Saman ve zaman

Babaannem, “Hevesler çok olmayınca insan gönlüyle uğraşır” derdi. “Eşyalar eskir, mekânlar değişir; sen gönlüne iyi bak, gönlüne aldığını da iyi ağırla” şeklindeki nasihatini ederken, babaannem, kendisine kıyasla yorulmuş ve kırılmış gönlümün çokça farkındaydı. Bu, samanlıktan seyran edenle, seyri gözüne atfeden arasındaki farkın ömre ve gönle yansımış hâliydi.

“İKİ gönül bir olunca samanlık seyran olurmuş”, zamana göre değişkenlik gösteren bir kabuldür bana göre. “Şimdilerde saraylarda yaşasalar daha fazlasını ister oldu nefisler”. Bu da babaannemin zamanı yorumlarken yaptığı tespit.

Hatta ne vakit düğüne gidecek olsak, “Bu zamanda düğün iki kişiye, gerisi deli komşuya” der, günümüz düğünlerini birçok konuda beğenmediğinin altını çizerdi.

Neyse, bir bakalım şu gönül ve samanlık bağlantısına…

Babaannemin anlattığı evliliklere göre elbette samanlık seyran olurmuş. Çünkü o vakitler sadece gönlün ibresine göre yol alınırmış. Zaten başka sermaye mi varmış gözlerin gördüğü? Nohut oda bakla sofa evler öyle her hayâlin harcı da değilmiş. Babaannem, “Biz hayâllerimizde de haddi ve hududu bilirdik. Nefsimizi depreştirip gönlümüzü yormasına fırsat vermezdik” dediğinde ne dediğini tam anladığım söylenemez. Şimdilerde anlıyorum ki, babaannemin asıl vurguladığı detay, evlilikler yapılırken temel dinamiklerinin içerikleriyle olan hesaplaşmasıydı. Yuva kurmanın mânâsının ve maksadının çoktan unutulduğu, işin sadece masraf ve eğlence kısmının elde kalması gerçeğiydi onun bize izaha çalıştığı.

Ona göre bu merasimlerde ilk gaye bir diğeriyle yarışmak. “Hiç kimse kendi düğününü yapmıyor. Falancanın düğününün ya aynısını ya da daha şaşaalısını başarmanın gayretine düşüyor”. O yaşlı bilgenin sözlerinin mahiyet ve kıymetini şimdilerde anlamaya başlıyorum. Bu anlama eşiğine geldiğim zamanlarda, “Sizin düğünleriniz nasıldı babaanne?” sualimin asıl amacı, babaannemi seksenli yaşlara kadar mesut eden, maddeden azâde yürüdüğü yolda gönlümün onun samanlığına duyduğu ihtiyaçtı. Çok mutlu oldu. Bir masalı yaşayan birinden dinlemenin huzurunu hissettim anlatırken. Onun ise gözleri ışıldıyor, yaşlı siması, hasret duyduğu birine kavuşmuş olmanın saadetini yaşıyordu.

“Nişanlıyken kaçak göçek gördüğün, görünce dahi hicaptan yüzüne bakamadığın yavukluna kavuşma vaktidir düğün” cümlesiyle başladı anlatmaya. Eş dost, konu komşu her birinin emeği, katkısı eklenir düğünlere. Öncesinde aile büyükleri toplanıp tüm detayları istişare ederler. Güveyin ailesi başka yerden gelecekse ağırlama plânlarına varana kadar yapılır bu toplantılarda. Ahalinin düğüne davet edilmesiyle hazırlıklar başlatılır artık.

Daha ziyade bakır, olmasa da çinko veya alüminyum fark etmez, orta boy bir tepsinin içine kuru dut, elma kurusu, cam şeker, varsa -ki çok nadir olur- leblebi koyulur ve ortasına da saplı, ufak bir ayna yerleştirilerek heyecanla bekleyen iki kız çocuğuna emanet edilir. Toya üç veya dört gün kalmıştır artık. İşte tepsinin içindeki aynalı gagalar, kuşe kâğıda basılmış “İştirakinizden mutluluk duyarız” mealindeki düğün davetiyesi mânâsındadır. Buralarda ise adı “ayna dolandırma”…

Bu tepsi, küçük kızların elinde kapı kapı dolaştırılır. Davet edilen hanede genç kız varsa aynaya önce o bakar. Gelin aynasına bakmak, genç kızın bu gelin gibi telli duvaklı yuvadan uçması, Rabbin bu haneye de evlat mürüvveti göstermesi mânâsı taşır bir bakıma. Hane sahibi, içindeki kuru nevaleden bir tutam alır, yerine iki üç tane yumurta veya varsa bozuk para koyar. Yer ve saat bilgileri mi? Her düğünde standart… Yer “köyün meydanı”, saat ise “öğle civarı”.

Küçük kız çocukları görevlerini yapmış, ev ev aynayı dolandırmış, yumurta dolu tepsiyi geri getirmişlerdir.

Düğün hem külfetli, hem meşakkatli bir iş. Yardımlaşarak kotarılacak, el birliğiyle üstesinden gelinecek. Öyle tam altın, çeyrek, gram falan da kimse iğnelemeyecek kurdeleye. Belki amcası, dayısı, o kadar. O vakit konu komşu destek olmalı, haneye karınca kararınca katkı sağlamalı. Davet edilen her hane, davetten bir gün sonra evindeki iaşesine göre çay, şeker, un, yağ, süt, ne varsa düğün evine destek olmak için götürür. Hayır dualarını yapar, gençlerini yardıma göndereceklerini söyleyerek ayrılırlar. Çünkü iki gün sonra kazanlar kurulacak, ateşler yakılacaktır.

İki gönlün sahibi neyler dersiniz? Gelin kızın gelin başı yapılacak tabiî. “Bir heyecan, bir heyecan” desem de hiç doğru olmaz. Öyle kuaförlerden haftalar önce gün alınarak cepleri alev alev yakan fiyatlara anlaşıldığını mı sandınız? Bu işlere sağdıcın evindeki ufak bir oda yeter de artar bile. Ne mi yapılacak? Önce zülüfler kesilecek alın ve şakaklarından, sonra saçlar bölük bölük örülecek. Ocaktan alınan yanmış odun parçasıyla gözlerine sürme, yanağına da bir ben kondurulacak. Kırmızı kadifeden entarisi, üstüne önü işlemeli cepkeni giydirilecek. Kafasının fesi, fesin üstünün cumpullu leçeği* örtülürken yanındaki yarenlerinden sesi yanık olan biri gelini ağlatmak için sazılanmaya başlayacak: “Atladı gitti eşiği/ Sofra da kaldı kaşığı/ Bir tas çorba idi aşı/ Ona da damladı yaşı.”

Bu sözleri işiten gelin durur mu? Baba ocağından, ana kucağından kopmanın hüznüyle dolu gibi yaşlar dökülür gözünden. Olsun, varsın ağlasın, rimeli mi akacak, pudrası mı bozulacak?

Gelinin baba evinden sabah çıkması berekettir. Ahali yiyecek, içecek daha. Sadece ahali mi? Kurt kuş nasiplenecek bu kutlamadan. Bu sebeple saat 10:30 sularında gelin almaya gelinir. Önce şerbetler içilir, sonra dualar edilir. Dışarıda süslenmiş son model bir gelin arabası, onu takip edecek uzun bir konvoy beklemiyor elbette. Hatta damat dahi yoktur gelini çıkarmada, o babasının ve büyüklerinin getireceği gelini karşılayacak düğün evinde.

Ön kâkülleri renkli boncuklarla süslenmiş, sırtına kırmızı ihram atılmış, yeleleri ara ara örülmüş bir küheylan gelinin düğün bineği. Emanetini alan düğün alayı meydandan geçerken çoluğu çocuğu, genci yaşlısı, kadını erkeği bu merasimi pürdikkat seyreder. O esnada köyün delikanlıları kayınpederin önünü keserler. Gençler çerez, çay, şeker alıp akşam eğlencesi yapmak için “koç parası” dedikleri harçlıklarının pazarlığını yaparlar. Kısa bir mücadeleden sonra istediklerini başarmış, kayınpederden harçlıklarını koparmışlardır.

Gelin yeni evine varınca, bahçelere sofralar dizilmeye başlanır. Düğün yemeği şifadır, berekettir. Mutlaka o sofralara oturulur. Gençlerinse içi kıpır kıpır coşar. Eğlenmenin tek karşılığı düğündür o vakitler. Orkestranın başlaması bekleniyor diye mi düşünüyorsunuz? Öyle insanın kafasının içine içine vuran müzikler mi çalacak zannettiniz? Enstrüman da, solist de düğüne gelen davetliler olur her zaman. Farklı sazlar da yok değil tabiî ki. Kâh tulumun coşkun sesi, kâh tenekenin ritmik vuruşlarına eklenen bir türkü, halayın coşmasına yeter de artar bile.

Gelin mi? Gelinin oynadığı nerede görülmüş? O, evin orta yerinde bir sandalyeye oturur, nemli gözleriyle çoğunlukla yere bakar. “Gelin süzülmesi”, konu komşunun en çok dikkat ettiği davranıştır. Yemeğini yiyen kadın ve çocuklar geline bakmaya gelir içeriye. Duvardaki fotoğraf gibi dakikalarca izlerler onu.

İkindi vaktinden sonra ahali yavaş yavaş dağılır artık. Gelin de odasına alınır. “Odası” dediysem, çeyizinden gelen bir kat yün yatak, birkaç parça tabak çanak, küçük bir sandıkta yemenisi, seccade ve şal çorabının yanında uzun kış günlerinde tezgâhından çıkardığı bir de kilimi, babasının evinden payına düşen eşyaları olur. Öyle odalar dolusu dünyalığı kimse yüklemezdi kamyonetlere. Ezilmezdi yıllarca yükün altında. Çoğu zaman takım elbisesi olan birinden damatlık niyetine istenir, damat giyerdi de kimse dert edinmezdi bunu kendine. Maksat bir güne yatırım yapmak değil, bir ömre kolları sıvamaktı. Düğünden sonrası samanlığı seyran etme gayreti olurdu artık.

Babaannem, “Hevesler çok olmayınca insan gönlüyle uğraşır” derdi. “Eşyalar eskir, mekânlar değişir; sen gönlüne iyi bak, gönlüne aldığını da iyi ağırla” şeklindeki nasihatini ederken, babaannem, kendisine kıyasla yorulmuş ve kırılmış gönlümün çokça farkındaydı. Bu, samanlıktan seyran edenle, seyri gözüne atfeden arasındaki farkın ömre ve gönle yansımış hâliydi.

 

*leçek: Etrafı gümüş veya altın rengi pullarla oyalanmış beyaz tülbent.

Metindeki düğün aşamaları, 1950’li yılların başında yapılmış bir düğün merasiminin geleneksel dokusuna aittir.