
KÖKENİ Lâtince “fabula”
terimine dayanan “fabl” kelimesi, “anlatı, söylence, konuşma” anlamlarına
gelmektedir. Fablın günümüzdeki anlamıyla bir edebiyat terimi olarak ortaya
çıkması, 18’inci yüzyıl Alman filozofu Gottsched’e (1700-1766) dayanır.
Başlangıçta
şifahî bir özellik gösteren fabllar, Milât’tan önce altıncı yüzyılda Ezop
tarafından yazıya geçirildiği için, Ezop, bu türün pîri olarak kabul edilir. Bu
döneme kadar oluşturulan bütün fabllar Ezop ismi altında toplandığından, hepsi
onun eseri sayılmıştır.
Ezop
fabllarının ilk derlemesini Pheronlu Demetrius (Milât’tan önce 350-280)
yapmıştır. Demetrius, yüz Ezop fablını yalın bir dille yazıp yayımlar.
İmparator Sezar’ın (Milât’tan önce 63-Milât’tan sonra 14) sarayında azat
edilmiş bir köle olan Phaedrus, manzum Lâtince fabllardan oluşan kitabında,
Ezop’un fabllarında bazı değişiklikler yaparak fabl türüne yeni bir biçim
kazandırır.
Fabl
türünün dünya çapında bir edebî tür olarak yayılması, Fransa edebiyatında “Ezop
Masalları”nı nazma çekmekle yetinmeyip kendi yazdığı fabllarla da türe yeni bir
çehre vererek fablı zirveye çıkaran La Fontaine (1621-1695) sayesinde olmuştur.
Türk
edebiyatındaki fablların kökeni 19’uncu yüzyıla kadar Doğu, bu asırdan sonra da
Batı kaynaklı verilere dayanır. Hint’teki “Pançatantra”
hayvan masalları külliyatının Hint filozofu Beydeba (Milât’tan önce birinci
yüzyıl) tarafından yeniden işlenmesiyle oluşturulan “Kelile ve Dimne”, sadece Şark
edebiyatlarını değil, bütün dünya edebiyatlarını derinden etkilemiş bir fabl
külliyatıdır. Bu külliyat İbn Mukaffa (ölümü 759) tarafından aynı adla Arapçaya
çevrilmiştir. Fars edebiyatında Saadedin Verâvînî, 1225 yılında aslı Tâberî
Farsçası olan Marzubânâme’yi dönemin
Farsçasına çevirerek bu eserden gelen fabl bilgeliğini Fars edebiyatına mâl
etmiştir.
Attâr’ın
(ö. 1221) kökeni İbn Sînâ’nın (ö. 1037) Lisânü’t-Tayr’ına
dayanan Mantıku’t-Tayr’ı, Şeyh Sadî’nin
(ö. 1293) telif eseri olan Gülistan’ı
ve Hüseyin Vâiz-i Kâşifî’nin (ö. 1505) Kelîle ve Dimne’yi Farsçaya “Envâr-ı
Süheylî” adıyla çevirdiği eseri de Fars edebiyatını fabllar
yönünden beslemiştir.
Türk
edebiyatında fabl
Anadolu
sahası Türk edebiyatında fabl türünde hikâye içeren ilk eser olarak Mevlâna’nın
(1206-1273) Mesnevî’sini saymak
mümkündür. Mesnevî’de Kelile ve Dimne gibi eserlerden gelen
hikâyelerin yanında anonim nitelikli pek çok hayvan hikâyesi mevcuttur. Mesnevî’den sonra Anadolu Türk
edebiyatında tercüme yoluyla gelen hayvan hikâyeleri görülür. Bunlardan
Gülşehrî’nin (ö. 1317-1318’den sonra) Feridüddin Attar’dan (ö.1221) aynı adla
Türkçeye çevirdiği Mantıku’t-Tayr’ını,
Kul Mesud’un (ö. 1360?) Kelile ve Dimne
çevirisini ve Şeyhoğlu Sadrüddin Mustafa’nın (ö. 1413-14?) Marzubân-nâme
tercümesini (Marzubân-nâme’nin ikinci
Türkçe çevirisini Urfalı Nüzhet Ömer Efendi (ö. 1778) “Cevâhirü’l-
Hikem” adıyla çevirmiştir) sayabiliriz.
Anadolu
sahası Türk edebiyatında fabl türünde müstakil bir eser veren ilk isim Şeyhî’dir
(ö. 1429’dan sonra). Şeyhî, “Har-nâme”
adlı eserinde, çalışmaktan yorulan zayıf bir eşeğin tarlada otlayan besili öküzlere
imrenerek onlar gibi ekin tarlasında rahatça otlamayı denemesi üzerine başına
gelen olumsuzlukları mizahî bir dille anlatır. Zayıf eşek, öküzler gibi
semirmek istediği bu maceradan iki kulağının da kesilmesiyle ağır bir ders
alarak çıkar.
Çok
başarılı bir fabl türü olan Har-nâme’den
sonra Türk edebiyatında bu tarzı takip eden eserlerin verilmeyişi önemli bir
eksikliktir. Şeyhî’den sonra bu tür, Türk edebiyatı tarihi içerisinde kimi
metinlerde ara unsur olarak işlenmiştir. Türk edebiyatı eserlerinde, adına “fabl”
diyebileceğimiz bu ara unsurları işleyen şairlerden biri de Güvahî’dir (ö.
1526’dan sonra).
Güvahî,
“Mefailün, mefailün, feulün” kalıbıyla yazdığı Pend-nâme’sinde “Hikâyet” başlıkları altında Kurbağa-Akrep, Tilki ile Aslan, Ağustos Böceği ile Karınca, İki Kaz ile
Bir Kurbağa, Keçi ile Koyun, Aslan ile Oduncu adlı altı fablı kaleme alır.
Derviş Şemseddin’in (ö. 1513) bir nasihat kitabı olarak
kaleme aldığı Deh Murg adlı eseri de
hayatın içinden birer karakteri temsil etmesi yönüyle fabl türündedir. Bu
eserde baykuş, karga, tûtî, kerkes, bülbül, hüdhüd, kırlangıç, tavus, keklik ve
leylek figürleri; sûfî, şair, molla, kalender, hânende, hekim, müneccim,
tüccar, Ferhad ve dindar tiplerini temsil eder. Bunlara ilâveten Alâeddin Ali Çelebi’nin
(ö. 1543), Hüseyin Vâiz-i Kâşifî’nin (ö. 1505) Kelile ve Dimne çevirisi olan Envâr-ı Süheylî’yi aslından daha güzel bir çeviri-telif
yöntemiyle ortaya koyduğu Hümâyûn-nâme’sini zikredebiliriz.
Türk
edebiyatında fabl türü metinlerin kaynağı Tanzimat dönemine kadar Doğu
edebiyatları iken Tanzimat’tan sonra bu durum tersine döner ve kökeni Doğu
edebiyatı olan fablların yanında kökeni Batı edebiyatı, özellikle Fransız
edebiyatı olan fabllar görülmeye başlanır. 1862 yılında Şinasî (ö.1871), Tercüme-i Manzûme adlı kitabında,
aralarında La Fontaine’nin de bulunduğu Batılı şairlerin şiirlerine yer verir.
Ahmed Mithat Efendi (1844-1912), ahlâkî nitelikli bir eseri olan Kıssadan Hisse adlı eserinde kendi
yazdığı fabllar yanında Ezop ve La Fontaine’den yapmış olduğu fabl çevirilerini
de ekler. Recâîzâde Mahmud Ekrem (1847-1914), 1895 yılında basılan Nâçîz adlı eserinde La Fontaine’den Horozla Tilki, Kurbağa ile Öküz, Meşeyle
Saz, Ağustos Böceği ile Karınca ve bu bildiride üzerinde duracağımız Kargayla Tilki adlı fablları Türkçeye
aktarır. Nâbizâde Nazım’ın (1863-1893) Bir
Sansar Horoz ve Tavuk isimli
eseri de bu türe örnek gösterilebilir.
İbrahim
Alâeddin Gövsa’nın (1889-1949) Bedii
Terbiye isimli eseri Tilkinin Vaadi,
Horozla İnci Tanesi gibi fablları ihtiva eder. Ali Ulvi Elöve (1881- 1975),
Çocuklarımıza Neşideler isimli
kitabında La Fontaine’den yaptığı çevirilere ilâveten kendi yazdığı fabllara da
yer verir.
Edebiyatımızda
Fuat Köprülü (1890-1966), Ömer Rıza Doğrul (1893-1952), Nurullah Ataç (1898-1957),
Nazım Hikmet (1902-1963), Vasfi Mahir Kocatürk (1907-1961), Sabahattin Eyüboğlu
(1908-1973), Orhan Veli Kanık (1914-1950), Kemal Demiray (1912-1991), Tarık
Dursun Kakınç (1931-2015) gibi isimler de gerek telif, gerekse çeviri yoluyla
fabl türü üzerine eserler vermişlerdir.
Bu bildirinin konusu olan Recaîzâde ve Sâbir’in Karga ile Tilki fablları, La Fontaine’den çeviridir. La Fontaine’deki hikâyenin aslı Ezop Masalları’nda bulunduğu için önce bu fablın Ezop Masalları’ndaki biçimi, daha sonra da La Fontaine’deki biçimi üzerinde kıyas yapılarak, en nihayet bahse konu Türk şairlerinin çevirileri ele alınarak yapılacak ve bu çeviriler de karşılaştırılmak suretiyle bir sonuca varılacaktır.
“Karga
ile Tilki” hikâyesinin Ezop Masalları’ndaki biçimi
Karganın
biri ağzında kocaman bir etle bir ağacın dalına konmuştu. Yoldan geçen bir
tilki onu gördü. “O eti kargadan nasıl alabilirim?” diye düşündü. Yavaşça
karganın konduğu dalın altına gitti ve son derece kibar bir sesle, “Günaydın
karga kardeş” dedi, “Bugün çok güzel görünüyorsunuz. Kanatlarınız da ne kadar
parlak!”. Karga söylenenlere aldırış etmeyince tilki konuşmaya devam etti: “Göğüsleriniz
bir kartalınki gibi… Hele tırnaklarınız, affedersiniz, ‘pençeleriniz’
diyecektim, pençeleriniz de çelik gibi sağlam.”
Tilkinin
sözleri karganın hoşuna gitti ama yine ses çıkarmadı. Sadece göğsüne ve
tırnaklarına baktı. Tilki pes etmedi, “Ah, ah! Bir de sesiniz güzel olsaydı,
kuşların kralı olurdunuz” dedi.
Tilki
böyle deyince, karga birden toparlanıverdi. “Sesimin neyi varmış?” dedi. “Bu
tilki benim şarkılarımı işitmemiş galiba” diye mırıldandı, “Şuna güzel bir
şarkı söyleyeyim de görsün güzel miymiş, kötü mü?”. Kuyruğunu salladı,
kanatlarını bir kartal gibi açtı ve gaklamaya başladı. Ağzını açıp kendince şarkı
söylemeye başladı ama et de o anda ağzından düştü. Kurnaz tilki eti daha yere
düşmeden havada kaptı ve afiyetle yedi. Karga ne olduğunu anlamamıştı. Tilki
kendisine aptal aptal bakan kargaya şöyle dedi: “Ey karga, doğrusu güzelliğine
de, sesine de diyecek yok ama kuşların kralı olman için biraz aklın eksik.”
(Yüksel, 2017: 40-41)
Bu fablın olay
örgüsü şu şekildedir:
Bir
karga, ağzında bir et parçasıyla bir dala konar. Oradan geçen bir tilki kargayı
görür ve “O eti, ondan nasıl alabilirim?”
diye düşünür. Karganın yanına gelir ve ona sesinin güzel, kanatlarının da
parlak olduğunu söyler. Karga aldırmaz ancak tilki onun tırnaklarını çeliğe,
göğsünü de kartala benzeterek iltifatlarına devam eder. İltifatlardan hoşlanan
karga, renk vermez ama tırnaklarına ve göğsüne bakmayı da ihmâl etmez. Tilki,
“Sesiniz de güzel olsaydı kuşların kralı olurdunuz” der. Bu söz üzerine karga,
“Sesimin neyi varmış, şuna bir şarkı
söyleyeyim de görsün” diyerek kuyruğunu sallayıp kanatlarını açar ve
gaklamaya başlar. Şarkı söylediği anda et ağzından yere düşer. Tilki eti havada
kaparak afiyetle yer. Ne olduğunu anlamayan karga, aptal aptal bakakalır. Tilki,
“Sesine ve güzelliğine diyecek yok ama
kuşlara kral olmak için aklın biraz eksik” der.
La Fontaine’nin
Karga ile Tilki’sinin olay örgüsü şöyledir:
Gagasında peynir olan bir karga bir ağaca konar. Kokuya gelen tilki, kargaya, “Çok güzel ve şirinsin” diye iltifat edip, “Sesin de tüyün gibi güzelse ormanın Anka’sı sensin” der. Bu sözlerden mutlu olan karga, sesini duyurmak ister. Ötmek için ağzını açınca peyniri düşürür. Tilki peyniri kapıp şöyle der: “Her dalkavuk, bir alığın sırtından geçinir. Sanırım bu ders bir parça peynire değer!” Durumundan utanan ve şaşıran karga, bir daha tuzağa düşmemeye yemin eder.
Ezop
ve La Fontaine fabllarının mukayesesi
Fablın
Ezop’taki aslına ve La Fontaine’nin çeviri yorumuna bakıldığında ilk dikkati
çeken şey, karganın ağzındaki nesnenin değişmesidir. Ezop’ta karga ağzında bir “et”
parçasıyla dala konarken, La Fontaine’de etin yerini “peynir” alır. Ezop’ta
tilki, dala konan kargayı görerek ağacın altına gelir. Ancak La Fontaine’de
peynirin kokusunu alarak gelir.
La
Fontaine, iltifat konusunda da Ezop’tan ayrılır. Ezop’ta tilki, kargaya sesinin
güzel ve kanatlarının parlak olduğunu söyledikten sonra iltifata devam ederek
tırnaklarının tırnak değil, pençeye benzediklerini, çelik gibi sert ve sağlam
göründüklerini, göğsünün de kartal göğsü gibi heybetli olduğunu söyler. Karga,
tilkinin iltifatlarına inanmak istemese de yine de göğüs ve tırnaklarına alıcı
gözle bakmayı ihmâl etmez. La Fontaine’de ise bu kısım zayıftır. Tilki, kargaya
sadece “Çok güzel ve şirinsiniz” diye
iltifat eder.
Ezop’ta
tilkinin kargaya, “Sesiniz de güzel
olsaydı kuşların kralı olurdunuz” demesi üzerine karga, “Sesimin neyi varmış, şuna bir şarkı
söyleyeyim de sesimin güzelliğini görsün” diye gurura kapılır, kuyruk
sallayıp kanatlarını açarak şarkı söylemeye başlar ve ağzındaki eti düşürür. La
Fontaine’de tilki, “Sesin de tüylerin
gibi güzelse ormanın Anka’sı sensin” deyince, bu iltifattan mutlu olan
karga, sevinçten ötmeye başlar ve ağzındaki peyniri düşürür.
Ezop’ta
tilki, yere doğru düşen peyniri havada kapar ve ne olduğunu anlamadan kendisine
aptal aptal bakan kargaya, “Sesine ve
güzelliğine diyecek yok ama” diye yarı iltifat ettikten sonra, “Kuşlara kral olmak için aklın biraz eksik” diye
ders verir. La Fontaine’de ise tilki, yere düşen peyniri kaptıktan sonra
kargayı aşağılayarak, “Her dalkavuk bir
alığın sırtından geçinir, sanırım bu ders bu peynire değer” diyerek oradan
uzaklaşır. La Fontaine, olayı burada kesmeyerek, düştüğü durumdan utanıp şaşıran
karganın bir daha böyle bir tuzağa düşmeyeceğine yemin etmesi epizodunu
ekleyerek sonucu zayıflatır.
Ezop
ve La Fontaine’nin fabl metinlerine bu kıyas açısından bakınca, her çevirinin
aslında bir yorum ve mizaç özelliği içerdiği görülür. Bu kıyas bizi, bir olay
aynı olsa bile o olayın anlatım biçiminin, onu anlatanın üslup ve mizacından
renk almasının kaçınılmaz olduğu sonucuna götürür. Bu bağlamda La Fontaine’nin
Ezop çevirisinde takındığı şahsî tutumun, ondan çeviri yapan iki Türk şairinin
çevirisinde de bulunup bulunmadığını görmek açısından ilgi çekici olacaktır. Bu
bağlamda önce La Fontaine’nin özgün Fransızca çeviri metnini olay örgüsündeki
pasajlarına göre verecek ve ardından o pasajları Recâîzâde ve Sâbir’in nasıl
çevirdiklerine bakacağız.
Le Corbeau et le
Renard, La Fontaine: Maître corbeau, sur un arbre perché,/ Tenait en son bec un fromage.
Karga ile Tilki, R. Ekrem: Bir dıraht üstüne çıkıp karga/ Peynire çalmak
istiyordu gaga.
Qarğa ve Tülkü, Sâbir: Pendir ağzında bir qara qarğa/ Uçaraq
qondu bir uca budağa.
La Fontaine: Maître
renard, par l’odeur alléché,/ Lui tint à peu près ce langage.
Ekrem: Bunu
bir tilki görmesiyle hemân/ Atdı zîr-i dırahta hırs ile cânç./ Edip evvel
edeple arz-ı selâm/ Şu zemîn üzre etti feth-i kelâm.
Sâbir: Tülkü
görcək yavaş-yavaş gəldi,/ Endirib baş ədəblə, çömbəldi./ Bir zaman həsrət ilə
qarğa sarı/ Altdan-altdan marıtdı baş yuxarı.
La Fontaine: !Hé ! bonjour, Monsieur du Corbeau./ Que vous
êtes joli ! que vous me semblez beau!/ Sans mentir, si votre ramage
Se rapporte à
votre plumage,/ Vous êtes le phénix des hôtes de ces bois.
Ekrem: Bârekallah, ne hoş likânız var!/
Ne kadar dilnişîn edânız var!/ O letâfet o yâl ü bâl o hırâm/ Komadı bendenizde
hiç ârâm./ Mütenâsipse nağmeniz de eger/ Şöhret-i zâtınız hümâyı geçer./ İsmi
var cismi yok geçen ankâ/ Kendinizmiş demek olur hatâ!”
Sâbir: Dedi ‘Əhsən sənə, a qarğa
ağa!/ Nə nəzakətlə qonmusan budağa!/ Bəzədin sən bu gün bizim çəməni,/ Şad
qıldın bu gəlməyinlə məni./ Nə gözəlsən, nə xoşliqasən,/ Yeri var söyləsəm-hümasən
sən./ Tüklərindir ipək kimi parlaq./ Bədnəzərdən vücudun olsun iraq!/ Bu yəpindir
ki, var sevimli səsin./ Oxu, versin mənə səfa nəfəsin!’
La Fontaine: À ces mots, le
corbeau ne se sent pas de joie;/ Et pour montrer sa belle voix,/ Il ouvre un
large bec, laisse tomber sa proie.
Ekrem: Karga bu sözleri işitdikçe/ Oldu
bîhûş-ı ne’şe gittikçe/ Eylemekçün biraz nagam-kârî/ Eyleyince küşâd-ı minkârî/
Etti peynir zemîn-i hud’ayı câ/ Tilki maksûda erdi bâd-ı hevâ/ Anı evvelce
âfiyetle yedi/ Sonra döndü gurâba şöyle dedi.
Sâbir: Boylə sözdən fərehlənib qarğa/ Ağzını açdı ta
ki, etsin-ğa,/ ‘Ğa’ edərkən hənuz bircə kərə/ Pendiri dimdiğinden endi yerə,/ Tülkü
fövrən havada qapdı, yedi,/ Qarğaya tə’nə ilə boylə dedi.
La Fontaine: Le renard s’en
saisit, et dit: «Mon bon monsieur,/ Apprenez que tout flatteur/ Vit aux dépens de celui
qui l’écoute./ Cette leçon vaut bien un fromage sans doute.»
Ekrem: Ey benim gönlü sâf efendiciğim!/
Ola malûmunuz şu hâlet kim,/ Semere vermese müdâhene ger/ Dalkavuklar nasıl
taayyüş eder?/ Size gelse gerek bu ders ahsen/ Gaganızdan düşen o peynirden…
Sâbir: (...)
La Fontaine: Le corbeau honteux et
confus,/ Jura, mais un peu tard, qu’on ne l’y prendrait plus. (Collinet, 1991: 32.)
Ekrem: Hileyi
anlayıp zavallı gurâb/ Oldu düçâr-ı infiâl ü hicâb/ Badezin ihtiyâta azm etti./
Lâkin elden şikârı da gitti. (Recâîzâde, 1885: 83-85.)
Sâbir: “Olmasaydı cəhanda sarsaqlar,/ Ac qalardı, yəgin ki, yaltaqlar.” (Sabir, 1975: 425-426)
Ekrem’de tilki, zahmetsizce ulaştığı peyniri önce yer, ardından kargaya hitap eder. Sâbir’de tilki, peyniri aniden havada kapıp yer. Birinde tilki telaşsız ve sakinken, diğerinde acul ve haristir. Peyniri yiyen tilki, Ekrem’de kargaya aynı sakinlikle hitap ederken, Sâbir’de suçlayıcı ve sert bir söylemi benimser.
Recâîzâde
Ekrem’in çevirisindeki olay örgüsü
Bir
ağacın üzerine konan bir karga, peyniri yemek ister. Bunu gören bir tilki,
hırsla ağacın altına gelir. Saygıyla selâm verip şu minvâl üzere söze girer: “Allah mübarek etsin, ne kadar güzel bir
yüzünüz, ne kadar gönül çekici bir edanız var. O güzellik, o kol kanat, o salınış,
bu bendenin gönlünü altüst etti. Sesiniz de bu güzellikle uygunsa şöhretiniz Hüma’yı
bile geride bırakır. Seni ismi var, cismi yok olan Ankâ’ya benzetmek hatadır!”
Karga
bu sözleri işitince sevinç sarhoşluğuyla biraz ötmek için gagasını açınca,
peynir, hile zeminine düşer. Amacına zahmetsizce ulaşan tilki, önce peyniri
yer, sonra kargaya şöyle seslenir: “Ey
benin gönlü saf efendiciğim, şu durumu iyi belle: Dalkavukluk ürün vermese
dalkavuklar nasıl geçinir? Bu ders size, gaganızdan düşen peynirden daha
iyidir.”
Hileyi
anlayan zavallı karga, utanç ve kızgınlık içinde, bir daha tedbirli olmaya
karar verir, ancak avı da elinden çıkmış olur.
Sâbir’in
çevirisindeki olay örgüsü
Bir
kara karga, ağzında bir peynirle bir yüksek dala konar. Onu gören bir tilki
yavaş yavaş gelip edeple boyun büküp oturur. Biraz kargaya doğru (peynir)
özlemiyle baktıktan sonra başını kaldırıp şöyle der: “Ey karga hazreti, ne güzel sana, dala ne kadar zarif konmuşsun, bugün
bu hâlinle bizim çayırlığı süsledin ve bu gelişle beni sevindirdin. Ne kadar
güzel, ne kadar hoşsun, sana Hüma desem yeri var. İpek gibi parlak tüylerin kem
bakışlardan uzak olsun. Hiç şüphe yok ki, sesin de sevimlidir, bir öt de hoş
sesin gönlümü aydınlatsın!”
Bu sözlerle içi ferahlayan karga ötmek için ağzını açınca, daha ilk “ga” deyişte peyniri gagasından yere düşürür. Tilki, peyniri yere düşmeden kapıp yer ve onu kınayıp ders vermek amacıyla şöyle der: “Dünyada aptallar olmasaydı, kuşku yok ki dalkavuklar aç kalırdı!”
Sâbir’in bitiş kısmına dair tercihi, Ezop’un bitiş tercihini andırır. Sâbir’in bu tercihi, hem La Fontaine, hem de Recâîzâde Ekrem’den daha iyi bir tercihtir.
Mukayese
ve sonuç
Her
iki şair de çeviriyi nazmen yapmışlar ve aruzun “Feilâtün/ mefâilün/ feilün” veznini kullanmışlardır. Recâîzâde
Ekrem’in La Fontaine’den çevirilerini ihtiva eden Nâçîz adlı kitabını 1885 yılında yayınladığını göz önünde
bulundurursak, Sâbir’in çevirisinin R. Ekrem’e nazire olarak yazıldığını ileri
sürebiliriz.
Fabldaki
karga, Ezop, La Fontaine ce Ekrem’de herhangi bir karga iken, Sâbir ise bu
kargayı “kara karga” olarak
nitelemiştir. Ekrem’de ağzında peynirle dala konmuş kargayı gören tilki, ağacın
altına hırsla yani koşarak ve çabucak gelirken, Sâbir’de yavaş yavaş gelir.
Ancak tilki, Ekrem’de edeple selâm verip söze girerken, Sâbir’de edeple oturur
ve bir müddet bekledikten sonra peynirin cazibesine dayanamayarak başını
kaldırıp kargayla konuşmaya başlar. Bu kısımdaki “edep” kelimesindeki tercihte Ekrem’in
Sâbir’i etkilediğini ileri sürmek mümkündür.
Tilkinin
kargaya hitabında her iki Türk şairi de La Fontaine’nin fabl ekseninden ayrılır
ancak fablın ana epizodundan kopmayarak serbest bir çeviri tarzı izlerler.
Küçük bir tiradı andıran bu kısımda, hikâyeyi renklendirme konusunda her iki
Türk şairi de La Fontaine’den daha başarılıdır. Kendi içlerinde ise Sâbir’in
dizelerinin Ekrem’in dizelerinden daha akıcı ve etkin olduğunu söyleyebiliriz.
Bu kısım, Sâbir’in çevirisindeki en güzel kısımdır. Ancak Sâbir’deki “Hümâ”
kelimesinin tercihinde yine Ekrem’in çevirisinin gölgesi vardır.
Tilkinin
bu iltifatı üzerine her iki şairde de karga ötmek için ağzını açınca peyniri
yere düşürür. Bu epizot, Sâbir’de düz ve sade iken Ekrem’de tilkinin
aldatmasından kinaye olarak anlatıya derinlik katan peynirin hile zemini
üzerine düştüğü vurgusu vardır. Bu epizotta, karganın ötme nedeni Ekrem’de
sevinç sarhoşluğu iken, Sâbir’de ferahlık hissidir.
Ekrem’de
tilki, zahmetsizce ulaştığı peyniri önce yer, ardından kargaya hitap eder.
Sâbir’de tilki, peyniri aniden havada kapıp yer. Birinde tilki telaşsız ve sakinken,
diğerinde acul ve haristir. Peyniri yiyen tilki, Ekrem’de kargaya aynı
sakinlikle hitap ederken, Sâbir’de suçlayıcı ve sert bir söylemi benimser.
Peyniri
kaybeden kargaya tilki, Ekrem’de önce “Efendiciğim”
diye nazikâne bir şekilde hitap edip, ardındansa, “Şu durumu iyi belle: Dalkavukluk ürün vermese dalkavuklar nasıl
geçinir?” diye ders verirken, ardından La Fontaine’ye bağlı kalarak bu
dersin kaybedilen peynirden daha değerli olduğu hususuna vurgu yapılır. Sâbir
ise burada La Fontaine ve Ekrem’den ayrılarak fablı “Dünyada aptallar olmasaydı kuşku yok ki dalkavuklar aç kalırdı!” diyerek
sert, çarpıcı ve etkili bir sonuçla bitirir.
Fablın
bu kısımdan sonra La Fontaine ve Ekrem’de gelen karganın şaşkın ve mahcup
durumu üzerine bir daha tuzaklara karşı tedbirli olmaya yemin etmesi hususu, fablın
sonucunu zayıflatmaktadır. Sâbir’in bitiş kısmına dair tercihi, Ezop’un bitiş
tercihini andırır. Sâbir’in bu tercihi, hem La Fontaine, hem de Recâîzâde Ekrem’den
daha iyi bir tercihtir.