Sinema ve diziler hakkında bir not

Hangi konuda olursa olsun, konunun gereksiz ayrıntılarına boğularak, tekrar tekrar aynı görüntü-haber-söz-resim ile ruhumuza saldırıldığını fark etmek durumundayız. Bu bir yayın ilkesi olarak kabul görmüş olabilir. Ancak her özgür birey, aklını, ruhunu ve bedenini korumakla mükelleftir.

ESASEN bu zor bir konu ve üzerinde kafa yorup çok düşündüğüm bilinir. Editörümüzün yönlendirmesi ile konu hakkında zihnime uçuşan kelimeleri kayda geçirmeye çalışacağım.

Çeşitli okumalar yapıp gözlemleyerek, kendi tecrübelerim ile birleştirip bir öngörü oluşturarak gençler için (özellikle gençler için) faydalı olacağını umduğum birkaç kelimeye/söze varmak niyetindeyim. Bu sebepledir ki, televizyon başta olmak üzere “toplumlar üzerinde sinema ve dizi filmlerin etkileri” ve tabiî ki “tüm sosyal medya mecralarının sosyolojik etkileri” gibi iki ana konuda ciddî çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Dahası, bu kaynaklara ulaşabilmek ve istifade edebilmek için ciddî bir çaba gerektiğinin de farkındayım.

Önce kendim ve ailem, sonrasında temas ettiğim her bir insan için, yeri geldiği anda bir mum da ben yakabilirim gayretiyle, doğru bilgi ve kaynaklar ile söz söyleyebilmek için kırılgan bir seçicilik yapmak gerekiyor.

Genel olarak sinema ve dizilerin toplum üzerinde ciddî bir etkisi olduğu biliniyor. Benim kuşağım ve sonrası Hollywood filmlerinin etkisi ile büyüdük. Bunu olumlama ya da kötüleme maksatlı söylemiyorum. Zihin dünyamda üst üste örülen her bir tuğlayla aile, gelenek, din, mekân, zaman, televizyon, kitaplar ve hayâller gibi birçok olgu birleşerek büyük resim oluştu. Ve hâlâ bu resim şekillenmeye devam ediyor. Aslında her bir etken ayrı ayrı konuşulup üzerinde değerlendirme yapmaya değecek kadar mühim. Ancak konumuzun ana gövdesinden ayrılmamak adına, televizyon-sinema-dizi üçlemesinden devam edeceğim.

Küçükken de sürekli yazan, not alan bir çocuktum. Okuma eylemi, zannedildiği gibi sadece kitap okuma anlamına gelmiyor. İnsanları okuma, doğayı okuma, zamanı okuma gibi hayatın önüme biriktirdiği bu kırıntıları toplamaya devam ediyorum. Evgeny Grinko’nun melodileri meselâ; şu anda odanın içinde dolanarak şekillere ve hatta kelimelere dönüşüyor.

Ama (henüz) okuyamıyorum.

***

Sinema ve dizilerin hayatı şekillendirdiği ve hatta bilakis sosyal hayatı tanımladığı zamanları yaşıyoruz.  

Olmayanı öyleymiş gibi göstermek, “kameranın büyüsü” diye tanımlanır, normalleştirilir, hatta güç gösterisine dönüşmüştür. Nadiren de olsa tersi olur. Gerçek olan fakat dile gelmeyen şeyler, bir zaman örgüsünün altında gizlenir. Sinema, ilginç bir şekilde konuyu ele alır, en yalın hâliyle ve çoğunlukla hiç beklenmedik bir şekilde su yüzüne çıkarır, savurur, çarpar. Çoğu zaman tokat gibi sert olur ama olur. Zenginlik, fakirlik, dindarlık, özgürlük, popülerlik, dürüstlük, ahlâk-ahlâksızlık, kültür, sanat, tatil ve giyim şekilleri gibi birçok ana konuda belirleyici ve bazen de tanımlayıcı bir işlev görür.

Özellikle pandemi sebebiyle uzun zaman evlerimizde kaldık. Normal rutinlerimiz bozulduğu için çok daha fazla ekrana hapsolduk. Esasen televizyon, bilgisayar ya da telefon fark etmiyor, bu soğuk ekranların ardı, aynı sistem ve akıl ile işliyor. Onun için ekranlar zamanımızın en büyük tuzakları olarak başucumuzda duruyorlar. İyi niyetle kurulan cümleler var, gerçekten araştırma, okuma, bilgi kaynağı olarak muhakkak kullanılıyor ve doğrudur; fakat genelleme yapılması hâlinde sanırım pastanın en küçük dilimine tekabül eder. Bunu da üzülerek kabul etmek durumundayız.

***

Televizyon ve diğer görsel plâtformlar pornografinin tüm boyutları ile yayın yapıyorlar. İşte en büyük tehlike bence buradadır! Konuyu sadece cinsellik olarak görmemek lâzım. Her şeyin ayrıntısını gereksiz yere ve fazlasıyla gösterip âdeta zihinleri şokluyorlar. Gündüz kuşağı olarak tanımlanan tüm programlardan açık oturumlara, yemek programlarından dizilere, sağlık programlarından belgesellere kadar her yere sirayet eden bir hastalık olarak görüyorum. Dediğim gibi, tüm bu programlar, gereksiz ayrıntı veya defalarca aynı görüntü üzerinden ilerleyerek bir çeşit şok uyguluyorlar. İzleyici bîçare, farkında değil!

Sadece televizyon değil, tüm sosyal medya organları, acıyı da, mutluluğu da bu şok dalgasının içinde veriyorlar. Doğruluk sorgulanmadan, ilginç olan kabul-beğeni-tık-fav oluyor. Sanırım insanoğlu kendi eliyle ve bir kez daha kendi zaafından yakalanmış durumda.

Hangi konuda olursa olsun, konunun gereksiz ayrıntılarına boğularak, tekrar tekrar aynı görüntü-haber-söz-resim ile ruhumuza saldırıldığını fark etmek durumundayız. Bu bir yayın ilkesi olarak kabul görmüş olabilir. Ancak her özgür birey, aklını, ruhunu ve bedenini korumakla mükelleftir. Tüm bu görsel ve işitsel saldırılara karşı koyabilmek için önce bunun farkında olmak gerekiyor.

Zihnimizi uyanık, kalbimizi selim tutalım.