Savaş ve barışa İlâhî perspektiften bakış

Çeşitli vesilelerle yurdundan çıkarılmış, sürekli ölüm kalım mücadelesi veren Yahudi toplumunun, moralini güçlü tutmak adına kendisini diğer insanlardan üstün algılamaya çalışması ve bu üstünlüğü öne çıkaran metinlere yönelmesi, psikolojik açıdan bir noktaya kadar anlaşılabilecek bir durum değildir ve kabul edilebilirliği de asla söz konusu olamaz. Kendisi sürekli köle ya da azınlık konumuna düşmüş bir halkın başka insanları köleleştirerek intikam alma hırsına kapılması, onların inançlarının yanlışlığını ortaya koyar ve toplumlar karşısında nefret edilecek bir güruh hâline getirir. Dolayısıyla hiçbir neden, günümüzde Yahudilik adına yapıldığı iddia edilen tüm saldırganlıkları ve onların sığındıkları psikolojik nedenleri hangi dinden olursa olsun meşru kılmaz ve toplumlar açısından haklı ve masum olamazlar…

DÜNYÜ tarihinde ve tüm dinlerin İlâhî metinlerinde, belli durumların ortaya çıkması nedeniyle düşmanla savaşmak, toplumun kendisine kutsallık atfedilmiş bir eylemdir. 

Bazı İlâhî kitaplarda buna “Rabb’in Savaşları” denirken Kur’ân’da bu fiil, “Allah yolunda” ya da “O’nun yolunda” şeklinde tanımlanır. Tanrı, kullarına herhangi bir topluluğa karşı savaşmayı emrettiğinde aslında kendisi savaş ilan etmiş olur. Bu şekilde savaşlara dinî bir hüviyet kazandırılmış, böylece hem meşruiyet sorunu çözülmüş hem de tarih boyunca yaşadıkları baskıların, yıkımların, sürgünlerin sonucunda doğal olarak psikolojisi bozulmuş bir toplumun askerlerine savaşma şevki ve enerjisi verilmiştir. Kur’ân’da vurgulanan “Allah yolunda” savaşma düşüncesi de Müslümanlar için özellikle baskı ve zulmün arttığı dönemlerde bir moral ve motive kaynağıdır. Buradan hareketle İlâhî kitapların, inananların zihninde yeni bir güç ve zafer algısı oluşturmayı hedeflediğini söylemek mümkündür. 

Allah katında savaşın amacı, dünyada İlâhî düzeni tesis etme yolundaki engelleri ortadan kaldırmaktır. Fakat İlâhî kaynaklarda özellikle Tevrat metinlerinde bu “Arz-ı Mev’ud” yani “vadedilmiş topraklar” olarak öne çıkmaktadır. 

Bu topluluk, asırlardır her fırsatta savaş psikolojisiyle hareket etmektedir

Bu inanışa göre hayat hakkı, sadece Yahudilere aittir. Bunun nedeni ise o bölgenin Yahudilerin eline geçmesi ve orada putperestlikten uzak durarak refah içinde yaşam sürmeleri içindir. Bu topraklar “Haydi kalkın, Arava’da, dağlık bölgede, Şefela’da, Negev’de ve Akdeniz kıyısında yaşayan bütün komşu halklara, Amorlular’ın dağlık bölgesine, büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan Kenanlılar ülkesine ve Lübnan’a gidin. Bu toprakları size verdim. Gidin, atalarınıza, İbrahim’e, İshak’a, Yakup’a ve soylarına ant içerek söz verdiğim toprakları mülk edinin…” şeklinde açıklanır. 

Vadedilmiş topraklar kavramı sosyal, siyâsî ve psikolojik gibi pek çok farklı açıdan tahlil edilebilecek kadar oldukça önemlidir. Bu kavramın bir diğer önemi ise, savaşmanın temel amaçlarından birisi olmasıdır. Zira bu inanışa göre Yahudi toplumuna vadedilen bereketli bu topraklarda refah içerisinde yaşayan hiçbir topluluğun Yahudi inançlarını bozma tehlikesi oluşturabilecek hiçbir eyleme hayat hakkı tanımaması gerekmektedir. Hatta vadedilmiş topraklarda kurulacak İlâhî düzenin önündeki büyük tehlike, çeşitli ilahlara tapanların kendi sapmış inançlarını Yahudi toplumuna öğretmeleri, böylece onları hak dinden uzaklaştırma çabalarıdır. Bunun gerçekleşme durumu en büyük günah olarak tanımlanmıştır. 

Dolayısıyla böyle toplumlara karşı savaşmak, dinin ve insanlığın selameti için şarttır. “Tanrınız Rabb’in size buyurduğu gibi, onları Hitit, Amor, Kenan, Periz ve Yevus halklarını tümüyle yok edeceksiniz. Öyle ki, ilahlarına taparken yaptıkları iğrençliklere uymayı size öğretemesinler, siz de Tanrınız Rabb’e karşı günah işlemeyesiniz…” gibi metinler savaşı ve savaşmayı pekiştirmektedir.  

Burada şu soru akla gelir: Metinde sözü edilen halklar inançlarını sadece kendileri yaşayıp kimseye öğretmeye kalkmasalardı, savaş emri yine verilir miydi? 

Bunun cevabı metinde çok açık değildir ama olumsuz örnekliğin, halkları tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyecek kadar büyük bir savaş sebebi olduğu kesindir. Bundan dolayı da bu topluluk asırlardır her fırsatta savaş psikolojisiyle hareket etmektedir. Metinlerinde kullanılan sert üslubun arkasında Yahudi toplumunun tarih boyunca geçirdiği ağır imtihanların etkisinin olması kuvvetle muhtemeldir. Örneğin çöldeki yolculuk esnasında Hz. Musa’nın kavmin yanında bulunamadığı bir esnada buzağı heykeli yapıp ona ibadet eden kişi bu davranışını Yahudilere öğretmiş, böylece onların İlâhî gazaba uğramalarına ve birtakım ağır imtihanlara tâbî tutulmalarına neden olmuştur. Yahudi halkı sonraki süreçlerde de Helenizm tehdidi altında kültürel kimliğini, Pers istilası ile siyâsî bütünlüğünü kaybetme noktasına gelmiştir. Bu durumu metin tahlillerinin yaşanmış hayatın gerçeklikleriyle değerlendiren Yahudi toplumu, savaşmanın gereğini her fırsatta gözler önüne sermektedir. 

Her ne sebeple yapılırsa yapılsın savaş arızî bir durumdur, asıl olan sulh ve selametin sağlanmasıdır

Yahudileri savaşa sevk eden başka bir neden ise, “Kardeşleriniz, oğullarınız, kızlarınız, karılarınız, evleriniz için savaşın” buyruğudur. 

Buna göre kendi halkına yapılan zulmün önüne geçmiş olacaklar. Çünkü kadına tecavüz hem Yahudilerle diğer toplumlar arasında hem de Yahudilerin kendi içlerindeki farklı kollar arasında savaş sebebidir. Namusa kastedilen münferit bir olay yüzünden tüm bir toplumu ortadan kaldırmak söz konusu olmamakla birlikte, toplumun selameti için savaşmak emredilmiştir. Bu durum Kur’ân’ın “Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver’ diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” şeklinde buyrulmuştur. 

Bu ayette Kur’ân’da savaşın sebebi olarak hak dinden uzaklaşmış insanların kendi inançlarını yaşamaları değil, onların Müslümanlara zarar verici eylemlere girişmeleri olduğu ifade edilmiştir. Dinî değerlere dil uzatmakla başlayıp onun mensuplarını yok etmeye kadar giden eylemlerin failleriyle mücadele etmek zorunluluktur ve bu mücadelenin amacı dünyayı daha yaşanılır bir hâle getirmektir. Kur’ân’da “Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Onlar, haksız yere, sırf, ‘Rabbimiz Allah’tır’ demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir” ayetinde insanlara maddî ve manevî zulmetmeyi, onları yurtlarından çıkarmayı, kendi inançlarını zorla kabul ettirmeyi amaç edinen toplumları bu tutumlarından döndürmenin tek yolunun savaşmak olduğu vurgulanmıştır. Zira “Allah, sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez” şeklindeki ayette ise, kendi inançlarını kimseye zarar vermeden yaşayıp giden insanlara savaş açmak değil, bilakis onlara karşı adaletli olmak emredilmiştir. 

Topluma maddî ya da manevî bir zarar verme hedefi taşımayan inanç tercihlerinin savaş sebebi olup olmadığı sorusunun cevabı Kur’ân’da daha belirgin görünmektedir. Birtakım düşünce farklılıkları bulunmakla beraber Allah’a şirk koşmanın tek başına savaş sebebi sayılmayacağı görüşü hâkimdir. Savaşta adaletin ve gerektiğinde merhametin emredildiği ayetlerden anlaşıldığı üzere her ne sebeple yapılırsa yapılsın savaş arızî bir durumdur; asıl olan sulh ve selametin sağlanmasıdır. Savaş esnasında her türlü sığınma talebine karşılık vermeyi ve savaş sonrasında esirlere iyilik etmeyi emreden ayetlerin de bu minvalde anlaşılması gerekir. 


Gazze konusunda Yahudi idarecilerinin nasıl bir yanlış inançla hareket ettiği ve tarihte eşi benzeri görülmeyen bir yıkıma devam ettiği ve yine tarihte eşi benzeri görülmeyecek bir seyrin yaşandığı da Allah’ın ajandasına kaydedilmektedir.  Bu olay bazı vicdan sahibi dünyalıların malumudur ve ayrı bir konu olarak konuşulup tartışılmaktadır. 


“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran”

Kur’ân’da kendilerine karşı savaşılması emredilen bir diğer topluluk, İslâm’ı din olarak kabul eden fakat sonraki süreçlerde çeşitli sebeplerle bu dinin gerektirdiklerine muhalif davranan ve bu muhalefeti toplumsal düzeni bozmaya kadar götürenlerdir. 

Buna göre savaş açmanın gerçek sebebi yine kişi veya toplumun farklı bir inanca sahip olması ya da kabul ettiği bir inançtan dönmesi değil, bu tutumları başka insanların hayatlarını altüst etme yöntemi olarak kullanmasıdır. Belli bir inancı kabul edip ardından bundan vazgeçme kişinin salt kendi hayatını etkileyen bir tercih olduğunda bu durumun savaş sebebi olması düşünülemez. Fakat bu dönüşüm gizlice gerçekleştirilip, dinin mensuplarıyla karşılaşıldığında onlardan biriymiş gibi davranıldığında tedbir alınması zorunludur. Bu türden tehlikeli bir dönüşüm gerçekleştirenlere Kur’ân “münafık” adını vermektedir ve bu kimseler savaşın en önemli hedef kitlelerinden birisi sayılmaktadır. “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran” şeklindeki ayet, münafıklığın savaş sebebi olabileceğini göstermektedir. 

Burada dikkat edilmesi gereken bir başka husus, “cihad” kavramının her düşman unsura karşı aynı anlama gelmemesidir. Muhatap kitle kâfirler olduğunda cihat kavramı fiziksel bir çatışma, silahlı mücadele anlamına gelirken, muhatap kitle münafıklar olunca, daha çok fikrî veya stratejik bir mücadeleyi ifade etmektedir. 

Savaşa savaşla karşılık vermek, cihad kapsamına giren bir zorunluluktur

Kur’ân ve Tevrat anlatımlarındaki bir diğer ortak vurgu, savaştan önce barış yanlısı bir tutumun sergilenmesidir. Buna göre savaşı, sorunların alternatifsiz çözümü şeklinde değerlendirmek yerine barışın bir sebeple gerçekleştirilemediği ya da sürdürülemediği durumlarda izlenecek ikinci yol olarak görmek gerekir. Her iki metinde de uzlaşma ve anlaşma yoluna gitmek, bunun için barış teklifinde bulunmak öncelenmiştir. Tevrat’ta geçen “Bir kente saldırmadan önce, kent halkına barış önerin. Barış önerinizi benimser, kapısını size açarlarsa, kentte yaşayanların tümü sizin için angaryasına çalışacak, size hizmet edecekler. Ama barış önerinizi geri çevirir, sizinle savaşmak isterlerse, kenti kuşatın” ifadesi barış teklifini açıkça emretmektedir.

Bir topluluğa savaş ilan etmeden önce barış için çaba sarf etme emri, Kur’ân’da da yer almaktadır. Barış yanlısı olmanın bir göstergesi örneğin “Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, ‘Sen mümin değilsin’ demeyin” ayeti uyarınca birtakım maddî menfaatler için hiç gerekmediği yerde savaş sebebi bulmaya çalışmamaktır. Düşman ilan edilecek toplumun bunu gerçekten hak edip etmediğinin araştırılması emrini de aynı tutum bağlamında değerlendirmek gerekir. Yine “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin” ayetinde çeşitli tutum ve davranışlarıyla savaşı ilk başlatanın karşı taraf olması öne çıkarılmaktadır. Bu durumda savaşa savaşla karşılık vermek, cihad kapsamına giren bir zorunluluktur. Kur’ân zorunlu hâllerde savaşmayı emretmekle birlikte bunun sınırlarını net olarak çizmiştir. “Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sığdıramayıp (tarafsız olarak) size gelenler başka. Eğer onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse; Allah, onlara saldırmak için size bir yol (yetki) vermemiştir” gibi ayetler tarafsız kalanlara zarar vermeyi kesinlikle yasaklamaktadır. Bununla birlikte “Sakın zaaf göstermeyin. Üstün olduğunuz hâlde barışa çağırmayın” ayetinde üstün durumda olunduğu halde sırf savaş bir an önce bitsin diye düşmana barış teklifinde bulunmak da uygun görülmemiştir. 

Barışın tesis edilmesi vurgusu her iki İlâhî metinde ifadesini bulmakla birlikte bunun şartları ve zemini konusunda aralarında ciddi farklar vardır. Tevrat metinlerinde, kuşatılan halkın Yahudi toplumunun hizmetkârı olması, onların “angaryasına çalışması” gibi hemen hiçbir ulusun kendi rızasıyla kabule yanaşamayacağı ağır bir şart ileri sürülmektedir. Bu şartı bir yönüyle Yahudi inancının temel ilkelerinden olan “seçilmişlik” anlayışı kapsamında değerlendirilir. Yahudi ırkını diğer tüm toplumlardan üstün gören bu anlayışın arka planında tarih boyu ağır yıkımlar geçiren bir toplumu güçlü ve öz güvenli tutma arzusu yattığı düşünülebilir ama bu onların her bahanede savaşı meşrulaştırıp zülüm yapmasını asla haklı çıkaracak da değildir.

Gazze’de yaşananalar, Allah’ın ajandasına kaydedilmektedir

Burada Gazze konusunda Yahudi idarecilerinin nasıl bir yanlış inançla hareket ettiği ve tarihte eşi benzeri görülmeyen bir yıkıma devam ettiği ve yine tarihte eşi benzeri görülmeyecek bir seyrin yaşandığı da Allah’ın ajandasına kaydedilmektedir.  Bu olay bazı vicdan sahibi dünyalıların malumudur ve ayrı bir konu olarak konuşulup tartışılmaktadır. 

Kur’ân’da diğer toplumların Müslümanlara hizmet etmesi türünden bir teklif yer almadığı gibi barış yapılan topluluğun haklarının çiğnenmemesi gerektiği öne çıkarılmıştır. Burada savaşmanın aslî amacının ne olduğu sorusu her iki din açısından tekrar gündeme gelmektedir. Yaşamsal düzenin selametle devam etmesi amacıyla dünyanın maddî ve manevî kötülüklerden arındırılması her iki metinde ifadesini bulmakla birlikte Tevrat’ta sadece Yahudi toplumunu ihya edecek bir düzeni savaşın temel hedefleri arasına almıştır. Savaşta yenen ya da üstün olan tarafın birtakım maddî ve manevî menfaatler elde etmesi doğaldır. Fakat bu türden kazanımlarla, tüm diğer ulusları bir topluluğun hizmetkârı hâline getirecek bir hayat düzeni kurma hedefini birbirinden ayırmak gerekir. 

Çeşitli vesilelerle yurdundan çıkarılmış, sürekli ölüm kalım mücadelesi veren Yahudi toplumunun, moralini güçlü tutmak adına kendisini diğer insanlardan üstün algılamaya çalışması ve bu üstünlüğü öne çıkaran metinlere yönelmesi, psikolojik açıdan bir noktaya kadar anlaşılabilecek bir durum değildir ve kabul edilebilirliği de asla söz konusu olamaz. Kendisi sürekli köle ya da azınlık konumuna düşmüş bir halkın başka insanları köleleştirerek intikam alma hırsına kapılması, onların inançlarının yanlışlığını ortaya koyar ve toplumlar karşısında nefret edilecek bir güruh hâline getirir. 

Dolayısıyla hiçbir neden, günümüzde Yahudilik adına yapıldığı iddia edilen tüm saldırganlıkları ve onların sığındıkları psikolojik nedenleri hangi dinden olursa olsun meşru kılmaz ve toplumlar açısından haklı ve masum olamazlar…