Sekiz köşe

“Zamanında her şey farklıydı” diye başlardı dedesi bazen eskiyi anlatmaya, bu da farklı olan zamanlardan kalma bir anıydı galiba. Dedesinin dedesinden gördüğü bir şey değildi bu. Dedesinin kendi taktığı bir şeydi. Zorlanarak taktığı bir şeydi belki. Kendini zorlayarak…

BABASININ kapıyı alelacele tıklatmasıyla gözlerini yarım bir şekilde açabilmişti. Gözünü, 09:00 civarı penceresinden giren güneş ışığı ile açmaya alışık olan biri için sabahın karanlığında hızla uyandırılmak çok zor gelmişti. Geç yatıp erkenden, hattâ sabahın 5’inde, erkenin de erkeninde kalkmanın verdiği sersemlikle aklını toparlamaya, neden uyandırıldığını anlamaya çalıştı.

Başucunda duran bavulu ile göz göze geldiğinde, babasının heyecanını da, neden erken kalkmak zorunda olduğunu da hatırlamıştı. Annesi onun mahmur uyanacağını tahmin ettiğinden, yatağının başına yolculuk için hazırladığı kıyafetlerini koymuştu. Kalkıp şortunu ve tişörtünü giydi. Neden İstanbul’dan Erzurum’a kadar araba ile gittiklerine, dedesini düşündüğünde o yılların çizgilerle iz bıraktığı yüzünü, kasketini hayâl ederken bile anlam veremiyordu.

İmam sabah ezanını okumaya yeni başlamıştı. Annesi de giyinmişti, babası da. İkisi de sanki yola değil de misafirliğe gidiyor gibi iki dirhem bir çekirdek giyinmişlerdi. “Baba keşke daha rahat bir şeyler giyinseydin, araba kullanacaksın on dört saat boyunca” dedi. Babası “Ne on dört saati, artık sen de şoförsün, on saati senindir” deyip kahkaha ile bitirdi cümlesini. “Şaka bir yana, sen de bana yardım edeceksin yolda… Hem dedenleri senede bir kere görüyoruz, karşılarına şortla mı çıksaydım?” dedi oğlunun şortuna bakarak. “Vallahi baba, bir kere görüyoruz ama on dört saat pantolonla oturamam ben, hiç kusura bakma! He bir de arabayı çok az kullanırım; uykusu olan ve altı saatten fazla süren yerlere uçakla gidilmesi taraftarı bir şoförüm ben” diyerek uykulu hâline rağmen kendinden beklenmeyecek kadar uzun bir cevap verdi.

Yol beklediğinden de uzun sürüyordu. Hafta sonunda Kurban Bayramı olduğunu belli eden bir trafik vardı otobanda. Her Kurban Bayramı bu yol gidip gelinirdi ama kendisi bir türlü alışamamıştı. Babası ile çok farklı düşünüyorlardı bu konuda. O da dedesini, babaannesini görmek istiyordu ama bunun için on dört saat asfalt üzerinde gitmek istemiyordu. Bulutların üzerinde gidebilirlerdi ama babası araba ile gitmek, dedesini her gün gittiği Meydan Camiî ve köy kahvesine araba ile götürmek istiyordu. Bunun hayâli, onu on dört saat boyunca heyecanlı ve pantolonlu tutuyordu.

Anlıyordu bu heyecanını ama Erzurum’dan araba kiralayabilirdi. Bunu anlatamıyordu babasına. O da zamanında kendi babasına bazı şeyleri anlatamamış zaten. Yaşadıkları, düşündükleri, büyüdükleri dünyalar apayrıydı üç kuşağın da. Hayata bakış açıları, kullandıkları kelimeler, giydikleri kıyafetler... Ne kadar ortak bir değere sahip olsalar da farklıydılar işte!

Asfalt bitmişti. Köyün toprak yoluna girmiş olmanın verdiği sarsıntı ile uyandı. İyice sersemlemişti ama artık camdan bakıp onu gören akrabalarına selâm vermenin zamanıydı. Babası gibi o da çok seviyordu köyünü. Kokusu bile bir farklı geliyordu. Sokağı gören caddeye geldiler; dedesi caddeye çıkmış, onları bekliyordu. Yazın sıcağına rağmen kadife pantolonu, gömleği, ceketi ve sekiz köşe kasketiyle… Görür görmez ayağa fırlayıp el salladı. Sanki ilk defa geliyorlarmış gibi sokağı gösterdi arabanın girmesi için. Sonra sarılmalar, kucaklaşmalar…

Babaannesinin sıcak kucaklaması ve “Benim kuzum yolda yorulmuştur, onun yatağını hazırladım, hemen gidip uyusun da kendine gelsin” diye saçını okşaması her ne kadar yorgunluğunu almış olsa da o ağır yün yorganın altında sofada uyumak gibisi olmadığı için hemen teklifi kabul etti. Babaannesinin teklifini reddetmek gibi bir lüksü hiç olmamıştı zaten.

Bir iki saat uyumanın ardından yatağının yanına kurulan sofra sesiyle uyandı. Gözünü açar açmaz, kapının arkasında asılı duran dedesinin kasketini gördü bu defa. “Anadolulu dede şapkası, kasket… Neden hepsi takıyor? Neden hâlâ takıyorlar? Neden bu kadar fazla yaygın?” diye sağanak gibi yağdı düşünceler. “Zamanında her şey farklıydı” diye başlardı dedesi bazen eskiyi anlatmaya, bu da farklı olan zamanlardan kalma bir anıydı galiba. Dedesinin dedesinden gördüğü bir şey değildi bu. Dedesinin kendi taktığı bir şeydi. Zorlanarak taktığı bir şeydi belki. Kendini zorlayarak…

Alışmıştı sonra, nasıl bir baskı altında kaldıysa, zamanın farklı olmasına rağmen hâlâ takıyordu, takıyorlardı. Sekiz köşenin köşelere sıkıştırdıkları ve farklı olan zamanı görmüş kişiler olarak baskıyı öyle bir sindirmişlerdi ki içlerine, hâlâ atamıyorlardı kafalarından. Derin, dipsiz düşüncelere dalmışken, kapalı olan kapı açıldı, dedesi göründü: “Uyandın mı yavrum?”