Sen benim soluğumsun

Daralan yüreğinizle soluğun gözlerinden soluğun yüreğine bir gece aniden hicret edersiniz; belki o, binbir gece masallarını anlatmaktadır bir başka gecenin koynunda binbir geceye. Ve binbir gece onun soluğuyla yaşamaya ant içersiniz…

HİÇ olmadığı kadar mevsimsiz ve bir o kadar da yağmurlu bir bahar akşamı yüreği hatırlayan akıl, onun karanlığına ve uzaktan gelen bahar meltemine, çocukluğuna ve bundan sonraki zamanına baktı. Kendini kendi boyutlarında bohçalayıp kapalı bir yüzeyde tanımlayan yüreğe yeniden nazar etti. Sol yarımadasına bir kıvılcım salındı aklın. Nedendir, emrinde olduğunu düşündüğü yüreği azat etmesinden olacak ki, bir titremeyle yeni bir sürecin başladığını kabul etti.

“Duy” dedi yürek, “Duy beni bilinmedik zaman! Duy beni yazılmış kaderime rağmen. Bütün yaşadıklarıma ve yaşayamadıklarıma rağmen duy beni. Duygusal zamanlarım, nerelere akıttığımı hatırlayamadığım gözyaşlarım, bir yüreğin içinde açan gülün dikenine takılı kalan sevdalarım, siz de duyun! Bu durağanlığımı, çaresizliğimi ve kusursuz olmadığımı da bilin. Ne sonda yer almak istiyorum, ne başta. Bu bir kervan, içinde olmak arzumu bilin. Dünyayı döndüren kuvvetle dönüyorum. O kuvvet çekiyor beni merkezine; merkez kor, merkez karanlık, merkez mahşeri bir kalabalık. Gezegenimizi ısıtan güneş ısıtamıyor, en güçlü mantık kuralları işlemiyor, hiçbir teori deneysel verilerle örtüşmüyor. Aklın terazisi taban yapmış, yürek terazisi de göklerin terazisi ile çelişiyor”.

Güçlü olan akıl, kendince güçsüz gördüğü yüreğin bu çıkışına kölelerin hükümdarları idaresi olarak bakmakta, ama bu idarenin ne kadar süreceği hususunda sessiz kalmakta. Neydi bunca yıldır suskun olan bu yüreği bir anda çekilmez kılan? Zayıfların, özlemlerin, ötelenmişliğin isyanı mıydı? Ne istiyordu? Farkındalık mı? Ama kimden ve ne için? “Kim katlanabilirdi ki buna?” diye düşündü akıl. Dalgıçların dalmaktan fersah fersah kaçtıkları bu denize kim gelebilir, kim bu denizin tek yüzücüsü olurdu? Akıl bir bir bunları düşündü. Ama yürek, artık akıldan onlarca ışık yılı uzaktaydı.

Yürekte ise geçerli düşünceler geçersiz düşüncelerle takas edilmiş yani tam bir yürek transformasyonu sağlanmış. Ödenen bedellerin yeterliliği, titreşim frekansının yüksekliği, benzerlik kabul etmeme, efsunların esrarına sığınma ve fethedilme beklentisi onu akıldan uzaklaştıran nedenlerden sadece birkaçıydı. Çünkü yıllardır yürek kendi acısına güldü. Gülünce derinliklerindeki ham toprağın olgunlaştığını hep gördü. Bir gün bir tohum düşerse aniden yeşereceğini akıl hep bildi. Çok nadir olsa da akıl, “Sevda bu yüreğin hakkı” dedi. Hakkı olmayanların yaşadıklarını ise mercanın timsahın ağzında oluşuna benzetti. Ama hakkını almak için niçin çok uzaklara gittiğini bir türlü anlayamadı akıl. Anladı her şey olmadığını ve olamayacağını da.

“Şunu mu istiyordu yürek” diye düşündü akıl, “Madem şarkılarda, türkülerde, suyun akışında, inişinde, yükselişinde, toprağın soluğunda, yıldızların titreyişinde, yeşilin büyümesinde ve solmasında, okunabilir tüm kitaplarda hep sevda vardı ve onun asıl mekânı da yürekti, acaba düşmek için mi yükseldi ya da arınmak için mi kirlenmek istiyor?”. Bir türlü anlam veremedi. Akıl bilemedi yüreklerin gerçek doğumlarının bir yürekte ölmek ile başladığını ve suyun yakıcılığını. Ama yüreğin kuşatıcılığını anlamıştı akıl, anlamıştı sevdanın bu yüreği çok yaktığını, perdelerini parçalamak için vaktin geldiğini, sevgiyle hevesin aynı sayfada yer almadığını, çaba harcamadan karanlıktan asla çıkılamayacağını da.

Akşamın kızıllığında hayâllerinizi ufkun en uzak yerinde yaşarken, kalbinize yerleşen bir nefes hissedersiniz. O, sizin için asla bir daha vazgeçilmeyecek bir soluktur. Bu hissedişin başlangıç noktası kalbiniz, bitiş noktası da tüm hücrelerinizdir. Bu, en zor fizik probleminden çok daha zor bir çözüm içerir. Sürekli bir yoğunluğa sahip olan bir sistem gibi, o hissedişte süreklidir artık. Her solukta mutlak sıfır noktasındaki gibi titrer bünyeniz. Donarsınız ama canlısınız. Ruhunuz kendinden emin bir sesle sakinleşirken, yüreğiniz sevgi işlemeli esnek sütunlu bir yüreğin kapısında çoktan beklemeye başlamıştır bile. Yüreğinizin gözleri geceden daha kara, bakışlarınız geçmekte sütunların ta ötesine.

Ruhunuzun saçlarını akşamın rüzgârı dağıtsın, şafağın aydınlığı toplasın istersiniz. Her telinde yüreğine soluk olana en güzelinden şiirler okunsun istersiniz. Bir an kulağınıza gelen sabah ezanıyla doğrulur, duanın hükmünü yeniden düşünmeye başlarsınız. Bilinmek için yaratıldığımızı, dualarımızla doğrulduğumuzu sanki ilk kez öğreniyor gibi düşünür ve yüreğimizin soluğuna yüreğimizle döneriz. O bilinmek istiyorsa ben de istiyorum. Çünkü ben ondan bir cüzüm, sen de ondansın. Ben onu da, seni de hatırlıyorum, ya sen?

Soluğunuzla bir aynanın karşısında soluklanmaya başlar, yüreğinize taktığınız aşk muskasını okşar, okşar, okşarsınız. Acının içinde nasıl bu aşkın o soluktan var kılındığını çok da anlamlandıramazsınız. Aynaların ne zamandan beri yürekleri yansıttığının ise farkında değilsiniz. Sizin için kum taneleriyle ayna aynı demek. Bakınca gören bir göz, ama görülmeyen bir göz gezdiriyorsunuz. Geniş ufkunuzu bir solukta daraltıp gezegenleri tırnak atışlarınızla fırlatıyorsunuz. Açılan semanın aynasında yüreğinizi içindeki solukla görüyor ve dolunay parlaklığına dönüşen simsiyah yüreğinizi tanımakta zorluk yaşıyorsunuz. Sevdiği için sevebilen ama sevilmeyi de hak eden bir sevdanın yamaçlarında debelenip duruyorsunuz. Sevilmeden sevmenin olmayacağına ise asla inanmıyorsunuz. Kumlardan yansıyıp dağın çıplak kayalarında yansıyan gözlerinizdeki acıyı gördüğünüzde, güneş atını derin sulara doğru çoktan mahmuzlamıştır. Sözleriniz gözlerinizdeki acıyı anlatmaktan aciz, ayaklarınızda sizi o soluğun sahibine götürecek güç kalmamıştır. Kalakalırsınız yılların yalnızlığı ve içinizdeki soluğun ağırlığıyla. Soluğun sahibi ise, belki soluğunu emanete teslim etmenin hazzıyla seni kendi yüreğinde ebedileştirmiştir.

Derin derin baktınız gecenin aydınlığına. Sizi kuşatan soluğun sizi terk edemeyeceğini anladınız. Bu kalış her an hücrelerinizi tırtıklayacak, ruhunuzu her an canlı tutacak. Bir solukla tutunacaksınız hayata, bir solukla hayattan silkineceksiniz. Bir soluğa, bir de zindanınıza bakacaksınız. Soluk zindanda bir noktaysa, çaresiz bile değilsiniz. Ama soluk zindanı kaplamışsa, yine çare siz olamazsınız. Kabaran bulutlar gibi yüreğiniz yağmurlarını gözlerinizden salarken, “Bildim ey soluk seni, bildim, sen sevdasın, sen aradığım sevdamsın” diye haykırırsınız. Bu bilinmek size mi, yoksa soluğa mı ağır gelir, çok sonra anlarsınız.

Ama herkesin bilmek kadar bilinmek hakkı olduğunu da asla unutmazsınız. Tuz basar yüreğinize, kızılcık şerbeti içersiniz. İstersiniz düştüğünüz zindandan soluğun sahibi, soluğun kokusuyla yüreğine yerleştirsin sizi. Yitirilmiş olmayı da, yitirilmeyi de arzu etmezsiniz. O an acıdan soluğun saçları yüreğinizin perdelerini renklendirirken, dilinizde “Akşamın olduğu yerde bekle” şarkısı donmuş olur.

Daralan yüreğinizle soluğun gözlerinden soluğun yüreğine bir gece aniden hicret edersiniz; belki o, binbir gece masallarını anlatmaktadır bir başka gecenin koynunda binbir geceye. Ve binbir gece onun soluğuyla yaşamaya ant içersiniz…