Sevgi, dostluk ve muhabbet ekseninde iletişim

İnsanlar ve milletler el ele, gönül gönüle verdiklerinde zor gibi görünen işleri de rahatlıkla yapabilirler. Yeter ki milletçe birlik ve beraberlik olsun. Zira ülkeleri ve cemiyetleri ayakta tutan birlik ve beraberlik çimentosudur. Düşman milletlerin ilk planda yaptığı şey, hedeflerindeki ülke halklarını birbirine düşürmektir. Bu da sanıldığından daha kolaydır. Dostluk ve kardeşlik emek ve fedakârlık istese de, kargaşa ve fitne koşarak gelir bize. Ülke olarak birlik ve beraberliğe, menfaate dayanmayan dostluklara her zaman çok ihtiyacımız vardır.

İnsanoğlu yüce Allah’ın yarattığı en muteber varlıktır


İNSANOĞLU, yüce Allah’ın bu dünyada halk ettiği en muteber varlıktır. Bu nedenle -çok şükür- biz insanlar, Allah’ın yeryüzündeki halifeleri oluvermişiz. Fakat beşere verilen bu kıymet, sebepsiz değildir. Kişi yaptığı hareketlerle eşref-i mahlûkat (yaratılanların en şereflisi) olabildiği gibi esfel-i safilin (yaratılanların en aşağısı) mertebesi(zliği)ne de düşebilmektedir. Zira günümüzde bunun binlerce canlı örneğini çıplak gözle görebilmekteyiz.


Beşerin kıymeti hiç şüphesiz ki (s)özündedir. Yüce Rabbimiz bu hususta şu ilâhî hükme varmıştır: “Andolsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yarattıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.” (İsra, 70) Pek çok varlıktan üstün kılınan insanoğlu ne diye kendi kuyusunu kazmakla meşgul? Bütün dünya bir araya gelse insanın insana yaptığı kötülüğü yapamaz. Oysa imanın alâmeti, sevgi ve hoşgörüdür; yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoş görmektir. 


Gerçek müminler başkalarına bile bile kötülük edemezler. İslâm’a göre mümin, müminin kardeşidir. Bu, gerçek kardeşlikten (aynı anadan ve babadan doğma) de makbûldür. Peygamberimiz bu hususta da kesin ölçüyü koymuştur: “Müminler birbirini sevmekte, birbirini acımakta, birbirini korumakta bir vücut gibidir. Vücudun herhangi bir organı rahatsız olursa, diğer organları da bu yüzden ateşlenir ve uykusuz kalır.”


Çoğumuz imandan dem vururuz, mangalda kül bırakmayız ama bu ince hakikatlere de her nedense kulak asmayız. Teferruat, der geçeriz. Kabuktan öze inemeyiz bir türlü. Meselelerin özüne vakıf olmakta güçlük çekeriz. Sonra da uyanık diye geçinip dururuz. Sevgi yoluna nefret çukurları eşeriz. Sevginin o olağanüstü tılsımını görmezlikten geliriz.


Kişi öncelikle kendisiyle barışık olmalıdır


Kişi evvelâ kendisiyle barışık olmalıdır. Meselelerin halledilmesinde kendimizi merkez olarak kabul etmeliyiz. Yani kendimizden yola çıkmalıyız. Kendimizi de sevmeliyiz. Fakat sözüm ona, insanı putlaştıran bir kısım hümanist zümrenin oyununa da gelmemeliyiz. İnanç ve törelerimizin gereklerine göre belli bir sınır koymalıyız kendimize. Hak ve halk katında çok muteber ve muhterem bir varlık olduğumuzu asla göz ardı etmemeliyiz. 18. yüzyıl Divan şairlerinden olan Şeyh Galip’in şu beyti bu hususta dikkate alınmaya değerdir: “Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen/ Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.”(Kendine hoşça bak ki âlemin özü sensin, Kâinatın gözbebeği olan insansın sen.)


Yunus Emre sevgiyi, Mevlâna Celâleddin-i Rûmî hoşgörüyü evrenselleştirirken ilâhî hakikatleri ölçü edinmişlerdir. Zira bu âlem şefkat ve merhamet üzere yaratılmıştır. Bunu insanlardan beklerken maalesef, daha çok insan haricindeki varlıklardan görüyoruz. Bu demektir ki dünyamızda bir şeyler ters gidiyor. İnsanoğlu ilâhî misyonunu rafa kaldırmış. Kıymet hükümleri şahsîleşmiş. Felâketin ayak seslerini duymamak için sağır numarası yapıyoruz. Oysa gözlerimizi kapamakla gece olmuyor. İş işten geçmeden kendimize çekidüzen verelim. Huzuru başka yerlerde değil, çevremizde ve içimizde arayalım.


Günümüzde bazı çevreler insanı ifrat ve tefrit uçlarında dolaştırarak yaratılış amacından uzaklaştırmaktadırlar. İnsan sevgisi “hümanizm” ifadesiyle başka noktalara çekilmektedir. Yeryüzünün, uğruna yaratıldığı insanı anlamaya yanaşmayanlar ve ona farklı yakıştırmalarda bulunanlar her nedense kulluk bilincini dikkatlerden uzak tutmaktadırlar. Oysa insanları sevmek ve güzellikleri paylaşmak esas alınmalıdır. Sevginin pabucunu dama atmaya çalışanların ektikleri nefret tohumları öncelikle kendilerini zehirleyecektir. Kâbe hükmünde olan gönülleri yıkıp harabeye döndürenler huzuru ancak düşlerinde görebileceklerdir. Bu hususta da sözü büyük mutasavvıf şair Yunus Emre’ye verelim: “Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil/ Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.”


Sevgi bir güneş gibidir; hem dünyamızı aydınlatır hem içimizi ısıtır


Sevgi bir güneş gibidir; hem dünyamızı aydınlatır hem içimizi ısıtır. Onsuz hayat karanlık ve soğuk bir dehliz gibidir. İçimizi kıpır kıpır oynatır sevgi. Hayatımızı renklendirir, neşelendirir. Onunla ayağımız yerden kesilir, adeta bir kuş misali kanatlanırız. 


İnsan sevdiği kadar vardır dünyada. Bu duygudan mahrum yürek viraneden farksızdır. Gönüllerimizi ve ruh dünyamızı harekete geçiren sevgi, en mühim ihtiyaçlarımız arasındadır. Hem sevmeye hem de sevilmeye ihtiyacı vardır insanın. Tıpkı ekmek gibi, su gibi… Hayat bu hislerle anlam kazanır. Bunlar olmazsa yaşamanın anlamı da kaybolur birdenbire. 


Düşünüyorum da dünyada sevilmek istemeyen kişi var mıdır? Hiç sanmıyorum. Şayet böyle bir kimse varsa büyük ihtimalle ruh sağlığı yerinde değildir. Demek ki istisnasız herkes sevilmek istiyor bu dünyada. Peki, sevgi tek taraflı bir duygu mudur? Buna “Evet” diyemeyeceğiz. Çünkü sevgi yürekten yüreğe akma eylemidir. Bu da karşılıklı olur ancak. 


Şarta bağlı sevgi olmaz, demeyin. Bazı sevgiler şartlıdır. Çocuklarımıza çoğu zaman “Şunu yaparsan seni severim, şunu yaparsan sevmem” türünde lâflar etmez miyiz? İşte bu, şarta bağlı sevgidir. Kişi sevilmek istiyorsa kendini o kalıba sokar, istemediği şeyleri yapmak zorunda kalır. Bu da aslında doğru bir bakış açısı ve doğru bir davranış değildir.


Bunun dışında bir de kişi, üstün meziyetlerinden ve sosyal konumundan dolayı sevilir. Bu, beklenti ve fayda amaçlı sevgidir. Maddî durumu iyi ve sosyal konumu üstün olan kişileri sevmek buna örnektir. Şarta ve konuma bağlı sevgiler sağlıklı değildir. Çünkü şartlar gerçekleşmezse ve konumu iyi olan kişi elindekileri kaybederse ona duyulan sevgi de o anda biter. Böyle bir sevgiye sevgi demek mümkün değildir. Bu çıkar amaçlı sözde sevgidir. 


Peki hangisidir güzel olan sevgi? Biz hangi sevgiyi kendimize şiar edinmeliyiz? Her şeye rağmen, her halükârda sevmek… Böyle bir sevgide şart ve beklenti olmadığı için sevginin sekteye uğraması da mümkün değildir. İnsanların en çok arzuladığı sevgi de her şeye rağmen olanıdır. Fakat itiraf edelim ki dünyada en az rastlanan sevgi de ne yazık ki budur.




Kalplerin sürura ermesi ancak Allah’a teveccühle ve derin bir sevgiyle mümkündür


Bize en küçük bir iyiliği dokunan kişiyi severiz ve bağrımıza basarız çoğu kere. Oysa Allah biz insanlara sayısız nimetler veriyor. Onu sevme hususunda niçin ihmalkâr davranıyoruz? Gerçek mümin, bütün sevgilerin membaının Allah sevgisi olduğunu bilir ve ona göre hareket eder. Bu, Müslüman olmanın en bariz gereği ve göstergesidir. Allah’ı bütün mahlûkattan daha çok sevmedikçe gerçek mümin olacağınızı mı sanıyorsunuz?


Kalplerin sürura ermesi ancak Allah’a samimi teveccühle mümkündür. Bütün gönüller, Allah’ı ister. Nefisler bu arzunun önüne engeller koyar. Allah sevgisiyle dünya muhabbeti aynı gönülde barınamaz. Kişi bunlardan birini tercih etmelidir. Akıllı insan, Allah sevgisini diğer sevgilere tercih edendir. Kalplerin Rabbine muhabbet duyması ancak ibadetle mümkün olur. Çünkü kişi sevdiğini hiçbir zaman aklından çıkarmaz. İbadetler, Rabbin, zihinde canlı tutulmasına vesile olur. Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’inde, inananlarla inanmayanların sevgisini mukayese ederek şöyle diyor: “İnsanlardan kimi, Allah’tan başka eşler tutar, Allah’ı sever gibi onları sever. İnananlar ise en çok Allah’ı severler. Zulmedenler, azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çetin olduğunu anlayacaklarını keşke bilselerdi!” (Bakara, 165)


Demek ki hakiki mümin, Allah’tan başkasına aşırı sevgi duymaz. Sevilmeye en çok lâyık olan ancak Allah’tır. Diğer mahlûkat, Allah’ın bir eseri olduğu için sevilir. Zira usta, eserinin herkes tarafından sevilip beğenilmesini ister. Biz insanların en büyük dostu hiç şüphesiz ki Allah’tır. Kişinin, dostuna muhabbet duymasından daha tabii ne olabilir?


Yüce Rabbimiz, müminleri imtihan etmek için onlara belâ ve musibet gönderir. İman sahipleri bu gibi sıkıntılar karşısında sabrederek ahiretteki derecesini ve makamını yükseltir. Allah sevgisi kuru lâfla olmaz. Rabbini seven, onun emir ve yasaklarına uyar. Bilindiği gibi Resulullah Aleyhisselâm Efendimiz, Allah’ın tartışmasız en sevgili kuludur. Yüce Rabbimiz kâinatı onun yüzü suyu hürmetine yaratmıştır. Bu nedenle can parçamız Resulullah’ı canından çok sevmedikçe hakiki anlamda Allah sevgisine vakıf olamayız. Dil ile ikrar etmek, sevgi için kâfi bir ölçü değildir. Gönüllerimiz O’nun sevgisiyle yanıp tutuşmalıdır.


Müminin Rabbine duyduğu muhabbet ne nimetle çoğalır ne de külfetle azalır. Çünkü o, Rabbini her halükârda karşılıksız sever. Sevgide menfaat aranmaz. Rabbimizin sevgisini iliklerimizde hissetmek istiyorsak kalbimizdeki dünyevî sevgilerin tamamını atmalıyız. 


Allah sevgisi kalplere zikirle nakşolur. Zira kişi, sevdiğinin adını dilinden düşürmez. Rüyalarında bile sevdiğinin adını sayıklar durur. İçinde sevgi bulunmayan kalp, taş gibi hissizdir. Bunu büyük mutasavvıf Yunus Emre şöyle ifade eder: “İşidün iy yârenler ışk bir güneşe benzer/ Işkı olmayan gönül misâl-i taşa benzer.”  


Sevgi ve menfaat bir arada bulunmaz. Yukarıdaki beytin şairi olan Yunus Emre, diğer bir kısım şiirlerinde, varlığa sevinmediğini, yokluğa yerinmediğini, Allah’ın aşkıyla avunduğunu dile getirmiştir. Cennet ve cehenneme de iltifat etmemiştir bunun gibi Allah dostları. Zira belli bir menfaat karşılığı zuhur eden sevgi, o menfaatin yok oluşuyla birlikte kaybolur. Kişi, Rabbini seviyorsa ölümden korkmaz. Zira ölüm Allah’a kavuşmaktır. Sevgililerin en büyük gayesi vuslat değil midir? Mevlânâ gibi, ölüme “Şeb-i Arûs (Düğün Gecesi) diyebiliyorsanız mübarek bir aşk üzeresiniz. Dünyanın en bahtiyar insanısınız.


Şüphesiz ki Allah, mümin kullarını sever. Resulullah’ın dediği gibi: “Allah’ın kullarına olan şefkat ve merhameti, şefkatli bir annenin çocuğuna olan şefkat ve merhametinden daha üstündür.” Allah, biz mümin kullarını böyle büyük bir aşkla ve şevkle seviyorken, biz ne diye gönlümüzü dünyevî mahbuplarla dolduruyoruz? Eğer kazançlı bir iş yapmak istiyorsanız, kalbinizin paslarını manevî zımparayla silerek, gönül köşkünüzü Allah sevgisiyle nurlandırın. Böylelikle her iki dünyanızı da mamur etmiş olusunuz.  

Anne ve babaların sevgisi “her şeye rağmen” duyulan sevgiye en güzel örnektir


Anne ve babaların sevgisi her şeye rağmen duyulan sevgiye en güzel örnektir. Onlar sevgi ve muhabbete bir gerekçe ve bir şart koymazlar. Fakat çocukların anne ve babalarına duyduğu sevgi için aynı şeyleri söylemek pek de mümkün değildir. Çünkü çocuk büyüyüp ihtiyaçlarını görebilecek seviyeye geldikten sonra değişebiliyor. Oysa anne ve babanın sevgisi kayıtsız ve şartsızdır. Buna örnek olabilecek bir hikâyeyi sizlerle paylaşmak istiyorum:


“‘Bebeğimi görebilir miyim?’ dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu. Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.


Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu. Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı. Ağlayarak şu cümle döküldü dudaklarından: ‘Büyük bir çocuk bana ucube dedi.’


Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi, eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona ‘Genç insanların arasına karışmalısın’ diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu. 


Delikanlının babası, aile doktoruyla oğlunun sorununu görüştü, ‘Hiçbir şey yapılamaz mı?’diye sordu. Doktor ‘Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir’ dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti. Bir gün babası ‘Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır’ dedi. Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan inşâ ve ihya edildi.


Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. Yıllar geçmişti, bir gün babasına gidip sordu: ‘Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım.’ ‘Bir şey yapabileceğini sanmıyorum’ dedi babası, ‘Fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin’. Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi. 


Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annesinin başına elini uzattı. Kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti. Annesinin kulakları yoktu.


‘Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu’ diye fısıldadı babası. Ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi? Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir! Gerçek mutluluk gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir. Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir!”


Bu yaşanmış öykü, sevginin nasıl olması gerektiğini ortaya koyuyor. Demek ki gerçek sevgi fedakârlığı da zorunlu kılıyor. Katlanılan fedakârlıklar sevginin derecesini gösteriyor. Hanginiz böyle bir sevgiye ve fedakârlığa hazırsınız? Bu soruya müspet cevap verenler riya katılmamış, gerçek sevgiyi bayraklaştıranlardır. Bunlara bugün ne çok ihtiyacımız var. 


En büyük yanlışımız sevgiyi önce muhatabımızdan beklemektir. Oysa belki de karşımızdaki kişi de aynı şeyi düşünüyor. Böylelikle sevgi iletişimi sağlanamıyor. Gelin birbirimizi karşılıksız sevelim. İlk hamleyi biz yapalım. Çok şey gerekmiyor, içten bir gülümseme bile sevmek için yeterli bir davranıştır. Her şeye rağmen sevelim ve sevilelim. 




Sevgidir gönül susuzluğumuzu gideren göze


Ferhat’a dağları deldiren, Yunus’u kayıtsız şartsız kırk yıl boyunca bir dergâha bağlayan, Kays’ı çöllerde dolaştırıp aklını kaybetme noktasına getiren ve Mecnûn eden sevgi değil miydi? Kediyle fareyi, kurtla kuzuyu düşman eden kör olası nefretten başka nedir ki?


Sevgidir gönül susuzluğumuzu gideren göze. Yürek çöllerimizi onunla yeşertiriz. Bulutları sağdıran ve toprağa can veren gücün dayandığı hissiyatın kaynağı da sevgi değil midir? En büyük ve tesirli büyü, sevgidir kanımca. Zira onun elinin uzanamayacağı uzaklık yoktur. Odur mesafeleri aradan kaldıran. Sevgi uzakları yakın eder, zamanı avucuna alır, uçurumları ve yokuşları düzlüğe çıkarır. Rayından çıkmış hayatları rayına oturtur.


Hiçbir maliyeti yoktur sevginin. Mânâlı ve içten bir gülümseme, göz parıltısı, önyargılardan uzak yaklaşım yeter de artar bile. Yeter ki “severmiş” gibi görülmeyin. Zira kalpten kalbe uzanan yollar içtenliğimizi ölçen manevî radarlarla doludur. Samimiyetten uzak hisler, bu radarlara kolayca yakalanır. Bunun ceremesi ödenemez parayla pulla. Zira kırılan gönüller yapışkanla yapıştırılmaz ki! Siz en iyisi kalpler arasında muhkem köprüler kurun.


Kalbin çalışması için sadece nefes yetmez ki! Kalbin maddî ciheti solukla hayat buluyorsa manevî ciheti de sevgiyle cilalanıyordur. Kaynağı Allah’a dayanmayan sevgi ise saman alevi gibi sönmeye mahkûmdur. Çünkü sevgi O’ndan neşet etmiştir. Güneşin huzmeleri altında mumun ne hükmü vardır? Hiçbir zaman kurumayacak olan o membadan nasiplenenlere ne mutlu! O kaynaktan tasını dolduranlar hiçbir zaman susamazlar.


Kalp sevmekten yorulmaz, aksine kalbin ve ruhun gıdasıdır sevgi


Sevgi bulutlarının olduğu bir dünyada çorak topraklar ne de bahtiyardır. Her bir kum tanesine değen damla iksirdir kanımca. Onların suladığı topraklarda boy atan ekinler yarınların ambarlarında güven ve emniyet sunarlar bize. Kin tarlalarında ancak gam ve kasavet yetişir. Zira o tarlalar gözyaşıyla sulanırlar. Etrafları dikenli tellerle örülüdür.


Sevginin can evimizi çepeçevre sarmadığı bir dünyada yaşamak, kuru kuruya soluk alıp vermekten başka nedir ki? Yaşamak nefes alıp vermekten ibaret değildir zira. Gam soluduğumuz dünyada her an, bir asır uzunluğundadır. Aldığımız her nefes, içimizi daha da acıtır, kalp sineye yabancılaşır. Ketum davranır dil, gönülden kopunca.


Bahar taşıyabilir mi kara kışın kurşundan ağır yükünü? Serçelerin sırtına palan vurulur mu hiç? Bülbüllerin sedası ne ifade eder sağırlar için? Körler çarşısında aynanın hükmü nedir ki? Öyle de sevginin mahkûm sandalyesinde, nefretin hâkim koltuğunda oturduğu bir dünyada adalet aramak gülünç değil midir?  Böyle karanlık bir göğün altında soluksuzluğu soluğa tercih etmez misiniz? Bırakıp da gitmez misiniz geriye dönüp bakmadan?


Kalp sevmekten yorulmaz elbet. Aksine kalbin ve ruhun gıdasıdır sevgi. O, umutların ve solukların tükendiği demlerde hayat öpücüğüdür adeta. Paylaşıldıkça artan ve tesir sahası o denli genişleyen tek şeydir sevgi. Bir yelpaze gibi açıldıkça genişler, serpilir. 


Sevgiyi içimize hapsetmek, muhataplarına açmaktan imtina etmek; ona yapılacak en büyük kötülüktür aslında. Vaktinde ve yerinde gösterilmeyen sevgi, kalp olmuş sandıklar dolusu para gibidir. Zamanında çok büyük değer ifade eden bu paralar, nasıl ki bir zaman sonra sobayı tutuşturan kâğıt hükmünde muamele görüyorsa, öyle de vaktinde yansıtılmayan sevgiler de bir şey ifade etmezler. Bu yüzden emsalsiz değerlerimizin değerini bilmeliyiz.


Sevgi, karanlığa doğan güneş gibidir. Hem içimizi aydınlatır hem de buz tutmuş hissiyatımızı ısıtır. Dünyaya bakışımızı tayin eder. Onun penceresinden bakınca dikende gülü, baykuş yerine bülbülü, çöl yerine vahayı, Kâinatın Sevgilisi’nin yaptığı gibi bir at leşinde inci gibi parlayan dişleri görürüz. Bu bakış açısı hem dünyamızı hem de ukbamızı mamur eder.




Sevgi dua gibidir; onun içine her şeyi sığdırabiliriz


Sevgi dua gibidir; onun içine her şeyi sığdırabiliriz. Koydukça genişler haznesi. Dualar nasıl ki genişledikçe ve içi doldukça tesiri artarsa, sevgi de paylaşıldıkça öylece büyür. Başkası için edilen dualar nasıl muteberse kişinin kendisi dışındakileri sevmesi de öyledir. Bununla beraber insanın kendini fazlaca sevmesi, bu duyguyu sadece kendisine layık görmesi ve bölüşememesi fakirliğin en çirkinidir. Sevdiğiniz kişiyle yarın düşman olabileceğinizi düşünseniz de sevgi, sınır koyulmaması ve ertelenmemesi gereken tek şeydir bence. 


Bugüne kadar sevgi üzerine neler söylenmedi ki!... Hiç kimse bu his karşısında bigâne kalamadı. Sevgiye pusu kuranlar da ondan yana göründüler. Sevgiye dair söylenen şu sözler ne kadar da manidardır: “Kavgayı sonbahar yapraklarına yazdım; rüzgârlar alsın götürsün diye… Nefreti karlara yazdım güneşle erisin gitsin diye. Kini bulutlara yazdım fırtınalar dağıtsın diye… Sevgiyi yeni doğmuş bebeklerin kalbine yazdım, onlarla büyüsün diye…”


Sevgi, nefretin ikliminde çoraklaşan yüreklerimize çiseleyen nisan yağmurları gibidir. Her damlası yüreğimizi temizler ve yumuşatır. Kinin tarlasında boy atan dikenlere inat, sevgiler başak verir; büyür, gelişir, serpilir ardı sıra. Ondan süzülen her damla, çürüyen ve kokuşan benliğimizi yeşertir. Hoyrat vakitlere umudun ve huzurun gölgesi düşer. Nefretin bıraktığı boşluklar iri güllerle dolar. Bahçelerden yükselen rayihayla ruhumuz arınır.


Hoşgörünün sultanı Mevlânâ ne güzel demiş Divan-ı Kebir’inde: “Altın ne oluyor, can ne oluyor, inci, mercan da nedir bir sevgiye harcanmadıktan, bir sevgiliye feda edilmedikten sonra.” Al benden de o kadar… Altının, inci ve mercanın değeri hükmî olsa da, sevginin kıymeti sabittir. Sevgiyi maddeyle satın alamazsınız hiçbir zaman.


Sevginin bayraktarlığını yapan ve sesi yedi asırdan beri asumanda yankılanan Yunus Emre, sözüyle ve özüyle bu yolun tavizsiz yolcusu olmuştur. O, huzuru sevgide bulmuş, bunu iman ve irfan göğüne basamak yapmıştır. Eşyaya maneviyat penceresinden bakan bu nur yüzlü dost bize, altın yaldızlı harflerle yazılmaya lâyık şu veciz sözleri yadigâr bırakmıştır: “Gelin tanış olalım, işin kolayın tutalım/ Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.”


Dünya, sevginin güçlü temelleri üzerine bina edilmiştir


Sevgi, değer vermesini ve değer görmesini bilmektir. Hayat ağacının can suyudur sevgi. Güçleri birleştirmektir bir anlamda, ayrımcılığın kökünün kazınmasıdır. Var olmanın doyumsuz hazzını yaşamaktır. Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır…” veciz sözü, bakış açısının önemini ne de güzel ortaya koyuyor. Alphonse Kann “Bazı kimseler güllerin dikeni olduğundan yakınırlar. Ben dikenlerin gülü olduğuna şükrederim…” der. Fazla söze ne hacet? İşte işin özü budur kanımca.


Nefes, hayatta kalmamız için nasıl gerekliyse, sevgi de saadetimiz için öyle gereklidir. Vücudumuzun gıdası besinlerse ruhumuzun ve kalbimizin gıdası da aşk ve sevgidir. Çölleri vahaya, uçurumları düzlüğe çeviren aşk, umudunu kaybeden, geleceğinden beklentisi kalmayan insanlara yaşama sevinci kazandırır. O, bedeni iri ve diri tutan sevgi iksiridir.


Dünya sevgi üzerine bina edilmiştir. Sevgi, şefkat, hoşgörü ve muhabbettir aslolan. Kalp kıran kişi Kâbe’yi yıkmış gibi muamele görür Hak katında. Zira gönül Kâbe’dir. Vaktiyle halk edebiyatı ürünlerinden birinde rastladığım şu ifadeler beni fazlasıyla etkilemişti: “Bu ne viran çeşmedir, su içecek tası yok/ Kırma insan kalbini, yapacak ustası yok.”


Gönlün en kıymetli sermayesidir sevgi. Onu bütün yürek sarraflarında rahatça bozdurabilirsiniz. Nefretin taştığı demlerde dalgakıran olur gönül sahilinize. Kalkan olur kılıçların gölgesinde. O en büyük servettir yürek işçileri için. Bırakılacak eşsiz bir mirastır yarınlarımızı şekillendirecek çocuklarımıza. Yürek denizlerinde kaybolanlar için emin bir pusuladır. Sihirli bir anahtardır meselelerin yumak hâline dönüştüğü açmazın eşiğinde. Kullanıldıkça çoğalan, gönül pınarlarımızı besleyen tılsımlı bir membadır.


Nefretin sağanağında ıslanan, kirlenen ve paslanan gönül tellerimizi sevgi zımparasıyla temizleyebiliriz ancak. Gönül bayramlarımızın lokumu ve şekeridir sevgi. Acılaşan ruhlarımız onlarla tatlanır. Düş bahçelerimizdeki çiçekler onların ikliminde açar taç yapraklarını. Biteviye aymazlıklarımıza basiret nazarı olurlar çoğu kere.


Halt etmiş sevgiden maraz doğar diyenler. Zira marazlara en tesirli ilâçtır sevgi iksiri. Onun doyumsuzluğunda ebediyete kanatlanır ruhlar. Buzların saçaklarda salkım salkım asıldığı zemherilerde içimizi ondan başka ne ısıtabilir ki? Issız çöl gecelerinde gönül imbiğimizden süzülen ay ışığına yârânlık eden, sevgiyle beslenen hayaller değil midir?


Sunaklara nefretin gölgesinin sindiği kerih zamanlardan beri şebnemler düşmüş deli kanımıza. Sevginin bezediği kadim zamanlar asılmış darağacına. Kaskatı kesilmiş gözbebeklerimiz. Talan edilmiş yürek bohçalarımız. Hayaller buz tutmuş güneşin eteklerinde. Sevgisizliğin kırbaç izleri nasırlaşmış yüreğimizde. Güzelliklere açılan yolların cümlesi dikenli tellerle kesilmiş, varmayı murat eden ayaklara paslı prangalar vurulmuş. Bu prangaları ve düğümleri sevgiden başka çözecek bir güç tanıyor musunuz acaba?




Gönüller ancak şefkatle fethedilir


Şefkat de sevgi gibi zaman içerisinde unuttuğumuz en muteber değerlerimizdendir. Onun olmadığı bir hayat metalik bir hayattır doğrusu. Şefkat de sevgiden doğar. Onunla birlik olup güzelleştirirler dünyayı. Onunla el ele verip gönüllerden gönüllere köprüler kurarlar. 


Kıymetlilerimizi acıyarak ve koruyarak sevmektir şefkat. Kol kanat germektir körpe ümitlere. Zira umuttur yarınlara yolculuğumuzdaki en kıymetli azığımız. 


Bizi insanlaştıran şefkat sevgi gibi ilâhî kaynaklardan, kâinata mührünü vuran yüce sultanın hudutsuz çağlayanından beslenir. O okyanustan bir damla düşse payımıza, yeter de artar bile. Kâinatı temaşa eden gözler, nice ibret nazarlarına muhatap olurlar. 


Bakmasını bilen gözler, zahirden batına akıp gider. Şefkat şemsiyesini yavrularının üzerine geren bir kedinin, düşmanı hissettiği bir anda aslan kesilmesini şefkat dışında hangi hissiyatla izah edebilirsiniz? Vahşi aslanın azı dişleri, aç karnını doyurmak için onca mahlûkatı parçalarken, bir anda sevimli yavrusunu sarmalayan bir kıskaç oluşunu gördüğümüzde nasıl bir hisse kapılırsınız? Bunu şefkatin tılsımı dışında neyle izah edersiniz acaba? İşte şefkat, bütün canlıların nazarında ve tavırlarında öyle tesirli bir duygudur. 


Gönüller ancak şefkatle fethedilir. İstanbul Fatih’i engin şefkatiyle Bizans artıklarının katılaşan, hatta taşlaşan gönüllerine girmemiş miydi? Anneleri o doyumsuz gece uykularından kaldırıp yavrularına köle eden, alnı kadar ak sütünü bir çağlayan misali taşıran, ipek dokunuşlarla bebeğinin saçını okşatan şefkat değil de nedir? Yusuf’u bir kuyudan alıp Mısır’a sultan eden, göktekileri uçuran, yerdekileri yürüten, sudakileri yüzdüren şefkattir elbet.


Sevgi, şefkat ve merhamet insan olmanın ve insan kalmanın alâmetleridir


Rahmetten gelir merhamet. Öyleyse merhametin pınarı ilâhî menşelidir. Gözelerinden nur akar merhamet oluğunun. Yüce Rabbimizin merhameti olmasa mahlûkat helâk olurdu şüphesiz. Güneş denen alevden topu yerinde sabit kılan ve ateşten bereket ihsan eden yüce Sultan, bütün azametine rağmen merhametinden hiçbir şey kaybetmiyorsa, zerre hükmündeki bizlere ne oluyor da merhamet fakiri olup çıkıyoruz bu âlemde? Güneş ki azıcık yaklaşsa bize yanarak, azıcık uzaklaşsa bizden donarak yok oluruz. Yaratanın merhameti onu tam olması gereken yerde sabit kılarak yarattıklarına duyduğu engin hürmeti göstermiştir.


Merhamet nurdur yedi kat semada. Bu nura erişmek için ibadetlerimizin akabinde sembolik de olsa yukarıya kalkıyor avuçlarımız. Her birimiz merhamet dilencisiyiz zira. Merhamet nazarlarıyla yeşeriyor ağaçlar, su maviliğini ondan alıyor. Sağnak yağmurlar bereketini Rahman’ın merhamet hazinesinden (t)aşırıyor. Damlalar toprakla buluşurken merhamet saraylarından alıyorlar ilhamını. Güneşin arzı ısıtması O’nun merhametinin yüce tecellisidir. Nemrut’un ateşinin İbrahim’i yakmaması, ateş içinde güller açması, balığın Yunus’a aşiyan (yuva) olması merhamet dışında başka neyle açıklanabilir ki!


Kusurları örten merhamet şalından başka bir şey değildir zannımca. O, gecenin karanlığı gibi örtmeli bütün kusur ve kabahatleri. Fakat kendimizinkileri asla… Şahsın zatına merhameti kusurlarını at gözlüğüyle görmesine zemin hazırlar. Fakat zulmetmek de gerekmez zatımıza. Tam olması gereken noktada tutmak gerekir şefkat ve merhamet terazisini.


Mülkün sahibi Kadir-i Mutlak, merhameti varlığın sebebi kılıyor. Gönül hanesinde ona yer açanları, yürek coğrafyasının ışığı addedenleri ebedî saadetle müjdeliyor.  Ayetler onun engin merhametini haykırıyor: “…O, merhamet etmeyi kendine gerekli kıldı.” (En’âm, 6/12) “…Birbirine merhameti tavsiye edenlerden olanlar var ya, işte onlar ahiret mutluluğuna erenlerdir.” (Beled, 90/12–13) Ne mutlu onlardan olanlara!


Bizleri insan kılan sevgi, şefkat ve merhamet insan olmanın ve insan kalmanın somut alâmetleridir. Bunları ertelemek insanlığı ertelemekten farksızdır. Gönül tezgâhında sevgi dokuyanlar, aşk mektebinde sadakat okuyanlar, baykuşlar diyarında bülbül olup şakıyanlar; sonlar âlemi olan bu yalan dünyada sonsuzluğu yakalamış bahtiyar kimselerdir. 


Bireyleri esaret altına alan iletişim araçları ve sosyal medya platformları


Eskiden güce dayalı bir sömürgecilik anlayışı vardı dünyada. Büyük devletler gözlerine kestirdikleri zayıf ülkeleri kaba kuvvetle ve silahlarla korkutarak işgal ederlerdi. Toprak altında ve üstünde neleri varsa alırlardı. Bu durum yüzyıllarca devam etti. Fakat günümüzde bunların yanında top ve tüfekten daha etkili sömürgeleştirme araçları var. Bunların başında bütün dünyayı tek bir kuşakta toplayan internet geliyor. 


Günümüzde sınırlarınıza ne kadar güçlü ordular ve askerler konuşlandırırsanız konuşlandırın internetin ülkenize girmesini engelleyemediğiniz müddetçe koca bir mâziyi ve sizi siz yapan değerleri içselleştiren beyinlerinizin işgal edilmesinin önüne geçilmesinde bu askerî gücün çok fazla bir etkisi olmayacaktır. Demek ki internet sınır tanımıyor. 


Yirmi birinci yüzyılın yaşamakta olduğumuz bu ilk çeyreğinde iletişim araçları ve sosyal medya hayatımıza tamamen egemen olmuş durumdadır. Bireyleri esaret altına alan iletişim araçları ve sosyal medya platformları iletişim kurmanın dışında kamuoyu oluşturma, bilgi edinme, sosyalleşme ve eğlence gibi birçok alanda hayatımıza yön vermektedir. Günümüzde Facebook, Twitter, Instagram, Messenger, WhatsApp, Snapchat, Skype, Tumblr, YouTube, Wikipedia gibi sanal ortamlar ne yazık ki hayatın olmazsa olmazları konumuna getirilmiştir. Ellerimizden düşürmediğimiz cep telefonları ve tabletler bu süreci hızlandırmıştır. Artık hepimiz birer modern köleyiz. Fakat köleliğimizin farkında bile değiliz. 


Sosyal medya deyip de geçmeyin. Bu mecra her geçen gün güç kazanıyor. Günümüzde hemen bütün dünyada gerçek iktidar sosyal medyanın elindedir. Zira sosyal medya, insanların belli konularda örgütlenmesini de kolaylaştırıyor. Bu yolla bir araya gelen insanlar birçok konuda tepkilerini ortaya koyabilmektedir. Hatta iktidarları değiştirmede ve onlara gözdağı vermede sosyal medyanın etkisi inkâr edilemeyecek kadar ileri boyuttadır.  


Sosyal medya bugün bir tehdit vasıtasına dönüştürülmüştür. Dünyanın jandarmalığına soyunan malum devletler, istemedikleri ve söz geçiremedikleri yöneticileri değiştirmek veya hizaya getirmek için sosyal medyayı etkin olarak kullanmaktadır. Geçmişte Tunus’ta başlayan ve Ortadoğu’yu kasıp kavuran “Arap Baharı” buna örnektir. Zengin petrol ve doğalgaz rezervleriyle tüm dünyanın ilgi odağı hâline gelen ve iştahları kabartan Ortadoğu coğrafyası sanal medya marifetiyle ve sosyal medyanın gücüyle hızla ve kolayca dönüştürülmüştür. 


Mısır’da halkın seçtiği Muhammed Mursî tarafından kurulan meşru hükûmetin düşürülmesinde ve yerine Abdülfettah  el Sisi öncülüğündeki askerî yönetimin getirilmesinde ABD’nin kışkırttığı sosyal medya ve onun aktif kullanıcıları etkin roller oynamışlardır. Daha doğrusu ABD’nin kurnaz yöneticileri ateşe elle dokunmak yerine sosyal medya maşasını kullanmışlardır. Böylelikle ne elleri yanmış ne de sıcak çatışma riski almışlardır. 


İletişim araçlarının baş döndürücü bir hızla geliştiği ve çoğaldığı bir bilişim çağındayız


İletişim araçlarının baş döndürücü bir hızla geliştiği ve çoğaldığı, bilişimin hayatımızı çepeçevre kuşattığı dijital bir dünyada yaşıyoruz.  Hayatımız cep telefonu ve bilgisayar merkezinde sürüp gidiyor. Onlar artık gözümüz kulağımız, elimiz kolumuz oldu. Onların olmadığı bir dünyayı düşünemiyoruz. Günümüzde aile çevresinden çok, sosyal medya hayatımıza yön veriyor. Ailedeki o geleneksel eğitim hayata yön veremiyor. Ebeveynlerin çocukları üzerindeki etkisi her geçen gün azalıyor. Aile, okul ve arkadaş çevresi, yerini gerçek hayatta pek de karşılığı olmayan sosyal medyaya, buradaki sanal ilişkilere bırakmaktadır.


Günümüzde modernizmin meyvesi olan dijital hayat, yaşamın her alanına sirayet etmiş bulunmaktadır. Bundan en çok da bilişim sektörü pay almıştır. Artık istesek de istemesek de hayatımızın her safhası kayıt altına alınmaktadır. Varoluşçu felsefenin ünlü isimlerinden Alman filozof Martin Heidegger’in “Kamera, izleyiciye yöneltilmiş bir silahtır” sözü, görsel medyanın gücünü göstermesi bakımından önemlidir. Geçen zaman görsel ve işitsel medyanın gücünü ve etkisini daha da artırmaktadır. Başta çocuklar ve gençler olmak üzere bütün insanlar büyük bir tehdit ve tehlike altındadır. 


İletişim çağının en büyük hastalığı: İletişimsizlik


İletişim araçlarının altın çağını yaşadığı bir zaman diliminde olmamıza rağmen bu çağın en büyük meselelerinden biri de ne yazık ki iletişimsizliktir. Bunun en önemli nedeni iletişim araçlarının iletişim amacından çok, iktidar ve hakimiyet vasıtası olarak kullanılmasıdır. Bu, o meşhur bıçak örneğine benzer. Cerrahın elinde hayat kurtaran bıçak, katilin eline geçince hayat söndürmektedir. İletişim araçları da amacının dışında güç gösterisi için kullanıldığında iletişime değil, iletişimsizliğe ve gücün zehirli meyvesi olan dayatmaya hizmet etmektedir. Bu durum iletişim çağında iletişimsizliği beraberinde getirmektedir. 


Toplumu yönlendiren medya, özellikle günümüzde çok geniş bir etki alanına sahiptir. Medya derken sadece gazeteler ve sosyal platformlar anlaşılmamalıdır. Sinema sektörü de bu devasa zehir akıtan çeşmeyi besleyen kirli oluklardan biridir. Başta Hollywood olmak üzere, dünyadaki sayılı sinema sektörleri güçlülerin dünyaya egemen kılmak istedikleri düşünceleri yayma görevini üstlenmiş bulunmaktadırlar. Zalim ABD’nin bu kadar büyümesinde ve sesini bu derece güçlü duyurmasında Hollywood’un tesiri yazılı ve görsel medyadan az değildir. Aksine daha fazla olduğunu söylemek bir hakkın teslimi demektir. Tabii görebilene!


Günümüz dünyasında sinema sektörüne büyük paralar harcanmaktadır. Egemen güçler pahalı yapımlarla dünyayı kendi düşünce eksenlerinde döndürmektedir. Bilinmelidir ki hiç kimse maddî ve manevî karşılığını alamayacağı bir sektöre körü körüne yatırım yapmaz. Bu pahalı yapımlara imza atanlar, insanların bilinçaltlarını yeniden inşâ etmektedir. 


Sinema ve diziler demişken Türk sinema ve dizi sektörüne de birkaç satırla değinmekte fayda vardır. Bugün televizyonlarımızda her gün onlarca dizi dönmektedir. Bunların kahır ekseriyeti de bizi anlatmaktan, dinî ve millî değerlerimizden uzaktır. Sanki birileri kendi dünyalarını ve hayat tarzlarını bizlere empoze etmek için sinema ve dizi sektörünü aktif olarak kullanmaktadır. Dizilerimiz Batı kültürünün Türkiye distribütörü gibi çalışmaktadır. Varsa yoksa Avrupaî düşünceler ve yaşam biçimleri... Bizim dizi yapımcılarımız ve yönetmenlerimiz adeta Batı’nın gönüllü misyonerleri gibi çalışmaktadır. Bugün toplum bu kadar çok bozulmuşsa ve değerlerinden bu kadar çok uzaklaşmışsa bunda sinema ve dizi sektörünün çok önemli payı vardır. Bunun istisnaları da maalesef çok azdır. 


Kişi evvelâ ve bilhassa kendi olmalıdır


İnsanoğlu, insana yaraşır davranışlar gösterdikten sonra herkes tarafından sevilip sevilmemeyi kendisine dert edinmemelidir. Zira bize düşen görev, doğruları gözetmek ve bizzat uygulamaktır. Herkes tarafından sevilmek haddizatında çok da benimsenen ve arzulanan bir durum olmamalıdır. Çünkü bir insan herkes tarafından sevilmez. Kanaatim odur ki kişi herkes tarafından seviliyorsa ortada bir kaypaklık ve ikiyüzlülük problemi vardır. 


Kişi evvelâ ve bilhassa kendi olmalıdır. Bu kendiliğini, sahip olduğu maddî ve manevî değerlerle beslemelidir. Siz belli değerler çerçevesinde kendiniz olursanız sizin gibi düşünmeyenler tarafından sevilmeyecek, hatta yadırganacaksınız. Bunda üzülecek, kahrolacak bir durum yoktur. Bu aslında eşyanın tabiatındandır. Bunu böyle okumak gerekir. 


Hayat asla bir oyun değildir, kanlı ve canlıdır; onun için de hayatın provası yoktur. İyi veya kötü bir dairede yaşanır ve biter. İnsanoğlu bu dünyaya Rabbine kulluk etmek için gönderilmiştir. Hayatı bir oyun olarak görmek bize dünyaya gönderiliş gayemizi unutturur, gaflete dalmamıza neden olur. Bunun neticesi ise, maazallah, kaybedenlerden olmaktır. 


Biz insanlar her gün yeni şeyler yaşıyor ve yepyeni hatıralar biriktiriyoruz. Bunlar tıpkı bilgisayarlardaki gibi hayatın geri dönüşüm kutusuna atılıyor. Bazen geri dönüşüm kutusuna attığımız yaşantılar geçici de olsa çağrışımlar yoluyla geri getirilebiliyor. Fakat bu muhayyel çağrışımları uzun müddet yeniden yaşamak ve yaşatmak mümkün değildir. 


Herkes tarafından sevilmemek, ekseriyetle kişinin iyi veya kötü, öyle veya böyle bir duruşunun ve şahsî fikrinin olduğunu gösterir. Duruş sahibi olmak, saygı duyulmaya değerdir. Hele de duruşunuz hak ve hakikat ölçülerindeyse bu, her halükârda takdire şayandır.


Belli bir duruş ve değer sahibi insanlar, kondukları kabın şeklini alan insanlar değildir. Onlar sınırlı kaplara ve kalıplara asla sığmazlar; aksine özgüven sahibi oldukları için kalıpların şeklini zorlarlar. Onların düşünceleri sözde değil, özdedir. Onun içindir ki sözleriyle davranışları uyumludur. Onların düşünceleri, duruş ve istikametlerini belirler. 


Herkes tarafından sevilmek, hayatımızdaki bir hedef ve gaye olmamalıdır


Duruş sahibi olmak zor olsa da bir o kadar da keyiflidir, ruhu tatmin edicidir. Bu tarz insanlar zamana ve mekâna göre göreceli hareket etmezler. Kaybetseler de bu onların hakikat karşısındaki duruşlarını ve tutarlılıklarını değiştirmez. Vazgeçilmesi gereken yerde vazgeçmeyi, dört elle sarılması gereken yerde de sarılmayı bilirler. Onlar için dış etkenler değil, değerler belirleyici olur. Onlar inandıkları gibi hareket ettikleri için ruhen mutmain olurlar. Ruhları çelişkilerden ve gelgitlerden azade olur. Kendileriyle de barışık olurlar. 


Herkes tarafından sevilmek için özel bir gayret sarf edenler; kendileri gibi yaşamıyor, başkalarına beğenilmek için yaşıyor demektir. Bu da hayatı sıkıcı kılan, hatta zindan eden zor bir durumdur. Böyle bir kişinin söz ve eylemlerinde samimi olması beklenemez. 


Hayat bir proje değildir, doğal akışında yaşanılması gereken bir süreçtir. Onun içindir ki neticede zarar etsek de inanç ve değerlerimizden taviz vermemeliyiz. Duruma ve muhataba göre davranış geliştirmemeliyiz. Pergel değil, pergelin sabitlendiği odak noktası olmayız. 


Herkes tarafından sevilmek, hayatımızdaki bir hedef ve gaye olmamalıdır. Öte yandan herkesi sevmek zorunda da değiliz. Kişinin, değer yargılarına ve yaşantısına uymayanları sevmemek, onlardan uzak durmak gibi bir hakkı vardır, olmalıdır da… Fakat sevmemek, sevmediğinden nefret etmek anlamına gelmez. Nefret etmek, sevmemenin çok ötesinde ruhen arızalı bir durumdur. Bazı kişileri veya daha genel anlamda söylemek gerekirse bazı şeyleri sevmemek bizi rahatlatsa da, onlardan nefret etmek bizi yorar. Zira nefret etmek ruhun tabiatına aykırıdır. Zira samimiyetten ve muhabbetten beslenen ruh, insanî olana meyillidir. 


Geniş kitleler tarafından beğenilmek, aferin almak ve sevilmek için çırpınanlar çelişkilerin girdabında özlerini ve özgürlüklerini kaybederler; sonuçta oradan oraya savrulurlar. Zamanın ruhuna uyma gayretiyle kendi ruhlarını yitirerek bir nevi ruhsuzlaşırlar. Bunun acı yansımalarını sosyal medya platformlarında her geçen gün daha çok görüyoruz.


Ülkeleri ve cemiyetleri ayakta tutan birlik ve beraberlik çimentosudur


İnsanlar ve milletler el ele, gönül gönüle verdiklerinde zor gibi görünen işleri de rahatlıkla yapabilirler. Yeter ki milletçe birlik ve beraberlik olsun. Zira ülkeleri ve cemiyetleri ayakta tutan birlik ve beraberlik çimentosudur. Düşman milletlerin ilk planda yaptığı şey, hedeflerindeki ülke halklarını birbirine düşürmektir. Bu da sanıldığından daha kolaydır. Dostluk ve kardeşlik emek ve fedakârlık istese de, kargaşa ve fitne koşarak gelir bize. Onun içindir ki sabırsız ve tahammülsüz toplumlarda şiddet ve nefret daima pirim yapmaktadır.


Ülke olarak birlik ve beraberliğe, menfaate dayanmayan dostluklara her zaman çok ihtiyacımız vardır. Bunu yerel ölçülerde de düşünebiliriz. Nedir bu kin, nefret ve kavga? Neyi paylaşamıyor insanlık? Yunus’un dediği gibi: “Mal sahibi, mülk sahibi/ Hani bunun ilk sahibi/ Mal da yalan, mülk de yalan/ Var biraz da sen oyalan...” Kim ne derse desin hayatın gerçeği dünyanın kuruluşundan beri bundan ibarettir. Son yıllarda iller arasındaki çekemezlikler ilçe seviyesine, hatta belde boyutuna düşmüştür. Köyler arasında bile husumetler sürüp gitmektedir. Bunlar şık şeyler değildir. Kaba kuvvetle meseleler çözülemez. Bütün kavgalar, kin ve nefretler yürekte birikmiş zehirlerin dışavurumudur. Bunlar ancak sevgi panzehiriyle yok edilebilirler. “Ateşe körükle gidilmez” demiş eskilerimiz. Fakat günümüzde bazı kesimler ateşe körükle giderek, onu daha da şiddetlendiriyorlar.


Hakikatte insan, sevdiği, affettiği ve hoş gördüğü kadar insandır


Unutulmamalıdır ki hakikatte insan sevdiği, affettiği ve hoş gördüğü kadar insandır. Vaktiyle kaleme aldığım “Barış ve Kardeşlik Türküsü” adlı şiirimde şu duygulara yer vermiştim: 

Habil’in torunuyuz, Kabil anlamaz bizi/ İnsanlık gönderinde allarımız var bizim/ Kardeşlik ikliminde bahar eyledik güzü/ Menzili barış olan yollarımız var bizim// Allah bir, Muhammed bir, Ali gelir ahiri/ Dostluğa omuz verir bu dünyanın mahiri/ İnsanlık bir Zühre’dir, bizler onun Tahir’i/ Bir eşkinden bin veren dallarımız var bizim// Muhabbet deryasında arınırız kirlerden/ İstikamet alırız; Kaygusuz’dan, Pirler’den/ Hünkâr’dan el alanlar, uzak durur şerlerden/ Peteğimizden sızan ballarımız var bizim// Güneşin doğduğunu, görmeyenler bilemez/ Gönüller bir Kâbe’dir, girmeyenler bilemez/ Hakikatin sırrını, ermeyenler bilemez/ Hacı Bektaş Veli’ce hâllerimiz var bizim// Sevgiye inanırız, nefreti taşlarız biz/ Hakikat göklerinde uçuşan kuşlarız biz/ Yunus Emre yurdunda bir ömür kışlarız biz/ Kardeşliğe uzanan kollarımız var bizim// Âdem ortak atamız, ayrı gayri bilmeyiz/ Düşeni kaldırırız, ağlayana gülmeyiz/ Kardeş düşmanlarının oyununa gelmeyiz/ Sevgiye geçit veren bellerimiz var bizim// Sevgiye ulaşmayan yollardan uzağız biz/ Kenetlenmekten aciz kollardan uzağız biz/ Barışa inanmayan kullardan uzağız biz/ Hakikati söyleyen dillerimiz var bizim// Edep erkân üzere cem eyleriz bir ömür/ Sevgiyi gönüllere dem eyleriz bir ömür/ Aşkı kör karanlığa şem eyleriz bir ömür/ Gönül bahçelerinde güllerimiz var bizim”