ÖNCELİKLE yazıma, İran’ın etnik kimliklerine göre bölünmüş İran haritasını verip İran’daki çeşitliliğe dair birtakım bilgilerle başlamak isterim: İran’da Türkler, Araplar, Kürtler ve Farslar mukim.
Türkiye her zaman şunu söylemiştir: “İran ve Türkiye iki komşu, iki kardeş ülkedir. İran ile Türkiye arasındaki ilişkiler sadece iki ülkenin kardeş halklarını mutlu etmez, bölgenin istikrar ve güvenliğine de önemli katkı sağlar.”
Ama ne yazık ki İran, Türkiye’nin bu bakışına karşılık vermemiş, dostluğu hep sözde kalmıştır. Çünkü İran ve İrancılar öyle yalan söylerler ki şeytanı tatile yollarlar. Türkiye’nin yapacağı iş, İran’dan uzak durmaktır. Hele son zamanlarda, her ne olursa olsun, İran’dan ve onun medeniyetinden de siyasetinden de uzak durmak…
Düşmanımız İsrail bile olsa, İran, İsrail’le anlaşır ve maalesef bize karşı savaşır. Fatimilerin ilk Haçlı seferini teşvik etmeleri ve daha sonra Moğollara karşı yardım isteyen Bağdat’a gönderilen ordunun Moğolların safına geçmesi buna tarihî birer örnektir. Bizimle irili ufaklı 113 kez savaşmasına karşın Ruslarla hiç savaşmaması da buna örnek olabilir.
Tarihten gelen bir dürtü ve Fars-i devlet zihniyeti, İran’ın bütünleyici ve birleştirici tutuma sahip çıkmasına ciddi engeldir. İran’ın Türkiye içerisinde medya, sivil toplum ve din merkezli zemindeki faaliyetleri, masum eylemler olmaktan çıkmıştır. İran, dost olup olmadığını da sadece söylemlerde bırakmış, eylemleriyle bu çizginin ötesine bir türlü geçmemiştir.
İran’da bugün yaşananlar oldukça vahim. Sonunun nereye varacağını bekleyip göreceğiz. Ama şu bir gerçek ki, ABD, İran rejiminin altını oya oya bugünlere zemin hazırlamıştır. Tabiî, “Ektiğini biçersin” derler ya, İran da bölgedeki bölücü faaliyetleriyle İslam âleminin parça parça olmasına en az Batılı zihniyet kadar yardım ve yataklık etmiştir.
İran Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya’yı Hint Okyanusu’na bağlayan jeopolitik bir kavşakta. Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji akışında kilit rol oynayan İran, kara ticaret koridorlarıyla da Asya-Avrupa dengesini etkiliyor. Ancak şimdi kıyamet kopuyor İran’da. Peki, Türkiye’nin İran’a bakış açısı nasıl olmalı?
Bu soru, bir başka soruyu doğuruyor: Hangi İran?
Çünkü birkaç tane İran var!
Meselâ Devrim Muhafızları, devlet içinde devlettir ve kendi aralarında da kapışırlar. Bu yüzden varsa, doğru İran’ı bulup onun yanında durmak lâzım. İran’ın içindeki devletçikler, rakiplerini yenmek için her türlü ihaneti yaparlar.
İran konusunda radikal İrancı tayfa, bizim ulusalcı tayfa ile aynı hikâyeyi anlatıyor, dinlemeyin! ABD, Avrupa ve Rusya bize saldırsa, bilelim ki İran, “Tuz bende!” diye en önde koşar. Bu nedenle tarihî rakiplerimizi/düşmanlarımızı ideolojik budalalığa kurban edemeyiz. Öyle ya, İran, Pakistan’a karşı Hinduların yanında oldu. Karabağ Savaşı daha net gösterdi ki, Azerbaycan’ a karşı Ermenilerin yanında oldu. Zaten Suriye’de Esed’le beraber Müslüman kıyımı yaptı. Türkiye’ye karşı sözde Ermeni soykırımını da yıllardır destekleyen ve de yalan ve iftira dolu sözde tarih kaynakları yazdıran da İran’dır. Yahut Suriye’deki en büyük işgalci, ülkeye çöken ve barbarca katliamlara imza atan İran değil midir? Irak’ta Saddam sonrası kurguyu ABD ile pazarlayan İran değil midir? Medya üzerinden defalarca Türkiye’ye tehditler savuran da aynı İran değil midir?
İran, İsrail’i gösterip kendisi için militan topluyor. İsrail ise İran’ı kışkırtarak ABD’yi arkasına alıyor. Olan da Suriye ve Filistin’deki mazlumlara oldu, oluyor. İşin goygoyunu da bizim keriz İran âşıkları yapıyor.

ABD-İngiltere-İsrail hattında yürütülen plânlarla İran, Irak ve Suriye’de etnik fay hatları kaşınıyor, Türkiye kuşatılmak isteniyor, Urmiye’den Kerkük’e, Halep’ten Kamışlı’ya Türk varlığı hedef alınıyor. Türk milleti Sevr’i yırtmış bir iradeyi ifade eder. Hiçbir oldubitti kabul edilmez. Düşmanlara sürekli bunu hatırlatmak lâzım.
İran Türk’tür ama…
Sayılara bakınca net biçimde görülür ki, Batı İran nüfusunun yüzde 75’i, Tahran ve Kum şehirlerinin yüzde 65’i, tüm İran’ın yüzde 52’si Türk’tür. Güneyde Kaşgay Türkleri, bölge nüfusunun yüzde 40’ını oluşturur.
Öyleyse azınlığın çoğunluğu yönettiği İran, bir Türk ülkesi mi aslında? İran yani Horasan Türk’tür. Zira İran’da yaşayan Farisilerin nüfusu 30 milyon. Türklerin nüfusu ise 45 milyon. İran’ın şehirlerinde Farsça bilmeye bile gerek yokken, Türkçe konuşarak gayet rahat yaşarsınız. Türkçe her yerde.
İran’da yaşayan Azerbaycan Türklerinin Türkiye’ye olan ilgisi ise sürekli artıyor. Zaten Azerbaycan Türkleri, İran’ı bu yüzden “Güney Azerbaycan” olarak tanımlıyorlar. İran siyasetine etki ve katkılarının sayısal oranlarına göre çok daha düşük olduğu belirtilmektedir. Bağımsız kaynaklara göre Azerbaycan Türkleri ile diğer Türklerin İran’ın toplam nüfusunun yaklaşık yüzde 25-30’unu oluşturduğu bilinse de görüştüğüm Azerbaycan Türkleri, ülke nüfusunun yüzde 60, hatta 70’inin Türklerden oluştuğunu iddia etmektedirler.
İran’ın en son yapılan nüfus sayımındaki toplam nüfusu 77 milyon 450 bin olarak açıklanmıştı. Yani Azerbaycan Türkleriyle birlikte diğer tüm Türk gruplar İran’da 20 milyondan fazla. Bu konuda İran yönetiminin etnik nüfus sayımı yapmamasından dolayı net rakamlar verilmese de İran’daki Türk nüfusunun 20 milyon ilâ 35 milyon arasında değiştiği söylenmektedir.
Azerbaycan Türkleri dışında İran’da, örneğin görüştüğüm bazı Gazneli Türklere göre Horasan eyaletinde, özellikle İmam Rıza Türbesi’nin bulunduğu Meşhed’de yaklaşık 800 bin civarında Gazne Türkü yaşamaktadır. Yukarıda da belirttiğim gibi, Türklerin önemli bir kesimi Türkiye’deki milliyetçi söylemi kendi ülkesine taşımış durumdadır. Açıkçası bu da kendilerini Fars kökenli olarak tanımlayan kesimlerde rahatsızlık yaratmaktadır. Fakat İran’daki Türk nüfusunun Türkiye’ye stratejik avantaj sağlayacağını düşünenlerin trajik bir romantizm içinde olduklarını düşünmek gerekebilir. “İran’da etnik kimlikten önce net olarak Şia(izm) gelir” diyor İran’ı bilenler. Zira şunu açıkça belirtmek gerekiyor: İran’dan Türkiye’ye olası bir Şia göçü/sızması, Devletimizin etnik karmaşaya girmesine sebep olabilir.
Türkiye ile Iran arasındaki sınır, 1639’daki Kasr-ı Şirin Anlaşması ile çizilmiş olup, bugüne kadar bazı köyler dışında hiç değişmeden korunmuştur. Yani 400 yıldır aynıdır. Bu demektir ki, gerek Tahran, gerekse Ankara’nın birbiriyle ilişkisinde denge hep vardır. Her iki taraf da yek diğerinin dağılmasının ya da birbirlerine saldırmanın ne belâlar açacağını ve birbirlerine göbekten bağlı olduklarını bilen aklıselime sahiptir. Elbette çıkar çatışması olur, konjonktürel kapışmalar olur, saflar kurulup saflar bozulur ama her iki ülke de dengeyi korumaktan yanadır.
Türkiye, bu denge politikasına sadakat göstermek, Siyonist İsrail’in yayılma ve İran’da rejimi yıkarak bölgeyi allak bullak edip Azerbaycan üzerinden nüfuz elde etme çabalarına karşı hiç tereddütsüz Tahran’ın yanında olmalıdır. Biz iki Deli Dumrul, kapışacaksak da daha sonra kapışırız. “Önceliğimiz İsrail’in püskürtülmesi olmalıdır” diye düşünüyorum ama İran’da bundan farklı düşünenler var. İşte böyle düşünenlerin gündeminden Türkiye’yi ele geçirme hayali hiç çıkmıyor.
ABD-İngiltere-İsrail hattında yürütülen plânlarla İran, Irak ve Suriye’de etnik fay hatları kaşınıyor, Türkiye kuşatılmak isteniyor, Urmiye’den Kerkük’e, Halep’ten Kamışlı’ya Türk varlığı hedef alınıyor. Türk milleti Sevr’i yırtmış bir iradeyi ifade eder. Hiçbir oldubitti kabul edilmez. Düşmanlara sürekli bunu hatırlatmak lâzım.
Masa yeniden kuruluyor
Orta Doğu’da tarihî bir dönüm noktası yaşanıyor. Uzun yıllardır Müslümanlar arasında sözde ilâhî dokunulmazlık zırhıyla korunuyormuş gibi görünen İsrail, artık sadece bir efsane değil. Somut olarak zarar gören, kayıplar veren ve binaları yıkılan bir hedef hâline geldi Siyonist şebeke. Son saldırılar, İsrail’in bu zırhının nasıl kırılabileceğini ve direnişin nasıl yapılacağını tüm dünyaya gösterdi. Tüm Müslümanlar, artık İsrail’e karşı gerçek bir mücadele yürütmenin mümkün olduğunu canlı canlı görüyorlar. Bu büyük değişimin arka plânında ise İran rejiminin sarsıcı çöküşü var. Ekonomik krizler, halkın artan öfkesi ve iç çatışmalar, Tahran yönetimini zayıf düşürdü; rejim artık ne bölgede, ne de kendi topraklarında güvenilir bir güç olmayı sürdürebiliyor. İran’ın dışarıya yansıttığı sert güç görüntüsü hızla çözülürken, içerideki kırılganlıksa rejimin sonunu hızlandırıyor.
Bölgede ABD’nin uzun süredir uyguladığı “İran korkusu” stratejisi de geçerliliğini yitiriyor. Orta Doğu ülkeleri, bu korkudan sıyrılarak Çin’le yeni ilişkiler kurma yoluna gidiyorlar. Bu da bölgenin Amerika etkisinden çıkıp yeni bir güç dengesi arayışına girdiğini gösteriyor.
Türkiye, bölgedeki askerî, politik ve diplomatik gücünün yanı sıra, hızla büyüyen ticarî potansiyeliyle Orta Doğu’nun en belirleyici aktörlerinden biri konumunda. İsrail’in uzaktan füzelerle vurularak zayıflatılabileceğinin anlaşılması, Türkiye’nin bölgedeki rolünü ve etkisini daha da artırdı. Artık İsrail ve Amerika bile bölgedeki etkinliklerini sürdürebilmek için Türkiye’nin desteğine muhtaç hâle gelmiş durumda. Ancak Türkiye’nin gerçek anlamda yükselebilmesi için, ülkeyi yöneten liderlerimizin Amerika ve tüm Batı ile güçlü ilişkilerini sürdürmeleri şart. Ayrıca Orta Doğu’ya, Türkiye Cumhuriyeti’ne, Müslümanlara, Çin’e ve Rusya’ya dönerek çok yönlü dengeleri ve dış politikaları izlemeleri gereken yöneticilerin göreve getirilmeleri gerekiyor. Bu sayede Türkiye, bölgedeki dengeleri şekillendirmede kilit rolünü çok daha güçlü biçimde sürdürebilir.
Yeni dönemde Orta Doğu tamamen yeni bir rotaya evriliyor. Orta Doğu satrancında son hamleler büyük bir gerçeği ortaya koydu: İran’a yapılan saldırılar bir tiyatroydu; hedef rejim değil, algıydı. Ve bu oyunun en büyük kaybedeni, yıllardır İran’ı haritadan silme hayâlleri kuran İsrail Başbakanı Netanyahu oldu. Netanyahu, Kasım Süleymani suikastının ardından Amerika’yı peşine takarak İran rejimine doğrudan darbe indirmek istedi. Amacı, İsrail’in stratejik vizyonuna uygun olarak İran’ın askerî gücü ve siyâsî yapısını çökertmekti. Ancak bu planın tam ortasında Trump yönetimi frene bastı. Çünkü Amerikan çıkarları Netanyahu’nun hedefleriyle çelişiyordu.
Trump için mesele açık ve stratejik: “İran rejimi düşerse, Amerika Orta Doğu’daki korku kartını kaybeder.”
İran, Amerika’nın bölgedeki üslerini, silah satışlarını ve diplomatik etkisini meşrulaştıran en önemli tehdit unsuru. Eğer bu rejim yıkılırsa öncelikle Suudi Arabistan’dan Katar’a, BAE’den Ürdün’e kadar hiçbir devlet artık Amerikan korumasına ihtiyaç duymaz. İkincisi, İsrail bile bölgede “yalnız kurt” kalır; çünkü ortak düşman ortadan kalkmış olur. Bu yüzden Trump, İran’ı tamamen yok etmek yerine, sadece “kontrollü ceza” verdi. Üstelik bu ceza da sembolik. Zira Trump, İran’ın Irak ve Katar’daki üslere füze atmasına sessiz kaldı. Çünkü o üslerde asker yoktu. İran önceden haber verdi. Bir nevi “Vur ama zarar verme” tiyatrosu oynandı. Bu olay şunu da açıkça gösteriyor: ABD, İran’sız bir Orta Doğu’yu değil, kontrol edilebilir bir İran’ı tercih ediyor.
Haber Türk meselesinin ardında ne var?
İranlılar Türkiye'de algı operasyonu yaparken cevap olarak “TRT Farsça” açıldı. İran, Afganistan, Pakistan, Tacikistan ve diğer Farsça konuşulan bölgelerde yayın yapacak kanal. Farsça konuşan çok fazla Türk var. Özellikle İran’da!
TRT Farsça kararı son derece önemli ve yerinde. Bölgede algı operasyonlarının önünü almak için önemli bir hamle. Çünkü Türkiye’de muhalif kanallar aracılığı ile önemli bir ayrıştırma yapılmak isteniyor. Bunun adını bölücülük mü koyarsınız, fitne merkezleri mi, küresel aktörlerin oyunculukları mı?
Ne koyarsanız koyun, biliniz ki gerçekler tersyüz edilmek, yerli ve millî medya anlayışı teslim alınmak isteniyor.
Ve şimdi sıkı durun: Halk TV’nin patronu Londra’da, Sözcü’nün patronu İsviçre’deki yalısında, Cumhuriyet’in eski genel yayın yönetmeni Can Dündar Almanya’da, FOX’un sahibi ise İsrail ve ABD’de yaşıyor. Bunları okuyup izleyenlerin her biri de maalesef ülkesine düşman edilmek isteniyor.
Şimdi buradan başlayalım…
Haber Türk olayının perde arkası nedir? Türkiye içerideki İrancılardan arınmadan son ahlâksızlık operasyonlarının, dijital arşivin, siyasal oyunların, Haber Türk ve bazı şirketlere el konulması olaylarının aydınlatılması zaman alacaktır. Medyada yapılan bu operasyon, aslında İran istihbaratının Türk medyasını kara para ile ele geçirme çalışmasının bertaraf edilme işlemidir.
Ekol TV kendini kapatmaya bir günde karar verdi, ancak soruşturmadan kurtulamadı. Bu yazıyı Ocak ayında Şubat sayısı için yazdığımdan, kuvvetle muhtemel yeni operasyonlar gerçekleşmiş de olacak. Zira Kenan Tekdağ’dan “Abi” diye bahseden ve arka plânda onun tarafından basın sektörüne sokulmuş, hapse girmeden önce gizli olarak onun tarafından yönetildiğini düşündüğüm ve hâlâ çalışan basın organı mevcut. Kaldı ki, çok zor olmasa gerektir, arama motorlarında Kenan Tekdağ ile mevcut basın organlarının isimlerini arama satırına yan yana yazdığımızda kimlerin kimlerle birlikte isimlerini ve görselleri karşımıza çıkacaktır. Olmadı, yapay zekâ uygulamalarına sorun, sizin için araştırsın; kim kiminle kardeş, kim kiminle arkadaş, görürsünüz. Görünmeyen kişileri de Devletimiz bulacaktır. Biraz çabayla Can Holding soruşturmasında ifade edilen işlemlerin hangi ülke sınırında gerçekleştiğini görmek de mümkün.
Medya sermayesinin temizlenmesi ve millîleşmesinin bir ulusal güvenlik meselesi olduğunu anlamamız için daha başımıza nelerin gelmesi gerekiyor? Kayıt dışı, kara ve kaçakçılıktan elde edilen paralar ve dış istihbarat uzantısı sermayesiyle Türkiye’de medya şirketi sahibi olmanın engellenmesi gerekmez mi?
Artık savaşlar sahada değil, dijital mecrada oluyor. Dijital vatana girmeye, bu zemini manipüle etmeye çalışanlara “Dur!” demek Devlet’in görevidir. Ki “Dur!” diyor, demeye de devam edecek. Devlet millîleşiyorsa, kurumlar millîleşiyorsa, dış politika millîleşiyorsa ve güvenlik doktrinleri millîleşiyorsa, medya sermayesinin de millîleşmesi elzemdir.
Bir dijital medya platformu görüntüsünde, ama bakıyorsunuz ki kara para aklama, bahis-kumar ve nitelikli dolandırıcılık işlerinde kullanılıyor sürekli. Birçok benzer yapıyı biraz da olsa inceleyince bahis ve kumar operasyonları, kara para aklama işleri ve bunların yanında uyuşturucu trafiği de ortaya çıkabiliyor. Kaçakçılık, uyuşturucu ve kara para işleri yapanların açgözlü biçimde medya organı satın almaları, dijital medya organları kurmaları, televizyon kanalları satın almaları ve Youtube benzeri yayın organları oluşturmaları, ayrıca bu alanlarda büyük paralar harcamaları boşuna değilmiş. Bunları yapanlar bol paralar harcıyorlar, çünkü yasadışı yollarla kazanılmış büyük miktarda paranın tüketilmesi söz konusu.
Genel olarak Türk medyasının sermaye kaynağı bu tür kişiler ve çevreler. Ellerindeki medya organları ile kirli işlerini örtbas etmek için bir koruma kalkanı oluşturuyorlar. Ve bu gücü bir silah olarak kullanıyorlar. Sinsi ve sistematik ağlar oluşturulmuş bu yolda. Ve mesele, sadece para meselesi değil, millî güvenlik meselesi. Çünkü hepsinin bir siyâsî ve bölgesel ajandası var. Ya da hepsi bir fotoğrafın parçası…
Nasıl İran üzerinden sermaye transferi yapılarak medya yapılanması organize edilmeye çalışılıyorsa, diğer dost görünen ülkeler tarafından fonlanan Siyonist yapılanma da yıllardır işliyor ve sürekli güçlenmeye devam ediyor. Sıkışan, yurt dışına kaçıyor; yakalanan, hapse atılıyor. Ama kaynak kurutulamadığı sürece, bu bir sinek avından ibaret görünüyor.
Aslında Gazze, bir turnusol kâğıdı gibi. Kim bizim için dost, kim düşman, anlamamız için yeterli. Ümmetin dâvâsı olmaktan çıkarak artık insanlığın kanayan yarası hâline gelen Gazze trajedisinde insanlıkla yan yana durmaya çekinen kim varsa kardeşimiz yahut dindaşımız olamaz. “İran’da güneş doğsa şemsiye açın” diyenler haksız değiller. Pek çok İslâm ülkesi, dışarıya karşı birlik olabilmek bir yana, toplumları zulme mahkûm, yöneticileri halkına silah doğrultan karakterde ve küresel güçlerin işgali altında yaşayan sözde birer devlet olmaktan bir türlü kurtulamadı. Zulüm gören Müslümanlar için İslâm ülkelerinin tamamı bir araya gelerek “İslâm Birliği” adı altında toplanmak ve mazlumlara sahip çıkmak eylemi bir türlü başarılamadı.
Diyeceğim şu ki; öncelikle İslâm ülkeleri bir olmayı başarmalı, ülke içi ayrımları ve emperyalist güçlerin içlerine yerleştirdiği fitneyi engellemelidir. Yani her bir İslâm ülkesi, önce kendi içinde tam anlamıyla İslâm ülkesi olmalı. Ancak bunun sonrasında İslâm dünyası bir olabilir.
Türkiye dışında Müslümanlara topyekûn sahip çıkan, zulme tepkisini açıkça dile getiren ve onların haklarını arayan hiçbir İslâm ülkesi yok. ABD İran'ı tehdit etsin, İsrail “İran’dan sonra final Türkiye” desin, ama buna karşı Birleşik Arap Emirlikleri’nin İslâm ve Müslümanların dünya çapında kötülenmesi için büyük paralar harcadığı ayyuka çıksın… Bu nasıl iştir?!
Ne demişti Cennetmekân Muhammed Mursi? “Türkler meydana indiğinde, kimin kazandığını esas o zaman göreceksiniz!”
Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın bir çağrısı ile İslâm Dünyası ayağa kalkar ve Tel Aviv’de kimse kalmaz. Bu yüzden İslâm ülkeleri, Türkiye’nin liderliğinde yolunda yürümeli!



