından deneyelim…



