Sefîne-i Tayy-i Zaman

Kitabımızı Gazze’nin çocuklarına ithaf ettik ve tüm gelirini yine Gazze’nin çocuklarına vakfettik. Yani kitabımızı edinen dostlarımız sadece keyifle okuyacakları bir kitaba sahip olmayacaklar, bunun yanı sıra Gazze için bir hayra da ortak olacaklar inşallah. Alacağınız kitap Gazze’de saçları sarı, gözleri mavi renkli olmayan annesiz, babasız ve belki de kimsesiz bir çocuğumuzun yüzünde gülümsemeye dönüşebilirse ne mutlu bana!

“‘NEDEN ben?’ diyenlerden hiç olmamıştım kasvetli bir İstanbul akşamüzerinde, kendimi gerçekle hayâl arası, bu deli saçması hikâyenin içerisinde bulana kadar…


Süleymaniye Camiî’nin avlusunda oturmuş hâlde, Haliç’in kıvrımlarını, çığlık çığlığa uçuşan martıların raksını, mavi atlas üstünde süzülen şehir hatları vapurlarının köpüklü kuyruklarını, Galata Köprüsü’nde balıkçıların oltalarını yukarı aşağı azimle sallayışlarını, Eminönü Meydanı’nın akşamüzeri trafiğinin keşmekeşini, karşı yakanın belli belirsiz siluetini... seyre daldığım rüyadan, pamuksu bir elin omzuma telaşla dokunuşuyla uyandım. Oturduğum banktan sıçrayarak kalkıp, omzuma dokunan elin sahibine doğru döndüm…”


Böyle başlamıştı hikâyemiz yaklaşık üç dört sene evvel. Sefîne-i Tayy-i Zaman serlevhası ile elli bölüm yazdık Haber Ajanda sayfalarımızda.


Bu elli bölüm boyunca hem zamanda yolculukla ilgili fantastik bir hikâye anlattık, hem de siz değerli okurları tarihin kırıldığı anlara götürüp zamana ve mekâna şahitlik ettirdik.


Sefîne-i Tayy-i Zaman’ımızı yaparken ve geçmiş zamanlara gidip gelirken epeyce maceralar yaşadık. Tüm macera boyunca da zamanın ne menem bir mefhum olduğunu anlamaya çalıştık beyhude.


Gittiğimiz zamanlardan elimiz boş dönmedik, ibretler getirmeye çalıştık elimizden geldiğince ve dilimiz döndüğünce. Tarihin tekerrürden ibaret olan kahredici döngüselliğine dikkat çekmeye uğraştık.


Gâh Yıldız Köşkü’ne, gâh Malazgirt’e, gâh Ohio’ya, gâh Paris’e, gâh Arafat Tepesi’ne düştü yolumuz. Sezar’ın hakkını Sezar’a vermekti gayemiz; yaşanan olayları tarihin ve coğrafyanın şartları ile anlamaya, anlatmaya çalışmaktı.


Maalesef ve hâlen yerleşik tarih anlatımız ve müfredatımız birçok yalan, tezat, karartma, manipülasyon ve kara deliklerle dolu. Biz de tarih yapbozumuzun eksik parçalarını bulmaya ve yerine yerleştirmeye çalıştık her nereye ve hangi zamana gittiysek.


Günün ve bu serencamın sonunda üç elmayla birlikte elli bölüm ve 400 sayfadan oluşan bir kitap düştü gökten.




Kitabın ismi “Uzamsal Oturgaçlı Götürgeç” de olabilirdi, lakin daha bu kitabın baskısı dahi aklımızda yokken, kitabın ismi belliydi: Sefîne-i Tayy-i Zaman… “Zamanda Yolculuk Gemisi” yani.


Böyle buyurmuştu Efrasiyab!


Kitap daha ilk bölümde sizi hikâyenin içine çekecek ve sefînemizin sadık bir yolcusu yapacak inşallah. İddialıyım…


Kitabın bir solukta okunmayacak kadar hacimli olması, tarihî olayların hazmı ve günümüze olan izdüşümlerini anlamak açısından bir yerde de iyi olacak. Yerleşik tarih anlatısına itiraz ettiğimiz ve meydan okuduğumuz kitabımızda okuyucularımıza yeni bir tarih okuma pratiği için kapı aralayabilirsek ne mutlu bize.


Sefîne-i Tayy-i Zaman’da sıklıkla Sultan Abdülhamid Han dönemine gittik. Zira inancım odur ki; tarihimizin taştan kemerinin bir ayağı Osmanlı Devleti ve öncesi ise diğer ayağı Cumhuriyet ve sonrasıdır.


Ve fakat bu iki ayağı kavi tutacak ve birbirine mukavemet sağlayacak kilit taşı yerinden çıkarılmış durumdadır maalesef. İşte bu kilit taşının Abdülhamid Han olduğu kanaatindeyim.


Bu kilit taşını olması gerektiği gibi yerine yerleştirmeden ne Osmanlı -ve öncesinin- ne de Cumhuriyet sonrasının tarihini gerektiği gibi anlamak mümkün olacaktır. İki taş sütun o kilit taşı olmadan birbirine destek vermek yerine kavga etmeye devam edecektir.


“Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur. Biz sadece vakti beklemekle mükellefiz…” diyor Ahmet Âmiş Efendi. Haddim olmayarak buna bir ilave yapmam gerekir. Bir mükellefiyetimiz daha varsa -ki bence var- anlamaya çalışmaktır aynı zamanda.


Yaptığımız seyahatlerde, eğitim sistemimizin bize yedirdiği birçok yalanı tarihin çöp kutusuna attık ve tarih ırmağının tabî akışını anlamaya çalıştık. Ümidimiz odur ki, okudukça sizin de kafanızdaki bazı soruların cevapları yerli yerine oturacaktır.


Kitabın baskısına kadar olan süreçleri yöneten ve bir taraftan da kahrımı ve doğum sancılarımı göğüsleyen Yavuz Selim Ağabey’in, yazılarımızın tasnifi ve editörlüğünde göz nuru döken Mehmet Serhat Bıçak kardeşimin ve kapak tasarımı konusunda sanatını konuşturan Aykut Koçoğlu kardeşimin haklarını teslim etmem ve şükranlarımı iletmem gerekir.


Kitabımızı Gazze’nin çocuklarına ithaf ettik ve tüm gelirini yine Gazze’nin çocuklarına vakfettik.


Yani kitabımızı edinen dostlarımız sadece keyifle okuyacakları bir kitaba sahip olmayacaklar, bunun yanı sıra Gazze için bir hayra da ortak olacaklar inşallah. Alacağınız kitap Gazze’de saçları sarı, gözleri mavi renkli olmayan annesiz, babasız ve belki de kimsesiz bir çocuğumuzun yüzünde gülümsemeye dönüşebilirse ne mutlu bana!


Seyahatlerimizde çaylar müessesemizin ikramıdır…


Şimdi kemerler bağlıysa sefinemiz çalışsın, deveran başlasın. Fiyuvvv… Fiyuvvv… Fiyuvvv…


Kalınız sağlıcakla efendim…