Selâm

Sürekli, değişken ve hiç susmayan bir tabiat var. Allah’ın kuluna sevgisi ve muhabbeti, yüzünü okşayan bir lodostadır bazen. Ötüşen böceklerin verdiği hazdadır… Daha dinç, daha parlak, daha yeşil ağaçlardadır Rabbin sana olan merhameti… Selâmı almak lâzım!

HİÇ duymamışlar var güneşin, denizin, ağacın, otun, böceğin, akşamın ve gündüzün selâmını…

Hakikaten ömründe hiç yoldaki taşlarla hoşbeş etmemiş, evine çıkan sokakların müdavimi kumrulara tebessüm etmemiş, saksıda kendiliğinden filizlenen mucizeye hatır sormamışlar var. Oysa çok tuhaf!

Sürekli bir şeyler söylüyorlar…

Allah’ın yarattığı tabiatı suskun ve selâmsız zannedenler var. O zaman bu kısmı bütün bu yaratılmışların duymayacağı şekilde fısıldayacağım: İnanır mısın, sürekli ve ısrarla konuşuyor her şey…

Sana selâm vereni, hatır soranı, tebessüm edeni, yardım isteyeni… Say say bitmez. Tam öfkeyle kabarıp bütün güzel duyguları katlettiğin bir hiddet ânında ayağını çarptığın taş, bir denk geliş miydi?

Bir ikindi namazına durduğunda perdenin incecik ayrımından sızan güneş ışığının seccâdene serilişi, bir zamanlama sorunsalı mı? Deniz kenarına oturmuş bütün hüzünlerini yâd ederken sessizliği bozan martıların nidâları, hâlledilmesi gereken bir konuyu tartışmaya açmalarından mı ibâret? Kabir ziyaretinde rüzgârın ve ısının ahenkli birlikteliği ve her güzelliğin ardından toprağa kavuşan yağmur damlaları, birer ekolojik sistem işleyişinden başkası değil mi yani?

Uykunun en derin ve ısrarcı olduğu bir sabah ezanı vaktinde delirtircesine kulaklarında vızıldayan sivrisineğin bütün derdi seni uykundan etmek mi? Bir durakta otobüs beklerken onca insan içinde gelip de ayakucuna yerleşen sokak köpeği, en konforlu yer olarak senin durduğun yeri mi seçti?

Ne zaman bir iyilik yapmak istesen ağaçlar daha bir yeşil değil mi? Ne zaman bir gönül alsan, rüzgâr başka kokuyor. Annenin babanın yüzüne bir tebessüm konduruyorsun, o gün iki bulut dost oluyor gökyüzünde, içini neşeyle dolduran bir kontrast sergiliyorlar.

Sen bir ibâdetten çıkıyorsun, az ileride iki güvercin, tüylerini kabartmış, sonsuz bir tatlılıkla gözlerine çarpıyor. Belki karşı binanın cam kenarında bir karga, ilk kez duyduğun bir tonda tuhaf ama ilgi uyandıran nağmeler yapıyor. “Hadi canım!” diyorsun, “Hani kargaların sesi kötüydü? Bu ne güzelliktir Ya Rab!”…

Eşine sevgiyle bir bardak su veriyorsun, mutfağa dönüşünde kelebek karşılıyor seni kapıda…

Yorgun argın işten dönüyorsun belki… Bir yaşlıya yol veriyor, bir dilenciye para uzatıyorsun… O da ne? Karınca ordusu yoluna pusu kurmuş, duruyorsun ister istemez. Hızla geçip gidiyor iki adım ileriden bir araba… Karıncalar derin bir oh çekiyorlar. Görev tamamdır! Şimdi gidebilirsin… Sağ sâlim varıyorsun eve…

Akşam oluyor, tövbe ediyorsun: “Ne kadar sevebildim, ne kadar verebildim yolunda Rabbim!” Kalbin, bu nedâmetle inceliyor. Birazdan gecenin sessizliğinde neşeyle bağrışan böcekler başlıyor muhabbete… “Ne hoş!” diyorsun… Biliyor musun, seni anıyorlar sevgiyle… Selâmlıyorlar…

Allah’ın bütün mahlûkatı muhabbetle yarattığını bilmiyor musun? Güneş, ikindi namazına seccâdene serilirken selâmlıyor seni… Karga sana özel bir beste yapmış, haberin yok! Denizdeki dalgalar bile yaptığın güzelliklerin, iyiliklerin neşesiyle coşuyor. Annen ne zaman senin evlâtlığınla bahtiyar olsa, gökyüzünde bir şenlik kuruluyor.

Allah’ın rahmeti ve selâmı, yarattığı her şeydedir.

Sen sabah namazına kalk diye gönderir bir sivrisineği. Seni bir kazâdan korumak için karıncalardan ordular yapar. Sırf gönlün muhabbetle dolsun diye kargaya ilham eder...

Sürekli, değişken ve hiç susmayan bir tabiat var. Allah’ın kuluna sevgisi ve muhabbeti, yüzünü okşayan bir lodostadır bazen. Ötüşen böceklerin verdiği hazdadır… Daha dinç, daha parlak, daha yeşil ağaçlardadır Rabbin sana olan merhameti…

Selâmı almak lâzım! Yaratılmış her şeyin selâmını, Yaradan’a hürmetle almak lâzım. Görmek ve duymak lâzım. Gördükçe, duydukça keşfetmek lâzım bu fısıldayan âlemi…

Allah’ın selâmı sizinle olsun!