Seçimin S’si bile yokken E. İ. niçin piyasaya çıktı?

İtirazda bulunmak yeterli ölçüde etki etmeyince, itiraf etmeye karar vermiş biri. Sonra biri daha, biri daha aynı yolu izlemiş. Patika böyle oluşmuş. Belki sadece vicdanının sesini dinleyen de vardı, kim bilir… Kimsenin kimseyi peşinen yaftalamaya hakkı yok. Hele bir mahkeme başlasın, hayırlısıyla yürüsün ve sonuçlansın, kime hangi yafta takılacak, belli olur. O zaman takan takar, bakan bakar…

“BİR sabah bakacaksın ki bir tanem/ Ben yokum…” Selahattin İçli’nin Kürdilihicazkâr şarkısı. Şiirin sahibi rahmetli Hüceste Aksavrın, kaçınılmaz akıbetin farkında olarak yazmış. 

 

Herkes bilir o sonu ama kendine yakıştıramaz. Tıpkı o şair gibi E. İ. de başına gelecekleri tahmin etmiş. Yoksa ne diye seçime üç buçuk sene varken ortaya fırlayıp “Adayım ben, adayım” diye çırpınsın, şehir şehir dolaşıp meydanlarda ve salonlarda toplantılar yapsın? 

 

Ortada fol yok, yumurta yok. Seçimin S’si bile gündemde değil. Ülkenin bin türlü başka derdi var. Çözülmesi gereken yığınla mesele ortada duruyor. İlgililer o işleri yoluna koymak için gece gündüz uğraşıyor. 

 

Fakat beyimiz ortaya atılmaktan geri durmuyor. Neden? Çünkü biliyor başına gelecekleri. Belki ilk zaman yamuk işler hafiften başladı, sonra çığrından çıktı. “Bana da bana da” diyenler çoğaldı herhâlde. 

 

Sınırları öyle aşmışlar, usulleri öyle devirmişler ki telaffuz edilen miktarları duyana dudak uçuklatacak cinsten. 

 

Nereden baksak, büyük cesaret. Hatta cüret. Gözü karartmadan yapılmayacak türden. Her şeyi göze alarak girişmişler, yeşil tomarlarla kuleler inşâ etmişler. 

 

Daha pek çok yamuk işe imza atmışlar, bütün çizgileri aşıp hepten aykırı gitmişler. 

 

E. İ. herhâlde çok aşırıya kaçıldığının farkına varmış ki yakın zaman önce şöyle demişti: “Bir sabah beni ve arkadaşlarımı gözaltına alabilirler.”

 

Niye? Sebebi yukarıda izah edildi. Gerekirse Çanakkale’ye kadar gider, orada da izah ederiz. Fakat ona gerek kalmaz. Bizden önce davranan biri, sebebi ortaya serdi.

 

Partisinin büyüklerinden Sezgin Bey, bahsi geçen şahsı aday göstererek “koruma altına almayı”planladıklarını açıkça beyan etmişti. 

 

Adayların korunması diye bir usul yok ama en azından “Hedef büyütme taktiği bir ihtimal işe yarar”diye düşünülmüş. 

*

 

“Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Belediye Başkanlığı’ndan sonra hapse girdi ve çıktıktan sonra ülkenin yönetimine seçildi. Öyleyse ben de aynı yoldan giderim. En azından gitmek istiyorum.” 

 

Bu düşünce yüz bin kişi tarafından, asgari iki yüz bin defa dile getirildiyse de o bir yol değil. Herkes için geçerli olacak ölçüde görülemez. Üstelik öyle bir usul mevcut olsa bile Erdoğan şiir okuduğu için hapse girmişti, diğeri yolsuzluktan… 

 

Keşke E. İ. de şiir okuduğu için ceza alsaydı. 

*

 

“Keşke” çok ilginç ve tehlikelidir. İçinde büyük miktarda pişmanlık barındırır ve yan etkisi çoktur. E. İ.’nin hayatındaki keşkelere bakınca çok fazla olduğu veya olması gerektiği dikkat çeker. 

 

Soyadı evvelce Müdafaa iken (tek a da olabilir sondaki) ailecek değiştirmişler. Keşke değiştirmeselerdi. Şimdi müdafaa zamanı. Çok işe yarardı muhtemelen. 

*

 

Baykal hançerlenmişti. Kemal Bey hançerlendi. Şimdi E. İ. hançerleniyor. 

 

Yolsuzluklarla ilgili belge ve bilgiler, kendi partisinin içinden ve yakınlarından geldi. Şikâyetler hep içeriden. Nedir bu CHP’nin hançer merakı? 

 

Bir de şöyle bir ayrıntı var: “Beni sırtımdan hançerlediler” sözünü hatırlıyoruz. Sanki hançer görmediği taraftan değil de önünden gelse engel olabilecek! 

 

Bir el, bir hançerin kabzası ile buluştuysa, mani olabilmek kolay olmasa gerek. Bunu da akılda tutmak iyi olur. 

 

Asıl sorulması gereken şu: Niye içeriden çıkıyor hançerler? Bir miktar tahmin yürütelim. 

 

Voltran’ı başarıyla oluşturmuşlar ama bazıları konumundan ve durumundan veya payına düşenden memnun kalmamış ve itiraz etmeye niyetlenmiş. 

 

İtirazda bulunmak yeterli ölçüde etki etmeyince, itiraf etmeye karar vermiş biri. Sonra biri daha, biri daha aynı yolu izlemiş. Patika böyle oluşmuş. Belki sadece vicdanının sesini dinleyen de vardı, kim bilir… Kimsenin kimseyi peşinen yaftalamaya hakkı yok. 

 

Hele bir mahkeme başlasın, hayırlısıyla yürüsün ve sonuçlansın, kime hangi yafta takılacak, belli olur. 

 

O zaman takan takar, bakan bakar…