Şehirleri yeniden inşâ etmek mi? (1)

Arap yarımadasının az sayıdaki şehirlerinden Mekke’de doğan İslâm dini, medenî hayatı teşvik etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de şehirlerin estetik zevklere uygun şekilde plânlanması ve güzel görüntüye sahip bulunması, ayrıca emin ve güvenilir yerler olması gerektiğine delâlet eden ayetlerin yanında, Müslümanların şehirli bir toplum meydana getirmeleri konusunda yol gösteren, geçmiş topluluklarla ilgili bilgiler yer alır.

31 Mart 2024 tarihinde yapılacak mahallî seçimler, sadece hangi partinin kaç büyük şehirde veya vilâyette (il merkezinde), ilçede yahut beldede başkanlık kazandığının neticesini vermeyecek. Mesele, “Medîne” isminin sırrına vâkıf olmaktır.

İslâmî dönemde şehircilik alanındaki ilk düzenlemeler Resûl-i Ekrem tarafından Hicret’ten sonra, Kendisine nispetle “Medînetü’r-Resûl” adını alan Yesrib’de yapıldı. Biraz iddialı bir kelâm olacak ama bu anlamda bugün de adeta yeniden şehirlerin inşâsı söz konusudur. Yeni seçilecek belediye başkanlarından istenen/istenecek olan, şehirlerimizi medeniyet tasavvurumuzun ilerisinde nasıl bir yapıya kavuşturacakları çalışmaları olacaktır. Zira bu inşâ işi hayatî değer ve ehemmiyete sahiptir.

Şehirler sosyal hayatın her yönünü kapsayan çeşitli faaliyetlerin görüldüğü, ekonomik ve kültürel birikimin yoğunlaştığı önemli yerleşim birimleri olup fiziksel ve sosyal çevre ile toplumsal hayatın merkezini teşkil eder. Yerleşik olmayan bir hayatta monotonluk ve tekdüzelik hâkimdir ve ihtiyaçlar sınırlıdır. Bundan dolayı İlâhî tebliği ulaştıracak peygamberler insanların yoğun biçimde yaşadığı, İlâhî emirlerin anlaşılarak hayata geçirilmesine ve fikirlerin yayılmasına en uygun ortamlar sayılan şehirlere gönderilmiştir.

Arap yarımadasının az sayıdaki şehirlerinden Mekke’de doğan İslâm dini, medenî hayatı teşvik etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de şehirlerin estetik zevklere uygun şekilde plânlanması ve güzel görüntüye sahip bulunması, ayrıca emin ve güvenilir yerler olması gerektiğine delâlet eden ayetlerin yanında, Müslümanların şehirli bir toplum meydana getirmeleri konusunda yol gösteren, geçmiş topluluklarla ilgili bilgiler yer alır.

İslâmî hayata ve düsturlarına göre hareket edeceğini söyleyerek ve inandığını beyan ederek Müslüman seçmenlerce seçilerek “şehr-i emini” olacağını vaat edenlere İslâm Ansiklopedisi’nin bir paragrafının bir kısmını tavsiye ederiz:

“Yesrib’de ibadetin yanında, başta eğitim ve öğretim olmak üzere adalet hizmetleri, kamu idaresi ve diğer işlere yönelik hizmetlerin yürütüldüğü Mescid-i Nebevî’yi inşâ ettirerek ileride kurulacak Müslüman şehirleri  için cami merkezli şehir modelini başlatan Resûlullah, şehirde siyâsî ve idarî durumu yeniden düzenleyip müstakil bir devlet kurmanın yanı sıra bir çarşı pazar yeri belirlemek suretiyle ekonomik hayata çekidüzen verdi.

Mescid-i Nebevî dâhilinde Beytü’l-Mâl şeklinde kullanılacak bir oda tahsis etti. Ayrıca Baki mevkiini mezarlık olarak kararlaştırdı. Hazreti Ömer zamanında idarî işler için Mescidin yakınında Dârü’l-İmâre denilen bir binanın inşâ edilmesiyle şehir plânı cami etrafında şekillendi. Daha sonraki dönemlerde şehrin fizikî yapısına ilâve edilen her türlü dinî, sosyal ve kültürel bina, caminin merkezîliğine göre düzenlendi. Mahalle mescitleri de mahallelerin merkezi durumundaydı…”

Peki, seçilecek “şehremini” nasıl olmalı ve yönünü materyalist Batı’ya mı dönmeli, yoksa bizim kadim tarihimizin mazideki misâllerinden mi ilham almalıdır?

Sorduğumuz suale kendimiz cevap verelim ve de seçtiğimiz (!) şehreminiden bir cevap isteyelim.

Kadim tarihimiz bu konuda ne diyor?

Endülüs’ten Türkistan’a kadar geniş bir coğrafyadaki İslâm şehirleri, bulundukları bölgelerin tarihî, coğrafî ve kültürel miraslarını devam ettirmekle birlikte, İslâm’ın getirdiği düşünce sistemi ve hayat anlayışını şehirlerin fiziksel yapısına yansıttı.

Başta her bakımdan şehrin merkezini teşkil eden Ulu Camilerin çevresindeki dârülimâre, cami, medrese, hastane, imaret, çarşı, han, hamam, çeşme ve türbe gibi yapılar İslâm şehrinin ana unsurlarını oluşturdular.

İslâm dünyasının büyük şehirlerinde Ulu Cami etrafında toplanan ve “külliye” adı verilen sosyal nitelikli yapıların anıtsal özellikler taşıdığı ve İslâm şehirlerinin değişmez kimliğini yansıttıkları söylenebilir. İslâm şehirleri kurulurken şehrin nüvesi merkezî plânlamaya tâbi tutuluyor ve bunun için gerekli hukukî, malî, iktisadî ve siyâsî tedbirler alınıyordu. Fiziksel yapı toplumun ortak iradesiyle biçimlenerek kendine has özellikleriyle bir şehir tipi ortaya çıktı. Burada ortak kimliği sağlayan İslâmiyet olup, İslâm’la birlikte kazanılan ortak düşünce sistemi ve hayat anlayışı şehir dokusuna etki etti.

Bunun yanında, İslâm’ı kabul eden milletlerin birbirine yakın bir sosyal yapıya sahip bulunmaları ve İslâm dünyasının coğrafî şartlar bakımından büyük farklar arz etmeyen belirli bir kuşak üzerinde yer alması da İslâm şehirleri arasında görülen fiziksel yapı benzerliğini olumlu yönde etkiledi. Konunun daha iyi anlaşılması ve istikbâle ışık tutması temennisiyle bir misal verelim. 

Şehirleşme sürecinde büyük şehirlerin nüfusu oldukça artmıştı. 9 ve 10’uncu yüzyıllarda Bağdat 1 milyonu aşan, Kahire yarım milyon, Dımaşk ve Kurtuba 300-400 bin, 12-13’üncü yüzyılda ise Gence yarım milyon, Nahcivan ve Tebriz 100 bini aşan nüfusa sahipti. Öte yandan Batı’da şehirleşmenin yaygınlaştığı dönem olan 13-19’uncu yüzyılda nüfusu 100 bine ulaşan şehir bulmak kolay değildi.

(Devam edecek…)