Sanal oyun uzmanı Oğuzman

Şimdiki zamanda dijital eğlencelere gönül veren çocukların ergenlik dönemi bitmek bilmiyor, anne babaların hevesleri küçüldükçe küçülüyor. Gençler büyümüyor, yetişkinler yaşlanmıyor. Bu değişimin neticesi olarak köklerinden uzağa düşmüş çocuklarımız bir asma yaprağının narin filizi kadar zayıf unsurlara tutunarak zamansızlığın girdabında tekrardan ibaret bir sürüklenişin kurbanı oluyor.

BİR dakika elli beş saniye boyunca bilgisayardan oyun sesleri yükseliyor, çocuk sesleri evi birbirine katıyordu. Sonra bir level üstü ve diğer leveller... Oğuz, teröristler için hücum marşını odada inletiyordu. Oyun başladı başlamasına da, hay aksi, aynı anda kapı zili zır zır çalmaya başlamasın mı? Ekranda “start” komutu verilmiş oyun ile zilin ısrarlı çalışı arasında kalmıştı ev sahibi. Ya oyunu kaybedecek ya da kapıyı çalanları…

Bu bilgisayar oyunlarının cazibesine kapılmamak imkânsızdı doğrusu. Biri terörist avı, diğeri aile konusunu içeren “Sims”. Oğuz, apar topar çalan kapıya koşmuş ama misafirler çoktan asansöre doğru yönelmişti.

“Ooo azizim, nereye böyle?'” dedikten sonra sorunun cevabını beklemeden “Buyurun, buyurun” dedi Oğuz. Misafirler yönlerini değiştirmişlerdi ama yüzlerine yerleşmiş merak ile tedirginlik karışımı mimikler henüz değişmemişti. “Hoş geldiniz” faslı ile gönüller yumuşatılmış, muhabbetin şifası çaylar ince belli bardaklara doldurulmuştu. Beklenmedik bu misafirler için ikram edilecek yemekler sanal ortamdan sipariş edilerek masa donatılmış, misafirler rahatlamıştı ama sanki bir şeyler eksik gibiydi. Hâl hatır sorulmuş, iyi temenniler dillendirilmiş, ardından en değerli varlıkları olan çocuklarının durumlarına gelmişti sıra.

İlerledikleri veya performans sergiledikleri başarı hikâyelerine geçtiler:

-Matematik ödevi için üç günümüzü ayırdık. Ardından teknik malzemeleri edinmek için meşakkatli yollardan geçtik. Sonuç olarak bizimki iyi bir not aldı. Siz ne yaptınız?”

-Efendim, bizdeki durum da benzer. Öğretmen bir ödev vermiş, mesaiye kalıp ödev çıktılarını aldım. Annesi düzene koydu, geriye bir uygulama kaldı. Onu da arkadaşı ile hâllettiler. Bizim çocuk da bu performanstan 80 almış…

Ebeveynler ve çocuklarının birleşik hayatları, iç içe sarmal şekilde ilerliyordu. Birbirleri için ne kadar çok emek ve zaman sarf ettiklerinden söz etmek ve paylaşmanın önemini vurgulamak, içtenlikle sunulan reklâmlar gibiydi. Bu samimiyetin ispat çabalarını, çocuklarının sadece kulaklarına değil gözlerine sokarcasına belirttikçe belirtiyorlardı.

***

Ev sahibi ve misafir ebeveynler çocuklarına tatlı sert gözdağı vermekten geri kalmıyor, arada bir şikâyet eder nitelikte konuşmayı bir cesaret sayıyor, politik tutumlarını farklı bir zekâ göstergesi olarak sunuyorlardı. Kim neyi alabilirse artık… Bu tatlı serzenişler devam ederken, çocuklarına bakıp anlık gülümseyişler, el çabukluğu ile başlarına dokunup saçlarını okşayışlar birer şefkat gösterisi olarak algılanamazdı.

“Çocuğum, hiç seni kırar mıyım, takılıyoruz işte” sözleriyle yumuşatılmaya çalışılan serzenişlerle ebeveynlik makamından ağır ahkâm kesme yetkisini gözler önüne seriyordu aslında. Oyuncuları başarılı, seyircisi meşgul bir tiyatro oyunu muydu bu?

Masada sipariş üzerine getirilen yemekler bitmiş, sofra kaldırma derdi de paketlerin çöpe gitmesiyle hâlloluvermişti. Misafire hürmeten “Canım, ne alırdınız?” sorusunun yanıtını internet sitesi veriyor, siparişin yirmi dakika sonra kapıda belirivermesi de pek cazip bir kolaylık oluyordu.

Ev sahibi ve misafir olmanın tüm ritüelleri neredeyse bir saat içinde tamamlanmıştı. Konuşulacak bir şey de kalmamıştı. Konuşurken zihinlerin arka plânında pusuya yatmış oyunların kışkırtıcı çığlığı hayli başarılı bir şekilde bastırılmış, dayanılabilecek en azamî süre oyunlardan uzak kalınmıştı.

Beylerin verilmiş bir sözü yerine getirme erdemine benzer bir sebatla ekran başında olma zorunluluğunu zapt etme başarıları yabana atılır gibi değildi. İyi dayanmışlardı. Boş çay bardaklarını masada bırakmış, soğuk içecekler eşliğinde çocuklarının oynadığı oyuna katılmışlardı bile. Yeni aile düzeni sistem gereği bunu gerektiriyordu. Bir yandan bilgisayardan yükselen yapay aile “Sims” oyununun sesi, bir yandan da misafir adâbının unutulduğu puslu çağın sesleri… Biraz sevecenlik, biraz hoşluk olarak “Sims” oyunu paylaşım için gayet yeterliydi. Hamle olarak biraz cesaret, biraz da keskin nişancılık için “CS:GO”, memlekette en çok tercih edilen oyundu.

Ebeveynler de sonuçta birer insan. Onların da eğlenmeye, biraz gülmeye, hatta oyun oynamaya hakları var. Hem oyun oynamak, seratonin maddesi salgılatıyor. Ayrıca endorfin stresinizi azaltıyor. Sosyalleşmiş olmaktan, hatta dostlarınızla iyi vakit geçirmenin keyfini sürmekten bahsediyoruz sonuçta.

Evet, hanımlar ilk etapta oyuna yaklaşmasalar da onların öncelikleri “Neyi nereden nasıl temin ettin?” sorularına cevap bulmaktı.

***

Oğuz, çalan kapı zilini gerekirse duymak istemeyen biri olarak, misafirlerine, hazır yemeğe ilâve olarak saatlerini harcadığı bilmem kaçıncı leveldeki oyununa iştirak etmeleri için davette bulunmuştu ki bu, küçümsenecek bir ikram da değildi. Ne kadar da çağa ayak uyduran ve çağın dilinden anlayan bir babaydı o. Oğlu ile eşleşmişti. Oğlunun da ondan geri kalır yanı yoktu. Oyun oynarken kıvrak hareketleri, zekâsı aynı babası gibi hızlı ve pratikti. Hamle yapmak için çok iyi ataklarda bulunuyordu. Misafirin kızı da aile oyunlarında maharetini gösterdikçe anneler şöyle derinden bir “Ah!” çekip baba-kız ilişkisinin önemini vurguluyorlardı.

Meyve suları bitmişti ancak kimse tazelemek için mutfağa geçemiyordu. Duygusal anlamda konuşulacak şeylerin ne yeri, ne de zamanıydı. Esas mesele, anın nabzını tutup hırsla, azimle yenme arzusuna kapılarak oyunda galip gelmekti. Sonuçta saniyeler söz konusuydu. İnsanın çok da vaktini almıyordu. Oyunda iyi bir aile kurmak veya terörle mücadele etmek gibi ulvi değerlere karşı alıştırmalar yapmanın aile dinamiklerine ne zararı olabilirdi ki? Oğuz’un sırtı ağrımış, adrenalin yüklenmiş, gerildikçe gerilmiş, ne önemi var? Sonuçta dijital memnuniyetler bu çağın esas endorfini…

Oğlu ile sevgi ve şefkat paylaşımının zamanı mıydı şimdi? Oğlunun kendini, çevresini, hayatı tanımasını sağlamak, zorlandığı şeyleri konuşmak, yolunda giden veya gitmeyen durumları değerlendirmek çok yorucu şeylerdi. İlgi alâka ve ince düşünce empati gerektirir -ki empati çileli bir şeydir-. Oğluyla sevdikleri oyunu oynamak, sevgisinin en bariz göstergesiydi zaten. Dostlarıyla da az önce tecrübe edildiği gibi konuşacak, paylaşacak pek bir şey yoktu. Çocukların hangi konuda dikkat kesildiklerinin keşfi ile de kim uğraşacaktı ki? Çocuklarının çocukça yorumlarıyla sohbete dâhil olma durumlarına tahammül etmekse dinlemek gibi zahmetli bir eylemdi. Babaların balkonda, annelerin oturma odasında, çocukların kendi odalarında ayrı ayrı takıldıkları bir ortamda değillerdi neticede. Herkes bir arada tek vücut olmuş, bir üst level için canhıraş saniyeleri kovalıyorlardı. Bundan daha bütüncül bir paylaşım nerede görülmüş?

Yarın bir gün Oğuz’un oğlu da, misafirin kızı da bu jenerasyonun bireyleri olarak konuşmadan iletişim sağlamayı kısa mesajlarla hâlledebilecek, diyalog kurma gibi dertlere takılmayacaklardı. Basit fiillerle dertlerini anlatabileceklerinden adı gibi emindi Oğuz. Sonuçta “Ön teker nasıl ise arka teker de aynı izi takip eder” sözü sadece bir blok yazısı değil, tam da hayatın içinden çıkan, mücevher gibi ışıl ışıl bir tespitti. Üstelik oyun oynamak ruhu dinlendirir. Yetişkinler için de, çocuklar için de türlü türlü oyunlar hem zihni, hem bedeni, hem de düşünceyi sağaltır. Ruhun gıdası, işlevi ve ivmesi oyunla başlar. Oynadıkça ruh genişler, kabiliyet yükselir. Ne var ki, yeniçağın dijital oyunları, insanî değerleri, adâb ve erkânı, melekeleri geliştiren sokak oyunlarını, üretim becerilerini tetikleyen oyuncakları, sosyalleşmeyi sağlayan ve ekip ruhunu öğreten takım oyunlarını yerle yeksan etmişti. Şimdi ibre, dört duvar arasında, ekran karşısında, sanal başarıların hırsıyla zaman ve yetenek öldürme mekanizmasının çarklarını gösteriyordu.

Hâlbuki Türk kültüründe yer alan oyunlar bir maksada işaret eder, kazanmayı da, kaybetmeyi de öğretir, çocuklara bir hedefe kendi emsalleriyle birlikte yürüyerek sosyalleşmenin en masum tecrübesini hediye ederdi. O maksat ki, ince motor kaslarının ardından duygu ve düşüncelerin gelişmesini de sağlar. Ve tabiî ki bu gelişimin yanı sıra oyunlarımız, kültürümüzün dinamiği olarak bölüşmek, teselli etmek, dertleşmek, birlikte başarmak, düşene yardım eli uzatmak, kaybedince de dost kalabilmek gibi erdemlerin mektebiydi.

Şimdiki zamanda dijital eğlencelere gönül veren çocukların ergenlik dönemi bitmek bilmiyor, anne babaların hevesleri küçüldükçe küçülüyor. Gençler büyümüyor, yetişkinler yaşlanmıyor. Bu değişimin neticesi olarak köklerinden uzağa düşmüş çocuklarımız bir asma yaprağının narin filizi kadar zayıf unsurlara tutunarak zamansızlığın girdabında tekrardan ibaret bir sürüklenişin kurbanı oluyor.

Üstelik baba Oğuz, saatlerce oynadığı oyundaki başarısını Supermanca bulsa da “Sims” ailesi onun “Oğuzman” olduğunu bilmiyor, bilmeyecek…

***

Efendim, bu öyküde Oğuzman’ın sanat yeteneğinden, zanaata yatkınlığından, işinden arta kalan zamanlarını ailesiyle gezilere, sinemaya, tiyatroya, kitap okumaya ayırdığından söz etmek isterdim. Gerçi sanat kime gerek, aşılan leveller şimdi daha trend. Ama tüm yetki, zihnimizin seçtiklerinde ve kalemimizin akıp yitmek istediği seyirde. Çünkü Supermanımız yok ama binlerce Oğuzmanlarımız, sanal dünyanın tepelerinden hızla uçup kaçtıklarından, zıplayıp sanal başarılarıyla küresel akışa ayak uydurduklarından, başımız dönüyor. Hızdan dönmüş başımla benim bile tahmin etmediğim bir akış, bu metni kaleme almamı sağlıyor.