Sen “emin” misin?

İçinde olmayanı dil ile ikrar ne kadar İslâm dışıysa, yapmadığını yapıyor gibi göstermek ve yapmayacağı şeyi yapacak gibi muhatabı ikna etmek ve hiçbir sebep ve gayret olmaksızın vaadinden dönmek, karşılığını veremediği sözlerden en ufak bir hicap dahi duymamak da hem İslâm’ın nezaketine son derece zıt bir vaziyet, hem de insanı insandan uzaklaştıran devasa bir uçurum.

“EY iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında çok çirkin bir davranıştır.” (Saff, 2-3)

Ayetlerin tefsirinde kişinin yapmayacağı şeyi vaat etmesi, fiilleri hakkında gerçek dışı beyanda bulunması, yapmadığını yapmış gibi anlatması gibi açıklamalar bulunuyor. Ayrıca yalanın ve verdiği sözde durmamanın da kınandığı bir ayet olduğuna dikkat çekiliyor.

Özetle, söylenenle yapılan arasındaki uçurumun yanı sıra söz ve fiillerin birbirine tenakuz göstermesinin Rabbin katında kınandığı kanaati yaygın. Ayetlerin hem müminlere hitap eden en geniş anlamı, hem de nüzul zamanı ve sebebiyle birlikte döneme ışık tutan daha özel bir anlamı olduğu muhakkak.

Biz müminler için “Ey iman edenler!” hitabının ardından gelen her bir uyarı ve emir, özel hayatımızı kapsayıcı bir anlamla da düşünülmesi gereken ehemmiyette. Hele böylesi yaygın ve yıkıcı bir vaziyeti biraz daha detayda düşünmek gerektiğini es geçmek olmaz.

Belki zamanın insana kaybettirdikleri dizelgesinin en mühim maddesi üzerindeyiz. Aldığımız bu yeni biçim, suçlunun zaman olduğu bir gerileme değil aslında. Zamanın değişen rengine uyum sağlamaya çalışan insanın bu bedbaht hâli, tamamen kendi ürünü. Söz ve fiilleri arasına uçurum sızdıranlar, hissedişe irca edilen nefislerinin kurbanı. Bu ne kadar da yalınca ve basit bir hata, şuursuz bir tezatlık, istem ve irade dışı bir hareket ya da tesirsiz bir aksiyon gibi dursa da, maşerî yıkımların sebebi.

Sözün ispat edilemez olduğu her zamanı hissedişine ve menfaatine değerlendiren ve kendine bu hâliyle bile “mümin, Müslüman” diyen insanların sayısı artmakta. Hem bu durum, bulunduğu mevki itibarıyla bir ciddiyeti iddia eden şahıslarda, birbirine sadakat ve samimiyetle muamele etmesi beklenen aile bireylerinde, birliğin gücünden faydalanıp beraberce iş yükü tutan mesai dostlarında, birbirinin külüne muhtaç olduğu tarihin kalbinde ispata kavuşmuş komşularda, Allah’ın selâmı ile muhatabına güven ve selâmet vaat eden her bir dilde tespit edilebilir hâle geldi. Toplumu berbat eden aslî değişkenlerin aile kurumundan başladığı tezi üzerinden yürürsek, bunun dünyayı etkileyecek ve derinden sarsacak kadar vahim bir yoğunluğa erişmesine de şaşırmamak gerek.

Çünkü bu demde, evvelâ aile içinde sözlerin ve eylemlerin zıtlığı can yakıcı bir seviyeyi aşmış bulunuyor. Karı-kocaların arasındaki dinamizm de bu müfsit vakıa ile kayıp veriyor, kardeşler arasına kan bağının bertaraf edemeyeceği uzaklıklar da bu hâl ile inşâ ediliyor, çekirdek aileyi çevreleyen akrabalık olgusunun bireylere sağlayacağı mukavemet duygusu da bu zelil alışkanlık nedeniyle paramparça bir hâl alıyor.

Ve daha da kalp inciten bir manzara arıyorsak, o tablo, hiç kimsenin bu çelişkili ve güveni yerle bir eden kimliğinden rahatsızlık duyamıyor oluşu. Utanma duygusunu besleyen damarların tıkandığının bulgusu olsa gerek, hiçbir yalan sözlünün eylemdeki düşüklüğü, onun yüzünde minimal kızarmalara yol açamıyor. Dahası, verilen sözlerin tutulmadığı, vaatlerin yerine getirilmediği, söz ve eylem arasındaki ahengin berbat edildiği bu garabette; bahanelerin, insanın kendini aklamaya müptela bu hastalıklı hâlinin baskınlığı hayret verici raddede.

Oysa mezkûr ayetin muhatabı olduğumuzu bir an için vicdana hizmet eden düşünceye ve kalbe sızdırabilsek, Allah-u Teâlâ’nın “çirkin” olarak sıfatlandırdığı bu eylemler dizisini ömrümüzden kazıya kazıya uzaklaştırmaya ömür harcardık. Hele El-Emin (sav) ümmeti olmanın şerefini kaybettiren bu güvenilmez, söz ve fiillerin birbirine imtizacının bulunmadığı yazık hâlimize bir an için de olsa karşıdan bakabilsek, bahaneleri, sebepleri rafa kaldırır, en azından bu çelişkili vaziyetlerden utanç duyacak kadar insanî bir seviyeye ulaşabilirdir.

Fakat ne yazık ki sözün ne büyük bir vaat olduğunu, sözle eylem arasındaki ahengin insan kimliğinde ne ehemmiyetli ve hacimli bir yer tuttuğunu bilmeyenler ve dahi bunun imanî ve İslâmî bir zaruret olduğu üzerine hiç düşünmeyenler, bu güvenilmez profillerinden zerrece hicap duymadan ömür sürebilmekte.

Oysa dil ile sadece insanî zaviyede bir mertebeye erişmiyor ya da sevgiden ve saygıdan düşmüyoruz; biz dilden çıkan kelâmın kalpteki yansıması nispetince ve kelimelerin, kavramların anlamca kıymetine binanen İslâm’la şereflenebiliyor ya da Müslüman kimliğinden düşebiliyoruz. Bir söz insanı Rabbin katında kıymettar eyleyebiliyor ya da cehennemlik vaziyeti inşâ edebiliyor. Şehadet ve küfür, kalpte de tezahür eden ama dilden kâinata yayılan titreşimlerle var ediliyor. Öyleyse kimse sözün ve dile gelen ile kalpte bulunan arasındaki sadakatin önemsiz olduğunu ve bahanelere kurban edilebilecek bir basitliğe sahip olduğunu öne süremez.

Buradan bakınca, bu destursuz ve vurdumduymaz hâlimizin, bu güvenilmez ve sözüne itimat edilmez kimliğimizin sadece insanlar arasındaki bağları koparmakla kalmayacağı, aileleri ve toplumu ifsat edecek kadar zelil bir tablo oluşturacağı hakikatini görmek ve tedbir almak gerek.

İçinde olmayanı dil ile ikrar ne kadar İslâm dışıysa, yapmadığını yapıyor gibi göstermek ve yapmayacağı şeyi yapacak gibi muhatabı ikna etmek ve hiçbir sebep ve gayret olmaksızın vaadinden dönmek, karşılığını veremediği sözlerden en ufak bir hicap dahi duymamak da hem İslâm’ın nezaketine son derece zıt bir vaziyet, hem de insanı insandan uzaklaştıran devasa bir uçurum.

Peygamber Efendimizin (sav) sünnetlerini, hadislerini hayatımıza dâhil etmeye gayret eden bir Müslümansak, evvela onun El-Emin oluşuna, düşmanı tarafından bile güvenilen, sözüne itimat edilen Kur’ânî ahlâkına kalp ile bakmak, şahsiyetimize bu ahlâk üzere yön vermeye gayret etmek gerek.