ERKEKLER yaratılıştan sevmeye, kadınlar ise sevilmeye müsait
yaratılmışlardır. Her erkek çocuğunun henüz beş altı yaşındayken sevdiği
kadınlar, kızlar vardır. Erkeğin bu sevme istidadı hayatı boyunca devam eder,
onu aşklardan aşklara sürükler.
Erkekteki bu sevme istidadı, her gördüğü güzel
karşısında sarsılmasına neden olur. Erkeğin hayatı boyunca aşklar ve kadınlar
peşinde koşmasının nedeni bu ruhta yatmaktadır. İhanet de, sadakat de erkeğin
bu istidadında saklıdır.
Eğer bir yerde aşktan bahsediliyorsa orada sadakat
vardır, hem de ölümüne… Aşkın olduğu yerde ihanet olmaz; çünkü aşkın tabiatı
ihanete imkân vermez. Kendi kişiliğini, kimliğini, daha açık ifadeyle tüm
varlığını sevgilide bulan bir âşığın dünyası sevgiliden ibarettir. Varoluş
sebebi sevgili çünkü…
Aşk seveni körleştirdiği için, sevdiğinden başkasını
gözü görmez âşık, etrafında olan biteni fark etmez, bu yüzden anormalleşir.
Aşkın delilik ve meczuplukla ilişkilendirilmesi bu yüzdendir. Seven belli bir
noktaya (sevgiliye) odaklandığından sosyal hayattan kopar ve çoğunluğun
davranışına aykırı hareket eder. Bu, aşkın kişide yarattığı bir tür travmadır.
Dolayısıyla böyle bir aşk yaşayan kişinin defterinde ihanet yazmaz.
Aşka teslim olan “mağlup” sayılır. Galip olan her
zaman sevgili, mağlup olan ise sevendir. Mağlup olanın teslimiyetten başka
şansı yoktur. Daha açık ifadeyle, iradesi bir başkası tarafından ele alınmış,
yüreği bir başkası tarafından işgal edilmiştir. Teslim olmak kötü bir durum olmasına
karşın, seven kişi, teslimiyeti sevgili olarak gördüğü için ondan haz alır.
Savaşlarda kullanılan bir söz vardır “Mağlupların edebiyatı güçlü olur” diye, aşkı
da kadın ve erkek savaşı olarak ele alırsak, seven, hep mağlup olandır ve bu
yüzden duyguları sevilene göre daha güçlüdür.
Tarih boyunca köleler köleliği bir kader bildiğinden,
hep gönüllü kulluğa soyunmuşlardır. Amerika’da kölelere özgürlük verildiğinde,
köleler tekrar efendilerinin evine dönerek köle olarak kalmayı tercih
etmişlerdir. Aşk da işte böyle gönüllü bir köleliktir! Seven için bir davranış
biçimidir ve ihanet veya özgürlüğü aklından dahi geçirmez!
Neden ihanet?
Aşkın böyle güçlü bir yanı varken, severek evlenen
veya birbirini sevdiğini söyleyen çiftler neden daha sonra ihanet ederler?
Bilindiği gibi aşkı besleyen ana unsur “hasret”tir.
Hasret/ayrılık ne kadar uzarsa, aşk da o denli güçlenir. Vuslatın olduğu yerde
aşk zayıflar, visalin olduğu yerde güç kazanır. İhanet, aşkın vuslata
erişmesiyle kendini gösterir. İhanetin en çok evlilikte kendini göstermesinin
nedeni, vuslatın aradan kalkmasıdır. Aşk, çoğunlukla tek taraflı ve şartsız bir
bağlanmadır. Evlilik ise karşılıklı anlaşmadır. Bu yüzden evlilikte duygusal ve
fiziksel doyuma ulaşıldıktan sonraki merhale, içinde hep bir ihanet büyütür.
Özellikle de erkeğin fizyolojisi buna müsait yaratılmıştır.
Sadakat konusunda kadın, ihanet konusunda ise erkek
daha baskındır. Hatta diyebiliriz ki, erkek yaratılış itibariyle ihanet etmeye
müsaittir, kadın ise yaratılışı gereği sadıktır ve sahiplendiği erkeği kolay
kolay bırakmaz. “Yuvayı dişi kuş yapar” atasözündeki gerçek mânâ, “Evliliği
ancak kadın yürütür” demektir. Kadının erkeği sevme ve sahiplenme duygusu
evlilikte daha baskındır. Söz konusu aşk olduğunda ise bu duygu erkekte daha
baskın olarak kendini dışa vurur. Aşk erkeği sadakate, evlilik ise ihanete
sürükler.
Kadının sadakatinin biyolojik kökenlerine
baktığımızda, cinselliğin belli bir zaman diliminde yoğunlaştığını görürüz.
Erkeğin ihanetinin biyolojik kökeninde ise belli bir zaman dilimine hapsolmadan,
hemen hemen günün her saatinde böyle bir potansiyeli içinde barındırdığı için
her an ihanete müsait olduğunu görürüz. Ayrıca erkeğin ihanetinin biyolojik
kökenine bir de psikolojik unsurları eklediğimizde, ihanet erkek için
kaçınılmaz bir durumdur. Erkeğin döl saçıcı olması nedeniyle bu baskın duygu,
ihanet etmesinde önemli bir rol oynar.
Canlılar dünyasında -kelaynak hariç- bütün hayvanlar
çok eşlidir. Hiç uzağa gitmeye gerek kalmadan, bir kümesteki tavuklarla
başlarında bulunan horoza bakınız; birçok tavuğu bir horoz idare eder. Kelaynakların
koruma altına alınmasının nedeni, nesillerinin tükenmesi ve tek eşli
olmalarındandır.
Özellikle erkek için evlilik, biyolojik ve psikolojik
olarak kendine ihanettir. Erkeğin de, kadının da en şiddetli duygular yaşadığı
dönemler üreme ve çoğalma dürtüsü dolayısıyladır. Aşkın temelinde bile bu dürtü
yatmaktadır. Erkeğin en güzel kadını sevmesi, en güzel çocuğu dünyaya getirmek
içindir. Kadının en güçlü erkeği sevmesi, nesli devam ettirmek içindir. Aşkın
fiziği, ideal nesli yaratmaya dayanır. Bu yüzden aşkta “güzellik” ana unsurdur.
Erkek bu dürtüyü gerçekleştirdiğinde (güzel ve ideal olana ulaştığında) doğası
gereği başka aşklara yelken açar. Çünkü Tanrı, erkeğe böyle bir rol
vermiştir.
Kadının sahip olma duygusu erkekten daha fazladır ve
evliliklerin sürdürülmesi, daha çok kadın fedakârlığı üzerinde yürür. Kadın, bu
anlamda erkek gibi hür değildir. Biyolojik ve psikolojik olarak toplayıcı,
bağlayıcı, koruyucudur. Cinsel dürtüsüyle annelik dürtüsü, kadına böyle güçlü
bir rol verir. Bu rol, kadının en güçlü yönü olduğu kadar en zayıf olduğu
noktayı da işaret eder. Boşanmalarda veya ihanetlerde kadının içine düştüğü
psikolojik durum, işte bu dürtünün sonucudur. Nietzsche bu yüzden, “Kadını
kadın için hürlüğe kavuşturmalıyız” der. Çünkü kadın kendi kendini tutsak
etmekte, modernitenin bütün dayatmalarına, demokrasi ve feminizmin bütün
mücadelesine rağmen dürtülerine mağlup olmaktadır.
Erkek ruhu çok eşlidir, kadın ruhu tek eşli. Erkek
ruhu bitmez tükenmek bilmez bir arayışla savrulup gider. Bu savrulmalarda
sığındığı limanlar olur. Bu limanlar kısa süreli doyumlar yaşatır ona. Sonra
başka denizlere yelken açar ve başka limanlara sığınır. Her sığındığı limanın
kendini dindireceğini, durulayacağını sanır. Ama her kavuşma bir hezeyan, her
beraberlikse yeni bir ayrılıktır. Erkeğin durulmayan ruh yapısını kadın “ihanet”
olarak tanımlar, erkek ise fıtrat. Erkek bunu o denli içten yaşar ki,
yaratılışın kendisine böyle bir hak verdiğini düşünür. Kadın, erkeğin
yaratılıştan kendinde gördüğü bu hakkı onun elinden almak ister. Erkek buna
açıkça karşı gelemediğinde ihanete başvurur.
Geçmiş yıllarda kocasını çok seven bir kadın,
kocasının ihanet ettiğini anlayınca öldürüp onu bir yıl boyunca küvette tutmuş.
Ölü sevicilik gibi bir şey… Niçin bunu yaptığını sorduklarında onu çok
sevdiğini, ihanetini duyunca büyük bir nefret duyduğunu ve dayanamayıp
öldürdüğünü söylemiş ve eklemiş: “Ama cesediyle birlikte yaşamak beni mutlu
ediyor…” Kadının bu karmaşık ruh yapısı gerçekten irdelenmeye değerdir.
Birincisi, kadının sahiplenme duygusu; diğeri de sadakat… Kenenin vücuda
yapıştığı gibi yapışır kadın erkeğe…
Kadınların erkekte affedemediği tek şey belki de
ihanettir. Hatta bazı kadınlar, fiziksel temas olmasa da erkeğin ruh ve gönül
olarak bir başka kadına bağlanmasını ihanet olarak görürler. Oysa toplumda yüz
binlerce erkek, zihinsel ve duygusal olarak her gün eşlerini aldatmaktadırlar.
Kadınlar bütün bunları bildikleri halde görmek veya anlamak istemezler.
Aslında ihanet, erkeğin severek işlediği bir günahtır
ve en büyük trajedisi de burada yatar. Erkeği kadın karşısında zavallı durumuna
düşüren de bu halet-i ruhiyedir. Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’deki Baba
Karamazov’un düştüğü sefih durumu düşününüz… Erkeği şehvet batağında adi ve
sefih bir mahlûka dönüştüren, bu ruh halidir. Ama bu ruh halidir aynı zamanda
erkeğe coşkuyu da, düşkünlüğü de yaşatan. Buna rağmen her yeni ilişki erkeğin
gençleşmesini, ruhen zenginleşmesini sağlar. Bir Çin atasözünde, erkeğin tek
bir kadınla yaşaması durumunda köreleceği anlatılır.
Özetleyecek olursak… Her ihanet, içinde bir trajedi;
her sadakatse içinde bir yücelik büyütür. Bu anlamda kadın, erkekten daha
yücedir!



