AH Efide, “Zaman bizi çok hırpaladı, güzellikler nasibimiz olsun” demiştin. Kısmen haklıydın, hırpalandığımız doğru ama zamanın bir suçu yok Efide. Bizim birbirimize ayıracak zamanımızın olmamasıydı canımızı yakan… Olsun, gam değil; biraz hasret, biraz kırgınlık hatta biraz kıskançlık ve biraz da sitem… Geçtiğimiz bu merhalelerle bildik uzun yıllar ve hatıralarla kazanılmış dostluğumuzu ihmale kurban vermenin ne büyük bir ziyan olduğunu da, özlemeyi de akıl edebildik.
Özleyince geliyor bana bahar Efide… Sevebilme yeteneğimi hatırlıyorum. Kopuşlar buluşmalardan daha zifiri, ben aydınlığa kanat çırpan kelebekler gibiyim, ömrüme sevgiden motifler işlensin diliyorum, varsın ömrüm üç gün olsun. Uzun ama nakışsız bir yaşamak karanlığın sevdalısı yarasaları hatırlatıyor bana. Çocuklar gibi korkuyorum sevgisizlikten Efide…
“Biz birlikte çok güzeliz, ayrı ayrı o kadar da güzel değiliz” derken ellerimin arasına bıraktığın çiçeği ömrümde ilk kez gördüm Efide. “Ege’nin unutulmaya yüz tutmuş nazenin çiçeği Selluka” demiştin fısıldar gibi… Saksıdan sarkan katmerli çiçeklerin güzelliği gülümsetivermişti beni. Kızgındım sana halbuki…
O gün, yüzünde mahcup olduğu kadar mahzun bir tebessüm vardı Efide… Heyecanlıydın, kaybetmeye ramak kala yeniden buluşmamızın sevinci bir begonvil pembesi olup yerleşmişti yüzüne. Sevinmiştim, çünkü sadece benim kalbimin böylesi titrediğini zannediyordum. Hızla hatıralar üşüşüyordu zihnime, gençliğimiz, erişkinliğimiz ve neredeyse yaşlılığa evrilmiş hâlimizin şahidiydik biz Efide. Kardeşlerimizin bilmediğini bildik, azı da, çoğu da paylaşıp, kederlerimize umursamaz kahkahalar ekledik. İkiye bölüp yarısı sende, yarısı bende kalan yüz lira için parasız kaldığımızda ne çok hayıflanmıştık hatırlıyor musun Efide? Herkesin emanet ettiği sırların kara kutusuyduk. Hani…
Sorular peşi sıra geliyordu aklıma ama dilime düşmeden bir yenisi ekleniyordu? Sen uzun zamandır duymadığım tazelenmiş sesinle “Selluka gibi sarılmak diye bir söz duymadın mı?” diye sormuştun.
Afallamıştım, başımı iki yana sallamakla yetindim.
“Şarkısı bile var…” diye eklemiştin, sesinde bahar ışıltısıyla mırıldanmaya başlamıştın: “Yağmur yağdı, gene damlar boyandı/
Sellukalar uyandı/ Yağmur yağdı, gene yıkandı kalbim/ Aşk kapıma dayandı…”
Gecikmekten endişe duyar gibi duraksamadan havada şiirler, besteler, hikâyeler asılıymış da, meyve topluyormuş gibi çiçekten şarkıya, şarkıdan hikâyeye hızla geçiyordun.
Ananem anlatırdı… Mübadele yıllarıymış (1923-1930). Girit Türkleri, İzmir’e getirilirken, yuvalarının bahçesini şenlendiren, bahçe kapılarını, duvarları sarıp sarmalayan selluka çiçeklerinin fidelerinden yanlarına almışlar. Eskiden İzmir’de neredeyse bahçeli her evde sellukalar bukle bukle duvarlardan sarkarmış. Kokusu ne yasemen, ne manolya, ne sümbül ama hepsinin birlikteliğinden doğan muhteşem kokusuyla (bize benzetecek diye geçiriyorum içimden) sokaklar buram buram sevgi kokarmış. Parçalanmış aileler özlem duydukları, hasret kaldıkları yakınlarının yokluğunu dostlarına “Selluka gibi sarılalım”diyerek yâd ederlermiş.
Çünkü selluka, yuvaları, çiçeğinin ebrulü rengiyle, katmeriyle, kokusuyla sarıp sarmalayan şefkatten bir armağanmış…
Bilmiyordum Efide, bildiğime çok sevindim. Selluka çiçeğimi de
çok sevdim. Nefes aldın mı onu da bilmiyorum. Hiç durmadan konuşuyordun, yitirdiğimiz zamanı telafi etmek istiyormuş gibiydin Efide…
Büyüktük ama çocukça bir sevinç sellukaların bahçeleri sarmaladığı gibi sarmalamıştı bizi… Öylece sarıldık… İyi ki ömrümdesin Efide…



