Şikâyetperver

Kendi hayatımızı güzelleştirmeli, göz diktiğimiz dağlara koşarken çit yahut engebelere takılmamalı, nihaî hedefe varana kadar daima kendi yolumuza devam etmeliyiz.

YENİ bir güne başlarken, uyandığımız ilk andan itibaren kendimizi tarttığımızda, sizce şikâyetlerimiz mi daha çok, yoksa şükrettiklerimiz mi? Uyandığımız ilk anda uyanmış olmaktan şikâyet mi ediyoruz, yoksa yeni bir güne gözlerimizi açabildiğimiz için şükür mü ediyoruz? Velhasıl, gün içerisinde bize bahşedilenlere teşekkürümüz mü daha çok, yoksa bize verilmeyenler için yakınmamız mı?

Biz, bize ait olanın sınırlarını ve ölçüsünü de bilmeliyiz, göz diktiğimiz dağlara giderken kullandığımız yollara dikkat etmeliyiz. Bize bahşedilen şeylerin kıymetini anlamaya çalışmalı, sonrasında çevremizi anlamlandırmaya geçmeliyiz.

Oysa henüz kendi anlamımızı bulmadan çevremizi anlamlandırma gayretine giriyoruz. Yaşadığımız günün, ciğerlerimize çektiğimiz havanın, görebilmenin, konuşabilmenin, duyabilmenin ve hareket edebilmenin önemsiz şeyler olduğunu düşünüyor ya da bunları yapabilmenin ne kadar önemli olduğunu düşünmüyoruz bile. Hâlbuki görebilmenin kıymetini gözlerinin işlevini yitirmiş, benzer şekilde hareket etme özgürlüğünü felçli bir insana sorsak ya da sadece onların bir gününe iştirak etsek, anlarız. Ama biz yapabiliyor olmayı kendi meziyetimiz sayarak önemsizleştiriyoruz.

Gözleri etrafındaki maddeleri göremeyince bir insana âmâ diyoruz ya, peki biz de bize bahşedilen güzellikleri görmediğimiz için âmâ olmuyor muyuz? Üstelik âmâ olma hâlini kendi isteğimizle seçiyoruz. Oysa elimizde olmayan, belki hak etmediğimiz şeylere erişebilme serabıyla elimizdeki güzelliklerin farkına varamadığımız için âmâyız. Hem de gözle görülür karanlıklardan daha çok karanlık içerisindeyiz.

İnsanların çoğu başka insanların hayatına imrenerek, hatta haset ederek günlerini yitiriyor. Kendi hayatlarında olan şeylerin kıymetini bilmek yerine başka insanların hayatlarındaki kıymetli gördükleri şeylerin neden kendilerinde değil de başkasında olduğunu sorguluyorlar. Oysa kendinde mevcut olan şeylerin yoksunluğuna sahip olanlar da var. Hiçbir işine yaramayacak sorular soruyor, hiçbir faydası olmayan işler yapıyorlar. Öyle çok başkasının hayatına göz dikiyor ki o kimse, kendi hayatını yaşamayı unutuyor. Hâlbuki her beşer kendi imtihanı üzerine gönderildi bu dünyaya; başkalarının imtihanına yük olmak, başkasının sınav kâğıdına çizik atmak, cevapları çalmak için değil.

Herkes hayatına bir kurtarıcı, bir süper kahraman arıyor. Oysa yaşadığımız hayat bize ait ve başkalarının tasarrufuna bırakılamayacak kadar değerli. Eğer bir sinema filmine benzetecek olursak, hepimiz kendi filmimizin başkahramanıyız. Zaman zaman insanların eylediklerine takılıp kalıyor, onları düzeltmeye, anlamlandırmaya çalışıyor, vaktimizin büyük bir kısmını buna ayırıyoruz. Hâlbuki izlediğimiz filmde filmin başrolünün hayatı yerine sürekli yan rollerin yaptıkları bize izletilse, filmin konusunu ve hikâyesini anlayabilir miyiz? Yahut izlerken keyif alabilir, fayda sağlayabilir miyiz? Öyleyse kendi hayatımızda neden başka insanların yaptıklarına takılı kalıyoruz?

Bazı insanlar yan rol, hatta figüran olarak kalmalı; konumları öyle olmalı. Onların sürekli hayatımıza müdahale etmeye çalışmaları da figüran olarak yaşadıkları hayatlarına bir başrol aramak ya da figüran olarak başrol oynamaya çalışmaktan ibaret. Onların yaptıkları kendi hayatlarının olmayışından, o hâlde bizler neden böyle insanları kendi hayatımıza dâhil ediyoruz? Bazı figüranların sözleri bile yoktur oysa. Sadece birer gölgeden, görüntüden ibarettirler.

Filhakika, kendi hayatımızı güzelleştirmeli, göz diktiğimiz dağlara koşarken çit yahut engebelere takılmamalı, nihaî hedefe varana kadar daima kendi yolumuza devam etmeliyiz.