Sessiz nasihat

“Haydi vakit geldi!” dense kulağıma, “Hazırım, gidelim” diyebilir miyim? Küçük bir çocuğun apar topar yanına aldığı bir çanta gibi belki de hazırlıklarım; yoksunluklarımın farkında olamadan, yarım yamalak…

“EN az iki sene hazırlık şart, aksi takdirde konuları yetiştiremezsiniz. İstikbâli söz konusu çocuğun; hele son seneye biraz daha ağırlık vermelisin. Ben Sinan’ın sınava girdiği sene gelene gidene ara verdim de öyle hazırladım çocuğu, ailecek hiç nefes almadık.”

“Aman en iyisinden olsun, karşı tarafa mahcup olmayalım! Bir kere evleniyorlar, hiçbir şeyi noksan kalmasın. Gerekirse bu sene hiçbir şeyle ilgilenme, en kritik zamanın.” 

“Komşular gelecek, bir gün önceden dip köşe temizlik bitmeli… Yemekleri akşamdan hazırlayalım. Şöyle krallara lâyık bir sofra kuralım da görsünler.” 

“Kızın nişanı olacak, evde şöyle ne var ne yok, bir elden geçirelim, laf söz gelmesin.” 

“Bu ilk konuşmam, her şey kusursuz olmalı, çok iyi hazırlanmalıyım.”

Bir işe başlamak, bir oluşum içerisinde olmak, sosyal hayatımız içerisinde yapageldiğimiz şeylere dair hazırlık yapmak, onlar için kaygılanmak, zaman harcamak elbette çok değerli ama acaba bazen gündelik işlere fazla mı kaptırıyoruz kendimizi? Kılı kırk yararcasına önem verdiğimiz, emeğimizi amâde kıldığımız meşgalelerimiz ve özentilerimiz, nihaî amaçlara hizmet etmek yerine gölge düşürüyor olmasın. 

***

“Hazır ol mevte Kelâmî, gafil olma bir nefes/ Dost gider, düşman gider, ağyar gider, ihvan gider…” 

Odabaşı Dergâhı Şeyhi Kelâmî Mustafa Efendi’nin kaleminden dökülen bu dizeler, Hakkı Özçimi’nin tanbur icrasıyla çıktı karşıma. “Bu sözlere bu beste ne de güzel yakışmış” diye düşünürken, bir taraftan zihnim melodiyi tekrarlamaya başladı. Hafız Zeki Altun’un bestelediği bu Nihavend eseri ister Zeki Altun’un kendi sesinden, ister Kani Karaca’nın yorumundan ya da diğer sanatçılardan dinleyin, ezginin özgünlüğü ve sözlerinin derinliği insan frekansını manevî bir atmosfere taşıyor.      

Beni kalbî tefekküre mecbur bırakan bu ilâhi, bir sual sağanağı yağdırıyor zihnime. Bir nefes dahi gafil kalmamak için gayret kesilenlerin yanında ben, gafil olmayacağım o tek nefesi arıyorum. Mütevazı hayatıma dünya işlerini gereğinden fazla bulaştırdığımdan mıdır, ebedî yurdumu unutuşum. Bu dünyanın aslında oraya bir dönüş yolu, hazırlık yurdu olduğunu hatırlamayışım… Kendimi şımartacak ne kadar abartı varsa her birini hakkım olarak görmemden midir o büyük buluşmaya hazırlıksız kalışım? A’dan Z’ye hiçbir şeyi eksik bırakmadığım tatlı telaşelerim mi hedefimi saptırmış?

“Haydi vakit geldi!” dense kulağıma, “Hazırım, gidelim” diyebilir miyim? Küçük bir çocuğun apar topar yanına aldığı bir çanta gibi belki de hazırlıklarım; yoksunluklarımın farkında olamadan, yarım yamalak… Ya da bir belânın tesirinden korktuğumda bulunduğum yerden acziyet içindeki bir kaçış gibi nâçar ve eli boş…

İşte yine aynı şiire gidiyor zihnim: “Cümle halk ehl-i seferdir devr-i Âdem’den beri/ Pençe-i mevte takılmış günde bin kervan gider.” 

Dünyaya çakılı bir mıh gibi heveslerim; ehl-i seferin bir neferi olduğumu çoktan unutmuşum. Başıboş bir teknenin yalnız yolcusuyum sanki. Şairin “Ne dönüyor havada kuşlar, nereden çıktı bu cenaze?” dizelerini hatırlatacak türden bir şey… Bir istiğfar titreşiyor yüreğimin ta derinlerinde. Kırgınlıklarım, küskünlüklerim anlamsız kalıyor; malayâni mekânlarda gezinen adımlarım yorgun. Boş lakırdılara kulak tıkamak, boş işlere perde çekmek istiyor yüreğim. Bakakaldıklarımı, işittiklerimi seyreltmek istiyorum. 

Nicedir gafletle yoğrulmuş bîçare ruhum, şimdi o “sessiz vaize” kulak veriyor. Bir ikindi vakti belki, cepsiz dikişsiz bir elbise, tepeden gireceğim tek kişilik haneme… Söylesene ey can, bu hakikat ağır mı geldi yüreciğine? Şimdi verdiğin sözü hatırlar gibi oldun, değil mi? Kaçını tuttun, kaçının kefaretini ödedin? Nicedir biriktirdiklerinin kaçını bulabildin heybende?

Yoruldun mu ey can? Dönmek mi istersin, kalmak mı? Ne saatin tik takları, ne takvimin yaprakları… Zamanın hükmü de kalmadı suskunlar diyarında…