Şehirleri yeniden inşâ etmek mi? (2)

Tarih boyunca insanların huzur ve mutlulukları iki sebeple kazanılmış veya kaybedilmiştir: Emanet ve adalet... Emanetler ehline verildiği ve adalete riayet edildiği müddetçe cemiyette huzur ve saadet bulunmuş, hıyanetler ve haksızlıklar ise huzursuzlukların, kavgaların, savaşların, servet ve neslin helâk olmasının baş sebepleri arasında yer almıştır.

13’üncü yüzyıl sonlarında konargöçer bir Türkmen boyundan tarih sahnesine çıkan Osmanlılar, kısa sürede yerleşik hayata daha yakın siyâsî bir teşekkül olarak dikkati çekmeye başladılar. Erken dönemlerden itibaren uygarlığın en temel değerlerinden biri sayılan şehre ve şehirleşmeye önem verdiler.

Osmanlıların taşradaki temel yönetim birimleri olan sancak, kaza ve nahiye merkezleri genellikle “şehir”, bazen de “kasaba” diye bilinir. Osmanlı döneminde şehirlerin fiziksel yapısını belirleyen en önemli etkenlerden biri mahalledir. Genelde yirmi ile kırk hane arasında, bazen bu sayının altında veya üstünde hane barındıran mahalleler çok defa bir mescit, cami, imaret, zaviye, kilise veya havra gibi tesislerin etrafında yer alır ve genelde o tesisin adını taşır.

Bunun yanında bazı mahallelerin adları, kuruldukları yerin doğal özelliğini yansıtabilir. Bazıları ise mahalleyi tesis eden halkın dinî veya idarî bir liderinin yahut konargöçer bir grubun adını taşıyabilir. Ayrıca siyasal, sosyal ve ekonomik sebeplerle bir şehirden veya bölgeden göç ederek başka bir şehre yerleşen topluluklarca teşkil edilen mahalleler göç edilen şehrin veya bölgenin adını alabilir.

Bazı mahalleler ise o mahallede mevcut sınaî bir tesisin veya mahalle halkının uzmanlaştığı bir mesleğin adıyla bilinir.

Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı, şehirleri mamur ederken yerleşim yeri olan şehirlerin merkezine “eşref-i mahlûkat” olan insanın ruhu, bedeni ve hayatiyeti için lüzumlu olan yapıları ve onları ihya eden alt ve üst yapıları imar eder, sonra da devlet olmanın icabını yerine getirirdi.

Konunun demografik yapısına örnek olması açısından, Osmanlı şehirlerinde mahalleler bazı istisnalarla Müslüman, Ermeni, Rum, Yahudi ve Çingene gibi aynı dine ve kökene mensup ailelerden meydana gelirdi. Bir mahallede birbirine komşu olan ailelerden çoğunun aynı zamanda akraba olduğu da anlaşılırdı.

Anadolu ve Balkanlardaki Osmanlı şehirlerinde yer alan mahallelerde genellikle dinî ve etnik gruplar bir arada yaşamasına rağmen nadir de olsa bazı şehirlerde Müslümanlarla gayrimüslimlerin aynı mahallede oturdukları dikkati çeker. Söz konusu gruplar arasında çarşı pazarda her zaman ticarî ve sosyal ilişkiler görülmüştür. Bu hususlar çerçevesinde Osmanlılarda mahalle, birbirini tanıyan ve bir ölçüde birbirinin davranışından sorumlu, sosyal dayanışma içinde olan ailelerden meydana gelen bir topluluk ve hukukî birlik özelliği taşır. Bu, bir bakıma mahallede işlenen suçların sorumluları bulunamazsa sakinlerinin tazminat ödemesi anlamına gelir.

Bunun yanında mahalleler, vergilerin tespiti ve toplanması, asayişin sağlanması gibi yükümlülüklerin yerine getirilmesinde de sorumlu birimlerdir. Bu sebeple mahalleler, şehirlerin sadece fiziksel yapısını belirleyen bir birim değil, idarî ve sosyal bir ünite mahiyeti gösterir. Avrupa şehirleriyle yapılan karşılaştırmalarda Osmanlı şehirlerinin sistemli olmayışı daima öne çıkarılmıştır. Hâlbuki burada esas olan husus insan faktörüdür ve onun şehir kavramını algılayış biçimidir.

Buradan bakınca da 31 Mart 2024 tarihinde yapılacak olan yerel seçimler, sadece bir şehre belediye başkanı seçmek değildir. Mesele çok hayatîdir ve asla siyâsî mülâhazalara ve particiliğin günümüzdeki gayr-ı ahlâkî oyunlarına feda edilmeyecek kadar kıymetlidir.

Şehirleşme, beraberinde insan haysiyet ve fıtratına aykırı toplanma alanları olmamalıdır. Bizim itikadî anlayışımıza göre ve yaratılışı itibariyle toplumsal bir hayat süren insanın en yoğun ilişkiler ağı, şüphesiz komşulardan oluşmaktadır. Bir insan hayatı boyunca kendi hanesinden sonra en çok aynı köy, mahalle, semt ve şehirdeki komşularının yüzlerini görmekte ve onlarla birlikte hayatı paylaşmaktadır. Bu yüzden komşular, insanın doğumundan ölümüne kadar geçirdiği sosyal hayatta aile ve akrabalarından sonra en önemli üçüncü halkada yerini alır. Hatta komşuluk bir çeşit yakınlık olduğu için, bazen olur ki, insan, yakınında bulunan komşuna, uzağında olan akrabasından daha çok ünsiyet eder ve onunla daha fazla içli dışlı olur. Zira beşerî ve sosyal hayatın gelişimine ve zorluklarına paralel bir şekilde komşuların birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışma içerisinde bulunmalarının bir neticesi olarak ilişki düzeyleri ve yakınlaşmalar çok ileri seviyelere ulaşabilir.

İnsanın en yakın çevresinde komşularının bulunması, darlık zamanlarında onlarla yardımlaşma içerisinde olmasını, sıkıntılı günlerinde onlarla el ele vermesini, kıvanç günlerine onları ortak kılmasını ve sair zamanlarda da onlarla iletişim hâlinde olmasını gerektirmektedir. Buna göre denilebilir ki, komşulukta, aynı toplumda yaşayan insanların kader birlikteliği yaparak bir araya gelmeleri, günlük hayatın yüklerini birlikte paylaşmaları ve ortak dertlerin üstesinden gelebilmeye yönelik işbirliği yapmaları söz konusudur.

Bu durumda komşularla sağlıklı, etkin ve yapıcı bir iletişim ve etkileşim içerisinde olunması, kişinin daha mutlu ve huzurlu bir hayat sürmesini netice verecektir. Bu nedenle sosyal hayat açısından komşularla olan münasebetler, insan ve toplum hayatında oldukça önemli bir yere sahiptir. Bir başka açıdan bakıldığında komşuluk ilişkileri, günümüz toplumlarının en önemli meselelerinden birisi hâline gelmiştir.

Sonuç

Başta İstanbul olmak üzere şehirlerin çoğunda şehirleşme itikadımıza aykırı, fen ve müspet ilme muhalefet eden, tarihî dokuların beton bloklara, çarşı ve pazar yerlerinin AVM dedikleri robothanelere dönüştüğü görülür. En son “6 Şubat’taki asrın depreminde” binlerce cana mâl olan çarpık şehirleşmenin acısı yüreklerimizi dağlarken, cemaziyelevvelleri kirli olan hiziplerin yaptıkları kirli ortaklıklara dikkat etmek hayatîdir ve bu yapıların hedefi Müslüman milletimizin bekâsıdır.

Evvel emirde bu hususta birinci görev, siyâsî partilerin adaylarının Allah’ın emrine göre davranmalarıdır. “Laikos ve de mer’i mevzuat ne der?” sualine cevap verebilecek “devlet aklı” dirayetindekilerin iş başında olmaları gerekir. Bu ehliyet ve liyakat sahiplerini seçecek olanlar da ehl-i iman ve ehl-i dil olan biz seçmenleriz. Şehirleşme sürecinde kasabalarımızdan başlayarak şehirlerimizi adeta yeniden inşâ etmeliyiz. Seçilecek “şehremini” bunu vazife bilmeli, etrafına üleş dağıtan değil, Hakk için halka hizmetkâr olması gerektiğinin şuurunda olan kimse olmalıdır.

Özellikle yatay mimariden vazgeçilmemeli, yapı işlerinde ve şehir plânlamasında emredilenin aksine hareket edenlerin yetki belgeleri iptal edilip görevlilerin işine son verilmeli, icazetli oldukları merciler lağvedilmelidir. Görev alacak başkan adayları ve yanlarında mahiyetlerini meydana getiren kadroların seçiminin kıstası, ehliyet-liyakat esasını emreden Kur’ân-ı Kerim ve Hazreti Muhammed’in (sas) Risaleti olmalıdır.

Emanetin yerine getirilmesi, ehline verilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesi yönündeki emirlerin muhatapları, genel olarak bütün insanlar, özel olarak müminler ve daha özel olarak da yöneticilerdir, emanet ve adaletten kamu adına sorumlu olan şahıslar ve topluluklardır.

Tarih boyunca insanların huzur ve mutlulukları iki sebeple kazanılmış veya kaybedilmiştir: Emanet ve adalet... Emanetler ehline verildiği ve adalete riayet edildiği müddetçe cemiyette huzur ve saadet bulunmuş, hıyanetler ve haksızlıklar ise huzursuzlukların, kavgaların, savaşların, servet ve neslin helâk olmasının baş sebepleri arasında yer almıştır. Emanet, korunması istenen maddî ve manevî değerdir. Kişinin kullanıp sahibine iade etmek üzere aldığı eşya emanet olduğu gibi, devletin hizmet makamları da emanettir; ilim, din, antlaşma ve sözleşmeler, komşuluk hakları da birer emanettir. Bütün bunlar korunacak, muhatap ve ilgililerine teslim edilecek, ne maksatla verilmiş ise ona uygun olarak kullanılacaktır. Vesselâm…