Sarıkamış’ta kar’a düşen kara propaganda (1)

Başta kar, tipi ve dondurucu soğuklar gibi hava şartlarının olumsuzluğu, askerî teçhizattaki eksiklik, askerlerin çetin hava şartları altında uzun yürüyüşler yapmak zorunda kalmaları, birlikler arasında haberleşme ve koordinasyonun eksikliği, askerî haritalarda yolların ve geçitlerin yanlış işaretlenmesi, bitlerin sebep olduğu tifüs salgını ve bölgede yaşayan Ermenilerin ihanetleri diğer sebepler arasındadır. Ya Sarıkamış Harekâtı başarılı olup Sarıkamış ele geçirebilseydi?

TARİHİ galipler yazarmış. Acı ama gerçek budur. Bu yüzden tarihî bilgiler hep tartışılmıştır. Bizim tarihimizin özellikle son yüzyılına dair hep tartışmalar vardır. Kimileri resmî tarih taraftarıdır, kimileri de gayr-i resmî tarih tezlerini savunur. İlginç değil mi tarihinizin üç farklı anlatımının olması? Diyeceksiniz ki, “Birisi resmî, diğeri gayr-i resmî tarih derken, üçüncü tarih de neyin nesi?”. Efendim, o da “tarafsız tarih”.

Tarih tarafsız olur mu peki? Pek bilemiyorum. Ancak, yaşanmış bir hâdisenin sebeplerini ve sonuçlarını etraflıca ortaya çıkarıp alacağımız derslerle yarınlarımızı inşâ etmek zorundaysak, eğmeden bükmeden, çarpıtmadan, Sezar’ın hakkını Sezar’a vererek gerçeğe odaklanmamız gerekir. Evet, gerçekler acıdır ve acıtır elbette.

Ancak araştırdığımızda bakıyoruz ki her ülkenin, her milletin bir resmî tarihi ve bir de gayr-i resmî tarihi vardır. Zira ortak kanı şudur ki, resmî tarih yazılırken gerçekler, yöneticileri rahatsız etmeyecek şekilde eğilir, bükülür, çarpıtılır, farklı gösterilir. Resmî tarih, hâkim sınıfların bilinmesini istediği tarihtir. Resmî tarihçilerin tek amacı vardır, o da resmî bir ideoloji oluşturmaktır. İşte tam da burada, resmî ideolojiyi kabul etmeyen karşı taraf kendi tezini sunar ki buna da “gayr-i resmî tarih” denir. Bu cenah, resmî tarihi uydurulmuş ve kurgulanmış olmakla, toplumsal hafızayı ifsat etmekle suçlar. Onlar da diğerlerini efsanecilikle, masalcılıkla, bazen de hainlikle…

Sonra arada kalanlar bu iki tarih tezinin tam ortasından bir orta yol bulup, ortaya yeni olmayan ama üslup olarak yeniden söylenmiş birtakım şeyler atarlar ve buna da “tarafsız tarih” derler. Foucault, tarihçinin nesnel olamayacağını belirtmektedir. Çünkü tarihçi, ne olursa olsun, kendi yaşadığı zaman ve kültürün etkisi altındadır. Bu yüzden onlardan bağımsız olan bir tarihçinin düşünülmesi mümkün değildir.[i]


Resmî tarih, maalesef millî bir tarih şuuru oluşturamamıştır. Millî bir tarih şuuru oluşturamayan resmî ideoloji, maalesef kendi tarih tezinin tenakuzları içinde debelenip durmaktadır. 


Tarihle yüzleşmek

Tarihle yüzleşmek için bedel ödemeyi kabullenmek gerekir. Zira tarihle yüzleşmek kolay değildir. Hele gerçek tarih bir ayna gibidir ve acımasızdır. O zaman hep kolay olanı seçtik ve tarihi yargılamaya koyulduk. Hem de oturduğumuz yerden! Sıcacık köşelerimizden klavye meydanlarında savaştık harflerin işlendiği tuşlarla. Hoşumuza giden bir şey varsa yücelttik, hoşumuza gitmeyenleri batırdık yerin dibine. Nasıl olsa kimse kalkıp yerinden “Hayır, öyle olmadı” diye itiraz edemeyecek. Madem böyle bir rahatlığımız var, satırlarımıza bir sehpa kurarak dilediğimizi darağacına çıkarabiliriz. İtibar suikastlarına alet olup çekeriz tetiği.

Yakın tarihimiz maalesef bu hastalıklı bakışın mağdurudur ve ortaya “tarih” diye döktüğümüz kelime yığınları maalesef Sağcısını da, Solcusunu da, İslâmcısını da, lâikini de tatmin etmiyor. Resmî tarih, maalesef millî bir tarih şuuru oluşturamamıştır. Millî bir tarih şuuru oluşturamayan resmî ideoloji, maalesef kendi tarih tezinin tenakuzları içinde debelenip durmaktadır.

Tanzimat ile başlayan Batılılaşma maceramız artık o raddeye varmıştır ki, iş bir sosyolojik hâdiseden daha çok efsunlanmış bir aşka, körü körüne bağlılığa dönüşmüştür. Bu çarka su taşıyan herkes övülmüşken, bu gidişi çıkmaz bir yol olarak görenlere de sövülmüştür. Hâdiseler bu çarkı bir tık döndürecek başarıya ulaştı ise “asrın hâdisesi” payesini kazanırken, bu çarkı bir an durduran veya bir tur geriye doğru çeviren her hâdise ise “asrın felâketi” olarak zihinlere kazınmıştır. Hatta birçok hâdise, kahramanlarıyla birlikte unutturulmuştur. Meselâ 1908 yılında yaşanan 31 Mart Hâdisesi, aslında İngiliz ve Alman istihbaratçılarının farklı cephelerden organize ettiği ve Osmanlı’nın yıkılışını hızlandıracak bir provokasyon hareketidir. Ancak bugünün lâik kesimi hâlâ o günden kalma ağız alışkanlığı ile İslâmî her renge “irtica” ve “mürteci” diye saldırmaktan geri kalmaz. Ne kadar gerici bir bağnazlıktır oysa yaptıkları! 




Konuyu kamuoyu huzurunda yüksek sesle düşünen Mehmed Niyazi, “Hiçbir subay, o karda, soğukta bu harekâtı yapmayı göze almaz. Demek ki bu harekâtın yapılması için önemli bir sebep vardı. Çünkü bahar geldiği zaman Ruslar kuzeyden, İngilizler güneyden Filistin’e yürüyeceklerdi. Bizim ordumuz iki tarafa karşı koyamayacağı için bu harekâtı yaptı” demektedir.

 

Tarih ve kara propaganda

Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasıyla, birçok cephede çarpışırken aslında pek çok başarıya da imza atılmıştır. Lâkin bunları pek öğretmezler bizlere. İşte Kut’ul Amare’yi bilmeyiz, Medine Müdafaası’nı bilmeyiz. Çanakkale’yi bile yıllar sonra gündeme getirmişiz. Asıl kahramanları sansürleyerek hem de!

Sarıkamış Hâdisesi de resmî ideolojinin müdahalesi ile tersyüz edilmiş bir hâdisedir. Tek kurşun atmadan 90 bin askerimizin donarak öldürüldüğü sloganı vicdanları yaralar “Sarıkamış” denince. Kimse savaşın sebeplerine ve gerçeklere bakmaz. Sonuçta kaybedilmiş bir savaş vardır. Ancak işin başında resmî ideolojinin itibarını idama mahkûm ettiği için infaz edilmesi gereken bir Enver Paşa vardır.

Enver Paşa sadece Sarıkamış’ın komutanı mıdır? Hayır! Enver Paşa o zamanki Osmanlı Ordusunun Başkomutan Vekilidir. Yani Padişah adına orduyu yöneten adamdır. Çanakkale de onun komutanlığı altında cereyan etmiştir, Kut’ul Amare de, Medine Müdafaası da, Bakü’nün kurtarılması da. Ancak ne hikmettir ki, meselâ Çanakkale’de Enver Paşa’nın adı geçmez.



 

Sarıkamış Harekâtı gerekli miydi?

Sarıkamış Harekâtı’nın ilk etapta Anadolu içlerine doğru ilerleyen Rusları durdurmak için yapıldığını kabul etmek zorundayız. Hatta Kars ve Sarıkamış’ın 1877’den beri Rusların elinde olduğunu da bilmeliyiz.

Birinci Dünya Savaşı’nda Rusya, Osmanlı Devleti’ne 2 Kasım 1914’te resmen savaş ilân etti. Dikkat edin, bu tarihten bir gün önce yani 1 Kasım 1914 tarihinde Sarıkamış’tan hareket eden General Georgy Berhmann komutasındaki Rus ordusu, 25 piyade taburu, 37 süvari birimi ve 120 topçudan oluşan bir kuvvet ile Doğubeyazıt ve Köprüköy’ü ele geçirmek amacıyla Osmanlı-Rus sınırını geçti ve 4 Kasım’da Köprüköy’e ulaştı!

Erzurum’da bulunan 3’üncü Ordu’nun komutanı olan Hasan İzzet Paşa, 7 Kasım’da karşı harekât başlattı ve 16 Kasım’da Ruslar geri püskürtüldü. Ancak Hasan İzzet Paşa aşırı temkinli bir kişi olduğu için bozulan düşmanı kovalamak yerine geri çekilmişti. Bu arada Rus birlikleri de başka cephelere kaydırılmıştı. Sayı üstünlüğü bizdeydi. Eğer 3’üncü Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa, Kasım ayında Köprüköy ve Azap Muharebelerini kazandıktan sonra harekâta devam etseydi, Sarıkamış’ı alması kuvvetle muhtemeldi. Böylece Aralık ayında gerçekleşecek olan Sarıkamış taarruzuna gerek kalmayabilirdi.[ii]

İşte bu noktada Enver Paşa devreye girmiş ve Rusların geri geleceği ihtimâlini ortadan kaldırmak için bu harekâtı başlatmıştı. Bundan sonraki adım ise, Rusları önüne katıp Tiflis’e kadar kovalamak, oradan Tebriz, Bakü ve Tahran’a uzanmak, Afganistan içlerine kadar Müslümanları hareketlendirip Ruslara karşı bir isyan harekâtı başlatmak ve Rus işgaline son vermektir. Bu yazdıklarımızı Enver Paşa’nın komutanlarına çektiği gizli telgraflardan öğreniyoruz. Zira bu telgraflarda Enver Paşa hedefinin detaylarını anlatır, girecekleri ülkelerde işgalci olmayacaklarını, oraları Rus zulmünden kurtarıp bağımsızlıklarını vererek geri döneceklerini özellikle vurgular. Hatta Paşa, Sarıkamış’ta yazdığı vasiyetinde de bu amacını açıkça yazar.

Bazıları ise harekâtın baharla birlikte yapılmasından dem vurur. Bu istek Enver Paşa’ya iletilince, Paşa’nın cevabı, “Düşman sizi beklemez” şeklinde olmuştur.

Konuyu kamuoyu huzurunda yüksek sesle düşünen Mehmed Niyazi, “Hiçbir subay, o karda, soğukta bu harekâtı yapmayı göze almaz. Demek ki bu harekâtın yapılması için önemli bir sebep vardı. Çünkü bahar geldiği zaman Ruslar kuzeyden, İngilizler güneyden Filistin’e yürüyeceklerdi. Bizim ordumuz iki tarafa karşı koyamayacağı için bu harekâtı yaptı” demektedir.

Oysa dikkatlerimizden kaçan bir nokta vardır ki, Sarıkamış Harekâtı’ndan 60 gün sonra İngilizler, Çanakkale Boğazı’na saldırmıştır. Yani baharda!

Yine Rus General Berhman, Sarıkamış’ın önemini şu şekilde ifade etmiştir: “Sarıkamış bir kapıdır. Hâlihazırda bu kapı gerek benim ve gerekse müfreze için düşman tarafından çok sıkı bir şekilde kapatılmıştır. Gayet tabiî olarak, bu kapıyı her ne pahasına olursa olsun açmak gerekir. Binaenaleyh her zaman için düşüncem şudur: Cepheden çekilmesi mümkün tüm birlikleri geri çekerek süratle Sarıkamış’ı takviye etmek gerekir.”

Rusların bu kadar önem verdiği ve bir kapı olarak gördüğü Sarıkamış’ın önemini Osmanlı Genelkurmayının bilmemesi de düşünülemez.




Sarıkamış Harekâtı yaşandıktan sonra üç yıl sansür konularak hakkında konuşulmasının yasaklanması, sonrasında da yaşanan rejim değişikliği nedeniyle Enver Paşa’nın yurt dışında kalmasıdır. Sonrasında ise maalesef resmî ideoloji ile ters düşmemek adına susulmuştur. 


Harekât plânı kötü müydü?

Harekât plânının niteliği çok tartışıldı. Herkes bir şeyler söyledi. Oysa efsane Genelkurmay Başkanımız Mareşal Fevzi Çakmak, harekât plânının doğru olduğunu söyler. Mehmet Niyazi de bu konuda şunları söylemektedir: “Zayıf ordular, zaferi ancak inanılmazı başarmakla elde eder. Kaldı ki, bu çok güzel plânlanmış bir harekâttı. Ama Yarbay Şefik gibi adamlar ve daha başkaları bu harekâtı baltaladı. Fevzi Çakmak’ı biliyorsunuz, Atatürk tarafından da çok ciddiye alınan, yıllarca Genelkurmay Başkanlığı yapmış bir komutandı, bu konu hakkında söylediklerine kulak verin. Diyor ki, ‘22 Aralık 1915’te yaptığım harekâta kumanda kadememiz inansaydı, Rusya’yı Kafkasların ötesine atardık. Milletçe rahat bir nefes alırdık’. Allah orada kaybettiğimiz bütün şehitlerimize rahmet eylesin. Dilerim ki, en yakın zamanda bu korkunç siyâsî propagandanın malzemesi olmaktan kurtulurlar.”

Evet, Fevzi Paşa dahi böyle dedikten sonra, demek ki konu hakkında aksini düşünenler maalesef tarafgir ve hasmane bir tavırla konuşmaktalar.

Osman Mayapetek de şunları söyler: “Sarıkamış Harekâtı son derece iyi hazırlanmış bir plândı. ‘Kış aylarında yapılması hatadır’ masalına gelince; baskın niteliği taşıyan her askerî harekâtın düşmanın beklemediği yerde ve zamanda olması zaruridir. Bizim akıl hocaları bugün ne kadar ‘Böyle bir mevsimde harekât yapılmazdı’ diyorsa, emin olun, Ruslar da o zaman aynı şeyi düşünüyordu. Alternatif olarak Rusların da herhâlde ‘Yahu şu kara kışta harp etmeyelim, bahar gelsin, çiçekler açsın, bir mangal ziyafeti yapıp bir güzel savaşalım’ diye bir alternatif düşünmesi ancak Charlie Chaplin filmlerinde olabilirdi.”[iii]

Bugün askerlerimizin yazlık elbiselerle cepheye sürüldüğünü yani harekât plânının afakî olduğunu söyleyenler, Trabzon kıyılarında batırılan ve içi Sarıkamış Harekâtı için gerekli levazımı götüren üç Türk gemisinin Ruslar tarafından batırıldığını söylemek istemezler. Oysa Bezm-i Âlem, Bahr-i Ahmer ve Mithad Paşa isimli sivil yük gemileri, 3’üncü Ordu’ya sevk edilen askerlere kışlık üniforma, erzak ve mühimmat ile takviye üç bin asker, 3 keşif uçağı ve Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Kafkasya’daki Türkleri örgütleyerek Rusya’ya karşı isyan çıkartmak amacıyla eğitilmiş ajanlarla 6 Kasım 1914’te İstanbul’dan yola çıkmıştı.

Gemilerle Trabzon Limanı’na varınca askerler ve içindeki levazım, karayolu ile 3’üncü Ordu’nun merkezi olan Erzurum’a ulaştırılacaktı. Ancak gemiler 7 Kasım sabahı Zonguldak açıklarına geldiklerinde kömür madenlerimizi bombalayıp üslerine dönen Rus savaş gemileri tarafından Kandilli-Ereğli açıklarında ateş açılarak batırılmış, sonuçta üç bin askerimiz şehit olmuş, savaş malzemeleri ise Erzurum’a ulaşamamıştır. Bu gemiler Trabzon’a ulaşmış olsalardı sonuç daha farklı olacaktı. Kaldı ki, Yemen’den gelen birliğin iki bin kişiyi geçmediği de bilinen bir gerçektir.


Enver Paşa, Padişah adına orduyu yöneten adamdır. Çanakkale de onun komutanlığı altında cereyan etmiştir, Kut’ul Amare de, Medine Müdafaası da, Bakü’nün kurtarılması da. Ancak ne hikmettir ki, meselâ Çanakkale’de Enver Paşa’nın adı geçmez.

 

Kayıplarımız

Kayıplarımızdan başlayarak Sarıkamış’ı biz de sondan başa doğru anlatalım…

Mehmet Niyazi de konu hakkında şu bilgileri veriyor:

“Sarıkamış Harekâtı’nda şehit olan asker sayısı 90 bin değil, 23 bin civarındadır. Harekâta 76 bin askerimiz katıldı. Nasıl oluyor da 76 bin askerimizden 90 bini donarak ölüyor? 15 Şubat 1915 tarihinde orduda yapılan sayımda 42 bin askerin kaldığı tespit ediliyor. Yaralıları çıkarırsak, toplam şehidimiz 23 bindir. Donma olayı Erzurum’un Şenkaya ilçesine bağlı Baldız köyünden Sarıkamış’a hareket eden 25 bin kişilik piyade birliğinde gerçekleşiyor. Bunlardan 10 bininin Sarıkamış’a ulaştığı kesin. Hangi sihirbaz, nasıl bir maharetle kalan 15 bin kişiden 90 bin insanı dondurabiliyor?

Donma olayı ordumuzun tamamında olmadı. Erzurum Şenkaya ilçesinden hareket eden 25 bin askerimizin 10 bini Sarıkamış’a girdiğine göre, donma olayı bunların arasında oldu. Bunların kaçı çarpışmalarda vuruldu, kaçı dondu, bilmiyoruz. Ancak bir 90 bin yalanı devam edip gidiyor.”[iv]

“Şehit Enver Paşa” kitabında Nevzat Kösoğlu da şunları yazar: “Bu konuda özel bir değerlendirmeye girmeden, Dr. Ramazan Balcı’nın geniş açılı değerlendirmeler sonucu ulaştığı ve General Maslovsky’nin rakamlarına dayanan sayının 23 bin olduğunu söyleyelim. Ancak bunun 5 bini Rusların Hamamlı’da kurdukları esir kampında açlık, soğuk ve bakımsızlıktan şehit olmuştur. Maslovsky bu ayrımı yapmadan 23 bin rakamını vermiştir.”

Genelkurmay Başkanlığı Harp Encümeninin tespitleri, verilen kaybın iddia edilen rakamların çok altında olduğunu göstermektedir. Harp Encümeninin tespitlerine göre Sarıkamış Harekâtı’nda Türk Ordusu, 23 bini savaş alanında, 10 bini de savaş hatları gerisinde olmak üzere toplam 33 bin şehit vermiştir. 7 bin kişi esir düşmüş, 17 bin kişi ise hasta ve yaralı olarak saf dışı kalmıştır. Yani yaralı, hasta ve esir düşenler de dâhil olmak üzere Türk Ordusu’nun toplam kaybı 57 bin kişidir.

Harekât üzerinde araştırma yapan ve konu hakkında “Bir Savaşın Bilinmeyen Öyküsü” isimli hacimli bir de kitap yazan akademisyen Yavuz Özdemir, yaptığı açıklamada, ‘‘Tek kurşun atmadan donarak öldüler’’ iddialarının aksine askerlerimizin Rus askerleriyle göğüs göğse çarpıştığını anlatır. Açıklamasında, ‘‘İlk vuruşma Erzurum’un Narman ilçesi girişinde başladı. İkinci vuruşma Oltu girişindeki Kaleboğazı mevkiinde meydana geldi. Daha sonra diğer önemli çatışmalar, İsmail Ağa Cayırları ve Kosor Bölgesi’nde yaşandı. Burada Osmanlı Ordusu önemli kayıplar verdi. Sarıkamış’a uluşmak için Allahuekber dağları aşılmak istenirken donma olayları yaşandı. Bu sayı ise 7 bin civarındadır. İddia edildiği gibi şehit sayısı 90 veya 60 bin değildir” diyerek son noktayı koyar.[v]

Aslında rakamlar, Rusların kara propagandasıdır. Zira harekâtın başlangıcı ile başta Azerbaycan olmak üzere Rus işgali altındaki Türk illerinde bir hareketlilik yaşanmış, Rus işgalinden kurtulmak için bir umut olarak görülmüştür. Bu bilgiler Reşt Şehbender Vekili Tevfik Bey’in raporlarında da yazılmıştır. Meraklılar, Prof. Dr. Mustafa Budak’ın konu ile ilgili yazdığı ve Türkiyat Mecmuası’nda (c. 26/2, 2016, 113-131) yayınlanan makalesini okuyabilir. Bu propagandalar soydaşlarımız üzerinde şok etkisi ve hayâl kırıklığı yaratmıştır. Oysa Rusların da kaybı 32 bin olarak kayıtlara geçmiştir. Bunların 9 binden fazlası donarak ölmüştür. Ruslar bu sayıyı hafifletmek amacıyla, “Türkler bizden 3 misli kayıp verdi” demek için bunu ortaya atmışlardır.

 



Neden başarısız olduk?

Tüm ortak kanaat, harekâta komuta kademesindeki kimi subayların inanmadığı ve ağır davrandıkları yönündedir. Eğer Hafız Hakkı Bey gecikmeyip zamanında Sarıkamış’a varsaydı, Kolordu Komutanı Ali İhsan Latif Paşa 25 Aralık’taki hücumu durdurmayıp devam etseydi, Rus Cephe Komutanının geri çekilme emrini Sarıkamış’taki Rus komutanı uygulasaydı, Rusları tutmakla görevli 11’inci Kolordu gevşek davranmayıp Rusları kendi cephesinde tutsaydı, zafer kazanılmış olacaktı.

Yine başta kar, tipi ve dondurucu soğuklar gibi hava şartlarının olumsuzluğu, askerî teçhizattaki eksiklik, askerlerin çetin hava şartları altında uzun yürüyüşler yapmak zorunda kalmaları, birlikler arasında haberleşme ve koordinasyonun eksikliği, askerî haritalarda yolların ve geçitlerin yanlış işaretlenmesi, bitlerin sebep olduğu tifüs salgını ve bölgede yaşayan Ermenilerin ihanetleri diğer sebepler arasındadır. Ya Sarıkamış Harekâtı başarılı olup Sarıkamış ele geçirebilseydi? O zaman dünya siyâsî dengeleri bugünkünden çok daha farklı bir durumda olurdu.

Muzaffer Albayrak’ın konu hakkında yazdığı yazıda şu bilgiler vardır: “Nitekim Sarıkamış’ı anlatan Rus yazarlardan Maslovsky, Türk Ordusunun Sarıkamış Muharebesi’ni kazanmalarına ramak kaldığını itiraf etmiştir. Ruslar harekâtın bir kuşatma plânı olduğunu anladıklarında, Kafkas Cephesi Komutanı Mişlayefski, panik hâlinde geri çekilme emri vermişti bile. Şunu söyleyebiliriz ki, şayet ilk yapılan plân uygulansaydı ve kısa yoldan Rus cephe hattının arkası kuşatılsaydı, harekât başarılı olurdu.”[vi]




Aslında bu meselenin bu kadar çok çarpıtılmasının asıl sebebi, Sarıkamış Harekâtı yaşandıktan sonra üç yıl sansür konularak hakkında konuşulmasının yasaklanması, sonrasında da yaşanan rejim değişikliği nedeniyle Enver Paşa’nın yurt dışında kalmasıdır. Sonrasında ise maalesef resmî ideoloji ile ters düşmemek adına susulmuştur.

Sarıkamış hakkında sansürün sebebi, yaşanan olağanüstü savaş durumudur. Zira o günlerde harp devam ediyordu. Sarıkamış’ı masaya yatıracak ne zaman, ne de zemin vardı. Kaldı ki, dört yıl süren savaş her cephede devam ediyordu. Ki bu cephenin en önemlisi de psikolojik cepheydi. Moralleri bozacak her haber, savaş meydanlarında askerleri etkileyecekti. Çünkü bizim tek cephemiz Sarıkamış değildi.

Savaş sonunda bu olumsuz iddiaları ortaya atanların dayandığı ilk kaynak, 3’üncü Ordu Kurmay Başkanı Yarbay Şefik İlden tarafından 1922 yılında yazılan “Sarıkamış” kitabıdır. Mehmet Niyazi’ye göre bu kitap, kişisel bir başarısızlığı örtmek ve bu hatalarından dolayı kendisini cezalandıranlara yönelik öfke marifetiyle yazılmıştır. Zira kitap savaşın safahatı hakkında bilgiler vermekle beraber kayıplarımız hakkında yanlış ve abartılı rakamlar ile Enver Paşa’ya yönelik hakaretamiz cümlelerle doludur.

Mesela Şerif Bey kitabında, “Enver Paşa’nın askeri merhametsizce ileri sürdüğünü” iddia eder. Öte yandan Ruslar tam aksine, “27 Aralık’ta Türkler durmayıp taarruza devam etselerdi, takviye kuvvetleri gelmeden Sarıkamış’tan çekilmemize sebep olurlardı” demektedirler. Çünkü Sarıkamış yakınlarına ulaşan Türk kuvvetleri, 25-26 Aralık gecesi kazanma şanslarını yitirdikleri hâlde, en küçük bir bozgun emaresi dahi göstermeden, taarruzu azim ve cesaretle sürdürdüler. Onların bu kahramanca mücadelesi Rus ordusunda büyük bir korku yarattı. Kaldı ki, 10’uncu Kolordu Kurmay Başkanı Yarbay Nasuhi Bey’in esir alınmasıyla, üzerinde ele geçirilen Türk taarruz emrini görünce, Rus cephe komutanı General Myshlayevski büsbütün ümitsizliğe düşmüştü. Bir Rus generali bu plân karşısında korkup ümitsizliğe düşmüşken, bu hâlde bizim bu plânı eleştirmemiz anlaşılır değildir. Hatta birliklerimizin 27 Aralık’ta Selim yakınlarına ulaşarak Rus ordusunun can damarı durumunda bulunan Sarıkamış-Kars demiryolunu tahrip etmesiyle Rus ordusundaki panik ve korkuyu bir kat daha artırmıştı. Harekâtın başından beri büyük bir ümitsizlik içerisinde bulunan Myshlayevski, Türklerin savaşı kazanacağına emin olduğundan, Rus ordusunun kurtuluş şansı kalmadığına inanarak cepheyi terk edip Tiflis’e kaçtı. Myshlayevski’nin cepheden getirdiği kötü haberler Kafkasya’da da büyük bir panik ve kargaşanın başlamasına yol açtı.

Eğer 26 Aralık günü Türkler Sarıkamış’ı alsalardı, sonrasında Ruslar, kendilerinin bölgeyi alamayacaklarını da söylemişlerdi.[vii] Bu konuda en çarpıcı iddiayı Zeynel Coşar yapmaktadır. Ona göre, “Sarıkamış Harekâtı sırasında 3’üncü Ordu Komutanlığı görevini yapan Enver Paşa’nın hataları elbette vardır. Ama işin püf noktası, 25 Aralık 1914 gecesidir. İşte o gece dağ başında, kar içinde bekleyen binlerce askerin Sarıkamış üzerine gitmesini engelleyen ve zafere çelme takan kişiler, 9’uncu Kolordu Komutanı İhsan Paşa, Kurmay Başkanı Köprülülü Şerif ve 29’uncu Tümen Komutanı Arif Baytın’dır.”[viii] (Devam edecek…)

 



[i] Pasha Guluzade, Tarih Yazıcılığında Bir Sorun Olarak Taraflılık, Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi (UTAD), 2021 5(1)

[ii] Hümmet Kanal, Sarıkamış Harekâtı Esnasında Cephede Yaşananlar ve Anadolu’ya Etkileri, Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Dergisi, Sayı 54, 2, Ankara, 2014

[iv] https://www.haberturk.com/polemik/haber/710163-sarikamistaki-sehit-sayisinin-23-bin-oldugu-iddiasi

[v] Yavuz Özdemir, Bir Savaşın Bilinmeyen Öyküsü, Historia Kitap

[vi] http://www.geliboluyuanlamak.com/265_95-yildonumunde-sarikamis-harekatini-yeniden-degerlendirmek-1muzaffer-albayrak.html

[vii] Hümmet Kanal, agm.

[viii] Zeynel Coşar, Sarıkamış Harekâtı ve Bilmemiz Gereken Gerçekler, https://turkiye-gercegi.com