“Sen ve Rabbin gidin savaşın”

“O Siyonistler Filistin’den çıkmadan, o Coniler Irak’tan çıkmadan, o alçaklar Suriye’den çıkmadan biz oraya giremeyiz” diyenlerden şu çıkışı da duyuyoruz: “Erdoğan ve onun gibi düşünenler Irak’a, Suriye’ye, Filistin’e, hatta Doğu Türkistan’a girip savaşmaktan bahsediyorlar. Madem öyle gitsinler, önce kendileri savaşsınlar.” Evet, o zihin hep “Sen ve Rabbin gidin savaşın” diyor istisnasız.

“MUSA kavmine şöyle demişti: ‘Ey kavmim, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın! O, içinizden peygamberler çıkardı. Sizi hükümdar yaptı. Ve âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi. Ey kavmim, Allah’ın size yazdığı kutsal toprağa girin, geriye dönmeyin, yoksa kayba uğrarsınız!’ Onlar, ‘Ey Musa! Orada zorba bir kavim var. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla giremeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, şüphesiz biz de gireriz’ dediler.

Allah’tan korkan ve Allah’ın kendilerine nimet verdiği iki adam şöyle dedi: ‘Onların üzerlerine kapıdan hamle yapın. Oradan girerseniz muhakkak galip gelirsiniz. Eğer lâyıkıyla inanıyorsanız yalnız Allah’a dayanın.’

Kavmi Musa’ya, ‘Ey Musa! Onlar orada olduğu sürece biz oraya asla girmeyiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada oturacağız’ dedi. Musa, ‘Ey Rabbim! Ben kendimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum, artık bizimle bu fâsık kavmin arasını ayır’ dedi. Allah, Musa’ya şöyle dedi: ‘Kırk sene, o mukaddes yer onlara haram kılınmıştır. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. O fâsık kavim için üzülme!’” (Maide, 20-26)

***

Bu ayetleri okuduğum her defa, İsrailoğulları yani günümüz Yahudileri, daha da ilerisi Siyonistler hakkındaki düşüncem keskinleşirdi.

Fakat bu ayetleri çok yanlış okuduğumu ve bu yüzden de çok yanlış anladığımı düşünür oldum. Doğrusu pek çok kişi benim gibi okuyup benim daha önce düşündüğüm gibi düşünüyor sanırım.

Daha önce Gazze’ye yönelik Siyonist terör ve soykırım sebebiyle Türk Devleti’nin takındığı tavra dair bazı notlar düşmüştüm. Bu notlara göre, Devletimizin, halkımızın bütününün Gazze ve daha pek çok coğrafyada zulme maruz kalan insanlar hakkında reaksiyon göstermemesi nedeniyle açıktan bir politika yürütmediğini, hatta bundan kaçındığını ifade etmiştim.

Türkiye’de derdi mazlumlar ve mazlum coğrafyalar olan kişiler, bütün halkımızın kendileri gibi hissettiğini düşünüyorlar. İktidardan beklentileri ve beklentilerinin gerçekleşmemesi durumunda gösterdikleri tepkinin şiddeti de bu yüzden.

Kaldı ki, Türkiye’de derdi mazlumlar ve mazlum coğrafyalar olmayan kişiler de herkesin kendileri gibi düşündüğünü sanıyorlar. Bu, bir yalanı arz ederken önce kendi kendini ikna etmek gibi bir durum.

Maide Sûresi’nin 20 ilâ 26’ncı ayetleriyle anlatılan ve yukarıya taşıdığımız diyaloglar, Musa Nebî’nin (as) iflah olmaz kavmiyle yaşadığı bir tartışma değildir. Bu tartışma, bir insanlık tarihi gerçeğidir.

Filistin, Doğu Türkistan, Irak ve Suriye başta olmak üzere, yurtlarında ezilen Müslümanlar hakkında diğer yurtlarda en azından hür biçimde yaşayan üç tür Müslüman mevcuttur bugün.

İlk tür, Müslüman fakat dertsiz; ikinci tür, Müslüman fakat “Onlar orada olduğu sürece biz oraya asla girmeyiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada oturacağız” diyen; üçüncü tür ise “Üzerlerine kapıdan hamle yapın” diyen iki adamın zihnine, gönlüne sahip.

İlk tür de herkesin kendisi gibi düşündüğünü sanıyor, ikincisi de, üçüncüsü de.

Peki, böyle bir durumda nasıl bir sonuçla karşılaşacağımızı nereden çıkarıyoruz?

Buyuruluyor ki, “Kırk sene, o mukaddes yer onlara haram kılınmıştır. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar”. Bu korkunç haber karşısında kendimizle ilgili hiç üzülmeyecek miyiz?

“O Siyonistler Filistin’den çıkmadan, o Coniler Irak’tan çıkmadan, o alçaklar Suriye’den çıkmadan biz oraya giremeyiz” diyenlerden şu çıkışı da duyuyoruz: “Erdoğan ve onun gibi düşünenler Irak’a, Suriye’ye, Filistin’e, hatta Doğu Türkistan’a girip savaşmaktan bahsediyorlar. Madem öyle gitsinler, önce kendileri savaşsınlar.”

Evet, o zihin hep “Sen ve Rabbin gidin savaşın” diyor istisnasız.

Bu yüzden devlet teşkilatlanmasının ileri bir reforma ihtiyacı var. Devletimiz istediği an istediği yere girebilsin diye ifade etmiyorum bunu. Devlet, bugünden sonra sadece asker olmak isteyeni asker yapmalı diye söylüyorum.

Evet, Devlet sadece hekim olmak isteyene hekimlik eğitimi ve hekimlik ruhsatı vermeli. Sadece hâkimlik yapabilecek olana hâkimlik eğitimi ve hâkimlik ruhsatı vermeli. Sadece ahlâk taşıyana tüccarlık sahası ve ruhsatı vermeli. İlâ âhir…

Bu ülkede değil sadece, bütün dünyada kimileri işsiz durmak fakat aynı zamanda eğlenmek istiyor. Devlet, buna da imkân sağlamalı. Fakat bedelini de almalı.

Her masumun ölümünde idam cezasını konuşan fakat o idam cezası kendi yakını hakkında konuşulduğunda insafsızlıktan dem vuran kimse, toplumsal adaletten dem vurmamalı.

Meselâ Gazze’ye gitmek isteyen, oraya gidebilmeli. Orada savaşmak isteyene de, mazlumlara yardım götürmek isteyene de alan açmalı.

Burada Devletimizin elini kolunu bağlamasa da doğrudan hareket etmesini engelleyen unsur, “Orası bizi ilgilendirmiyor” diyen kitle. Tekrar etmekte fayda var; belki doğrudan matematiksel bir karşılığı yok ama bu ülkenin neredeyse yarısı da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinin bitmesini istiyor, hatta saygısız bir şekilde ileri giderek onun Devlet’i temsil edişini kabul etmiyor.

Dolayısıyla örneğin Gazze’ye girmemiz gerektiğini isteyenlerin taleplerine göre Ordumuzu harekete geçirmek, bunu istemeyen toplum kesimini bir yana bırakalım, Ordumuzun içindeki kimilerini dahi rahatsız ediyorsa ve o rahatsız tipler savaş alanına sürülürse, zafer nasip olmaz. Çünkü o tiplerin aklındaki şey, mazlumu zalimin elinden kurtarmak olmayacak, hatta Devletine veryansın etmek olacaktır. Bu manzaraya geçmişte de şahitlik edilmiştir.

İçinde bulunulan bu handikap, ancak yetimi gözeterek aşılabilir. Bugün zorunluk askerlik kaldırılsa ve Emniyet Teşkilatı bekçilerden arındırılsa, İstihbarat Teşkilatımız ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nin asıl mevcut personel sayısı, Devletimiz “Haydi!” dediğinde nasıl bir hacme sahiptir, bilemiyoruz. Yetimin hakkını rantçıya, hırsıza, yağmacıya yedirmekten kaçınmak ve yetimi doğrudan gözetmek, bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti Devleti için çok ama çok mühimdir.

Zapt edilmiş şehirlerimizi oradaki işgalcilerden kurtarmak gerektiğinde, her cephede, “Kapıdan saldıralım! Madem inanıyoruz, Allah’a sığınalım” diyecek iki adamımız olmak zorunda. Değilse, “Gidin ve savaşın” diyenlerle uğraşmaya devam eder, Allah’ın korkunç ihtarıyla nice kırk sene özgür yurtlara hasret kalırız.