SEVİNCE çözülür müşkül olan. Sevince genişler darlıklar, kolaylaşır zorluklar. Seven, sevdiğinin boyasına boyanır da kendi rengini sevdiğinde seyreder.
Mayasıdır sevgi, kâinatın, insanın… Sevgiyle yazılır ademoğlunun dünyevî uhrevî yazgısı da, değişir tartısı mizanın!
Ve dahi iyi biliriz biz, sevgi rahmettir, sevgi güvenmektir, servettir, sevgi ibadettir, emektir!
Böyle bilir, böyle sever, “Yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü” deriz. Mevsimleri severiz; çiçekleri, çocukları, dağları, yolları, renkleri, kelimeleri, büyükleri, küçükleri, uzakları, yakınları severiz.
En çok da Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı severiz! Sonra O’nun en son Nebisini “Anam babam sana feda olsun Ya Resulüllah!” der, hasretle severiz! Bu sebeple, ne vakit adı zikredilse, sağ elimiz usulca dokunur kalbimize… “Salât ve selâm onun üzerine olsun”diyerek duaya durur dilimiz. Çünkü hidayet ile şereflendirilmiş iman eden bizler Resulümüzü severiz! Çok severiz! Hep severiz! Billahi, cümle âlem şahittir, bunu bilakis ifade eder hem dilimiz hem elimiz…
Biraz da sevmeyi severiz! Bazen de severken kendimizi severiz! İşte bu son cümle ile düşeriz o derin sevda kuyusuna, o iflah olmaz savruluşlara. Başımız döner de sarhoş olmaktan imtina ederek sevgimizi aklımıza danışıp muhabbete evirmek içim gayret ederiz! Sorsalar bize “Nedir bu hâlin?” diye, mütebessim ve mutmain bir eda ile “Seviyorum”deriz.
İşte o vakit, kalbimizi titreten, bizi kendinden emin tebessümlerle süsleyen bu sevginin aslında sevdiğimizden mülhem olmadığını, kendimizle kurduğumuz bağın efsunu olduğunu anlayıncaya kadar sevginin kör dehlizinde sürükleniriz.
Nasıl mı? Tıpkı şöyle: Rahmet umar, sevdiğimizin sesini, sözünü zahmet biliriz. Güven duyarız kalbimizin o en derininde “Ben!” diye diye büyüttüğümüz sevgiden de sevdiğimizin sözünü ihmal ederiz! Emek bekler, emek vermekten imtina ederiz. Hani sevmek servetti ya, en kolay, en çabuk, en mahir biçimde sevdiğimizin varlığını, hatta vardığını harcar dilimizde bir sesten ibaret kalmış sevmelerimiz! Ve sevmenin ben/siz bir kabul olduğunu fehmetmedikçe sürer bu gafletimiz! Tâ ki, hakiki sevginin kalbimizi itirazlardan arındıracağını, tam bir teslimiyetle bizi muti kılacağını idrak edinceye dek sürer bu “Ben” merkezli sevgimiz!
Ne çok “sevmek” dedim, “sevgi” dedim, ne çok sevilenden söz ettim. Zira bir murada mebnidir ibadet hükmündeki sevgiyi bunca tekrar edişim.
Evet muradım, aynaya muhtaç olmadan kendimizi sevdiğimizde seyretmenin lütfuna erişebilmek, “De ki, ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” âyet-i celilesine muti olabilmektir.
Rabbimizi çok severiz ve fakat onun emir ve nehiylerine ne kadar itaat ederiz? Kur’ân- Kerîm’de 6666 ayet olmadığını bilir miyiz? Resulümüzü çok severiz ancak onun sünnet-i seniyyesinin ne kadarına müştak ve mutiyiz? “Allahu Ekber/Allah en büyüktür!” derken ne kadar titrer kalbimiz?
Sevdiğimizin varlığından, vardığından uzak sevmeler sevmek midir? Rabbin buyruğuna râm ve razı olmanın izahı imanımız amele, sevgimizin tezahürü itaatimize dönüşmüyorsa biz kimi, ne kadar seviyoruzdur? Rabbimizin Vahy-i İlâhî’de Peygamberimize hiç “Habibullah/ Sevgilim!” demediğini, O’na Nebi, bize müştak olacağımız bir rehber, bir sevilen, çok sevilen, en sevilen olduğunu ne kadar sıklıkta hatırlıyoruz?
Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav), “Biliniz ki, gerçekten sözlerin en doğrusu Allah’ın kitabı olan Kur’ân-ı Kerîm’dir!” sözü bizlere güvenden, rahmetten, servetten, ibadet ve emekten söz etmiyor mu?
İşte tüm bu soruların cevabını önce nefsimizle sonra sevdiklerimizle bulalım ve dergimizin sayfalarına nakşederek istifadeye sunalım dedik. Muhabbeti çalınmış dünyamıza, yeniden ve şevkle sevgi tohumları serpelim diledik.
Huzurlu okumalar diliyorum! Hoşnut kalınız efendim!



