TEK adamlı yönetimler, genellikle imkânsız sayılan bir hikâyeye dayanmışlardır. Ülkenin varlığı, imkânsız sayılan bir işi, emsalsiz sayılan bir kişinin başarması ile mümkün hâle gelmiştir. Tek adamlı yönetimler birdenbire ortaya çıkmamış, adım adım ilerleyerek bütün yönetim yetkileri kısa bir zamanda, bir kişide toplanmasıyla tamamlanmıştır.
Padişahlık geleneğinden gelmiş olan Türkiye, tek adamlı idarelerin en şiddetli örneklerini, seçimlerin olmadığı ancak her nasılsa milletin egemen sayıldığı dönemde (1920-1950) yaşamıştır. Tek adamlı yönetimin askerî temeli, Türkiye’de Ağustos 1921’de önce başkumandanlık yasası sonra Sakarya Savaşı ile tamamlanmıştır.
Kendisi de asker olan Fahri Belen’e göre, 10-20 Temmuz 1921’de Kütahya, Eskişehir ve Afyon’un kaybedilmesinin, işgale uğramasının tek sorumlusu İsmet Paşa’dır (Türk Kurtuluş Savaşı, İstanbul 2020, s. 340). İsmet Paşa, geçmişinde hiçbir askerî başarısı olmayan komutandır. Kemal Paşa istedi diye paşa olmuş yine Kemal Paşa istedi diye Batı Cephesi Komutanı tayin edilmiştir. Bu feci yenilginin hesabı İsmet Paşa’dan elbette hiçbir zaman sorulmamıştır.
Kütahya-Eskişehir bozgunu, büyük bir felakettir. Kemal ve İsmet paşaların sevk ve idaresinin feci bir sonucudur. Bu savaşın sonunda Afyon, Eskişehir, Kütahya Yunanlılar tarafından bir haftada işgal edilmiştir. İnsan ve malzeme kayıplarını ise az gösterme, yok sayma yarışı başlamıştır. Celal Erikan’a göre yalnızca Kütahya’da Türk tarafı 8.000 şehit, 4.000 esir vermiştir. 160 top ve cephane arabası, 2.000 deve düşmanın eline geçmiştir (Kurtuluş Savaşımızın Tarihi, İstanbul 1971, s. 142).
Bütün bu kayıplara rağmen, İsmet Paşa, komutanlığına devam etmiştir. Meclis’teki eleştirilerin dışında kimseye hesap vermemiştir. İsmet Paşa, emrindeki orduyu bile koruyamamış, yaklaşık yarısı (20.000) firar etmiştir. Kemal Paşa, askerlik icabı ordunun Sakarya nehrinin doğusuna çekildiğini ileri sürerek, muhalefeti yatıştırmaya çalışmıştır. Yani ordu Kütahya’dan, Ankara/Polatlı’dan geçen Sakarya nehrinin doğusuna çekilmiştir.
Osmanlı padişahları bile böyle bir yetkinin sahibi değillerdi
Böylece Yunanlılar, Polatlı’ya kadar gelmiştir. Bazıları çare olarak savaşı Kemal Paşa’nın doğrudan idare etmesi fikrini ileri sürmüştür. Ancak Kemal Paşa, cepheye gitmemek için, ipe un serer gibi olağan dışı bir şekilde, kendisine başkumandanlık unvanı ile Meclis’in yetkilerinin verilmesini istemiştir. Meclis’in açık olduğu dönemlerde, Osmanlı padişahları (2. Abdülhamit-Mehmet Reşat) bile böyle bir yetkinin sahibi değillerdir. Kemal Paşa o esnada, Meclis Başkanı, Başbakan, Devlet Başkanı yetkilerine sahip iken bir de Başkumandanlıkla birlikte Meclis’in yetkilerini de istemiştir. Yani kendisinin tek kişilik meclis yapılmasında ısrar etmiştir. Dünyada böyle bir meclis örneği yoktur. Aldığı her karar, söylediği her söz, Meclis kararı yani kanun sayılacaktır.
4 Ağustos 1921’de Meclis, Kemal Paşa’ya istediği bu yetkileri vermiştir. O gün Meclis’te bulunan 184 milletvekilinin tamamı bu benzersiz kanuna evet demiştir (TBMM Zabıt Ceridesi, C. 12, s. 18). Meclis kendi yetkilerini fazlalık gibi görerek Paşa’ya devretmiştir.
Kemal Paşa, cepheye gitmek için Meclis’in yetkilerini istemiştir. Paşa artık bu tarihten sonra tek kişilik meclistir. Meclis’in olan olmayan bütün yetkilerini de kullanmıştır. Bu yüzden “millet egemenliğini de kayıtsız şartsız” görmüştür! Üç aylığına verilen bu yetki, üçer aylık dönemler halinde Temmuz 1922’ye kadar uzatılmıştır. Temmuz 1922’den itibaren bir daha uzatılmamış olmasına rağmen, Meclis’te böyle bir konu bir daha görüşülmemiş iken, Kemal Paşa 1927’ye kadar resmî yazışmalarda “Başkumandan” unvanını kullanmıştır.
Savaş başlamadan önce talihsiz bir olay yaşanmış, Kemal Paşa attan düşerek kaburgalarını kırmıştır. Bir görüşe göre ise kaburgaları incinmiştir. Polatlı’da tedavisi sürerken 23 Ağustos 1921’de General Papulas idaresindeki Yunan ordusunun saldırısı ile savaş başlamıştır. Papulas’ın hedefi Ankara’yı ele geçirmektir.

Paşa’nın uygun görmediği hiçbir haber Ankara’ya Meclis’e ulaşamamıştır
3 Ağustos 1921’de İsmet Paşa, Genelkurmay Başkanlığı’ndan Meclis tarafından azledilmiş, yerine Milli Savunma Bakanı olan Fevzi Paşa atanmıştır. Fevzi Paşa böylece hem Genelkurmay Başkanı hem de Milli Savunma Bakanı iken, Kemal Paşa’nın sakatlanması üzerine fiilen onun adına Başkomutanlık yapmıştır. Yunan tarafının Ankara’yı ele geçirme hedefine karşılık, Türk tarafının hedefi ise Yunan saldırısını püskürtmektir.
Savaş Polatlı-Haymana arasında sürmüş, Yunan tarafı başlangıçta bazı ilerlemeler kaydetmiş iken, teçhizat ve istihkam yetersizliği sebebiyle, saldırı yeteneğini kaybetmiş 13 Eylül 1921’de ise Sakarya nehrinin batısına çekilmek zorunda kalmıştır.
Tarafların askerî kuvvetleri biri birine denk sayılacak durumdaydı. Yaklaşık yüz bin kişi civarında bir askerî kuvvete sahiptiler. Ancak işgalci Yunan tarafı, yabancısı olduğu topraklarda daha elverişsiz şartlar altındaydı.
Savaşla ilgili bütün haberler Ankara’ya Kemal Paşa’nın denetimiyle ulaşıyordu. Paşa’nın uygun görmediği hiçbir haber Ankara’ya Meclis’e ulaşamamıştır. Savaş hakkında Nutuk’ta yer alan açıklamalar ise sonradan Kemal Paşa’nın uygun gördüğü eklemelerdir. “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” gibi içeriği ve anlamı hayli müşkülatlı cümlelerin savaş esnasında kullanıldığını gösteren hiçbir bilgi yoktur. Bu ifade aynı zamanda Polatlı’ya kadar Yunan işgalinin genişlemesine bir mazeret bulma çabasıdır. Zaten kendisi savaş alanında olmadığı için böyle cümleleri o esnada kullanmış olması da inandırıcı değildir.
Savaşın sonunda Fevzi Paşa’nın (Çakmak) teklifi üzerine Meclis’te Kemal Paşa, tuğgenerallikten mareşalliğe yükseltilmiş ve kendisine “Gazi” unvanı verilmiştir. Böylece savaşa katılmayan Kemal Paşa hem mareşal hem de gazi olmuştur. Bununla da yetinmeyen Türkiye, Kemal Paşa’ya gazilik unvanının verildiği 19 Eylül gününü “Gaziler Günü” ilan etmiştir. Dünyada böyle bir örnek bulmak zordur.

Sakarya Savaşı sonucunda Türk tarafı ne elde etmiştir?
Savaşın sonuçları da dikkat çekicidir. Doğu cephesinde bir yıl önce Kars, Ardahan, Iğdır ve Batum illerinin geri alınması, Meclis adına ilk Gümrü Anlaşması’nın yapılması, nihayet askerî malzeme ve bazı birliklerin Batı cephesine aktarılması gibi önemli bir başarı yok sayılmış, Sakarya Savaşı, Türk tarihi için bir dönüm noktası kabul edilmiştir.
Sakarya Savaşı’nın sonucu nedir? Türk tarafı bu savaşın sonunda ne elde etmiştir? Yunan işgalinden kurtarılan bir tek il, bir tek ilçe hatta bir tek köy yoktur. Savaşın başında işgalci Yunan birlikleri Sakarya nehrinin batısındadır. Savaşın sonunda da yine aynı yerdedirler. İşgalden kurtarılan bir tek yer yoktur. Savaşın sonunda Türk tarafı psikolojik bir üstünlüğün yanı sıra bir gazi/bir mareşal kazanmıştır.
Savaşla birlikte İtilaf Devletleri cephesinde ayrılık oluştuğu Fransa’nın Ankara Hükûmeti’yle anlaşma imzaladığı iddiaları da doğru değildir. Çünkü savaştan önce Fransa eski Dışişleri Bakanı Henry Franklin Boullion Haziran 1921’de Ankara’ya gelip görüşmelere başlamıştır. Araya Eskişehir-Kütahya bozgununun girmesi, anlaşmanın Ekim ayına kadar uzamasına yol açmıştır.
Sakarya Savaşı öncesinde Ankara Hükûmeti adına Haziran 1921’de Refet Bele’nin İngiliz temsilcileriyle İnebolu’da yaptığı mutabakatın sonunda İngilizler resmen tarafsızlıklarını ilan etmiştir. İtalya ise zaten Anadolu’dan çekilmeye başlamış, elindeki askerî malzemenin de bir kısmını Ankara Hükûmeti’ne bırakmıştır. Böylece Ankara Hükûmeti İtilaf Devletleri’yle elde ettiği bu mutabakatların sonunda daha elverişli bir duruma gelmişken, Yunanistan, İtilaf Devletleri’nin askerî ve siyâsî desteğinden yoksun kalmıştır. Buna rağmen Sakarya Savaşı’nın sonunda Türk tarafının elde ettiği kazanç, savaş öncesindeki durumla aynı seviyede kalmıştır.
Sakarya Savaşı ile başlatılan hikâyenin önemli bir yeri vardır
İsmail Habip Sevük’e göre Sakarya Meydan Muharebesi “13 Eylül 1683 Viyana kuşatmasıyla başlayan geri çekilme, 283 yıl sonra Sakarya’da durdurulmuştur” gibi son derece abartılı ve tarihi kurgulayan ifadeler zamanla ders kitaplarında bile yer almıştır. Daha önce 1739’da Belgrad’ın, 1897’de Tömbeki Savaşı, 1913’te Edirne’nin geri alınması gibi olaylar yok sayılmıştır. Bir köyün bile geri alınamadığı savaş, son üç yüz yılın en önemli olayı sayılmıştır.
Millî Mücadele döneminde (1919-1922) Türkiye, Doğu Cephesi’nde Ermenistan, Batı Cephesi’nde ise Yunanistan ile savaşmıştır. Doğu Cephesi’ni Karabekir, Batı Cephesi’ni ise Kemal Paşa idare etmiştir. Cumhuriyet döneminde Doğu Cephesi’ndeki savaşlar yok sayıldığı gibi Batı Cephesi’ndeki savaşlar abartılmış, son üç yüz yılın en önemli olayları sayılmış, resmî bayramlar Batı Cephesi’ndeki savaşlardan icat edilmiştir.
Bunun temel nedeni ise, tek adam yönetimi için bir başarı hikâyesine duyulan ihtiyaçtır. O başarı hikâyesiyle Kemal Paşa’nın otoritesi tahkim edilmiş, diğer bütün olaylar ya yok sayılmış ya da önemsiz duruma düşürülmüştür.
O kadar ki Doğu Cephesi’ndeki zaferler için kimse mareşal, gazi sayılmamış iken Batı Cephesi’nde Sakarya Savaşı sonunda Kemal Paşa yalnızca kendisini gazi ve mareşal saydırmayı başarmıştır. Bu başarı Kemal Paşa’nın kişisel kariyerinde elbette önemli bir yere sahip olduğu gibi, tarihin Kemal Paşa için kurgulanmasında da önemli bir yere sahiptir. Ders kitapları ile somutlaşan ve yüzyıldan beri gelip geçen kuşakların şartlandırılmasında, tarihî bir kişiden ibaret bilmesinde Sakarya Savaşı ile başlatılan hikâyenin önemli bir yeri vardır.



