Psikolojik sağlamlık

Yaşamın anlamı bizim ona bakışımızda gizli. Hayat tek başına anlamsız; ona anlam verecek olan bizleriz, yaptıklarımız ve yapacaklarımız. Her insan kendi hayat evinin mimarıdır.

PSİKOLOJİK sağlamlık, diğer bir adı ile “dayanıklılık”, son yıllarda sıkça duyduğumuz ve önemle üzerinde durulan, bizim de hayatımıza uygulamaya çalıştığımız bir kavramdır.  

Pozitif bir terim olan psikolojik sağlamlık nedir? Çok zor koşullar karşısında kişinin bu olumsuzlukların üstesinden başarıyla gelebilme ve uyum sağlayabilme yeteneği anlamına gelmektedir. Kısaca zor durumlardan sonra tekrar ayağa kalkabilme becerisidir.

İngilizce “resilience” kavramının karşılığı olan ve psikoloji literatüründe psikolojik sağlamlık; dayanıklılık, yılmazlık ya da kendini toparlama gücü gibi kavramlarla tanımlanır. Bireyin esnek olmasını, zorluklar karşısında güçlü kalabilmesini ve yaşanan zorluktan sonra toparlanabilmesini ifade eder. Bununla ilgili yapılan çalışmalarda, psikolojik sağlamlık düzeyleri yüksek olan bireylerin karşılaştıkları hastalık, şiddet, yoksulluk ve daha pek çok stresli olaya karşı daha başarılı bir şekilde mücadele ettikleri biliniyor.

Hayatta pek çok olumsuzlukla karşılaşıyoruz; kimsenin hayatı gül bahçesi değil. Ölüm, deprem, hastalık, maddî sıkıntılar, iflâs gibi pek çok olumsuzluktan biriyle karşılaşan insanın ne yaşadığına baktığımızda üç çeşit tepki görüyoruz.

Örneğin kişi iflâs ederek her şeyini kaybetti:

1) Kişi ya bu olumsuz olaya yenik düşüp “travma sonrası stres bozukluğu” adını verdiğimiz ruh sağlığı bozukluğu yaşayabiliyor.

2) Yaşadığı olumsuz olaydan sonra daha da güçlenebiliyor. Ki buna “travma sonrası gelişim” diyoruz.

3) Yahut travmatik deneyimi yaşadıktan kısa bir süre sonra toparlanabiliyor. İşte buna da “psikolojik sağlamlık” adını veriyoruz.

Büyük stres ve zorlanma dönemlerinde bile ayakta kalabilmek, mücadele edebilmenin bir yolunu bulabilmektir. Bu, “Hayatınızda hiç zorluk olmasın, üzülmeyin” demek değil. Elbette hayatta zorluklar olacak. Bununla nasıl başa çıktığımız ve verdiğimiz mücadele önemli.

Victor Frankl’ın bununla ilgili güzel bir sözü var: “Umutsuzken değiştirilmesi imkânsız bir kaderi yaşıyorken bile hayatta kalabileceğin bir neden bulabileceğimizi unutmayalım.”

Psikolojik sağlamlığı yüksek bireyler, zorlukların üstesinden daha kolay geliyorlar. Yapılan araştırmalar bu kişilerin stres oluşturan büyük olay ve riskli durumlar karşısında duygusal ya da fiziksel bozukluk yaşamadan veya daha az etkilenerek üstesinden gelebildiğini ortaya koymuştur (Sipahioğlu, 2008). Bu kişilerin özelliklerine baktığımızda; etkili iletişim kurmada başarılı, öz saygı düzeyi ve duygularını denetleme/farkına varma becerisi yüksek, yeni durumlara hızlı uyum sağlayabilme yeteneğine sahip kişiler oldukları gözlemlenmiştir.

Psikolojik sağlamlık risk faktörleri

Bu faktörleri şu kategorilerle izah edebiliriz:

Aile ile ilgili risk faktörleri: Aile içi şiddet, aile bireylerinde psikiyatrik ya da fiziksel hastalıklar olması, suç işlemiş ya da madde kullanan ebeveyne sahip olma, sosyal destek yetersizliği, boşanma, yoksulluk ve aile içi çatışmalar.

Sosyal risk faktörleri: Dışlanma, kültürel ayrımcılık, göç ve afet.

Bireysel risk faktörleri: Kronik hastalıklar, ruhsal problemler ve olumsuz yaşam olayları.

Okulla ilgili risk faktörleri: Zorbalığa maruz kalma ve öğretmen desteğinin yetersiz kalması.

Kabul

Psikolojik sağlamlığın temel taşlarından birincisi “kabul”dür. İçinde bulunduğumuz durumu, başımıza gelen olayı kabul etmek… Savaşmadan, yok saymadan, inatlaşmadan, hayatla ve hayatın gerçekliklerini ne kadar kabul edebildiğimize bakacağız.

Hayatın getirdiği stresleri, sorunları, yol kazalarını olduğu gibi kabullenmek önemli. Çünkü hayat iniş ve çıkışlardan oluşan bir yolculuktur, düz bir çizgi değil. Yaşadıklarımız aslında yol kazası değil, bir yerden sonra yolun kendisidir. “Kendimizi bilme-bulma yolculuğu” diyebiliriz buna. Kabul, bunun temelinde yatıyor. Hayatın akışı ile ilgili Rilke’nin güzel bir ifadesi var: “Bırak, her şey başına gelsin. Güzellik de, dehşet de… Sen sadece devam et. Hiçbir duygu sonsuz değildir.”

Hayatı ve başımıza gelip değiştiremeyeceğimiz şeyleri olduğu gibi kabullenmek zorundayız. Örneğin trafik kazası yaşandı ve kişi bir uzvunu kaybetti. Keşke olmasaydı ama sonucu değiştiremeyiz; bundan sonra ne yapılabilir, bunun üstesinden nasıl gelinir, buna bakmak gerekir.

Esneklik gücü yüksek olan kişinin kabullenmesi daha kolay olur. Örneğin hayat deprem gibi bir şey getirdi, bununla inatlaşamayız. Çin Seddi gibi bir şeyi tekmelesek ancak dizlerimiz kanayacak ve faydası olmayacak. Öyleyse bu duvarın varlığını kabul edeceğiz. Sonra bu duvar ile nasıl ilişki kuracağımıza bakacağız. Artılarımızla ve eksilerimizle, kapasitemizle, yeterli olduğumuz noktalarımızla ve zayıflıklarımızla kendimizi de olduğu gibi kabul edebilmemiz, dayanıklılık ve sağlamlığımızın temel taşı. Bu kolay değil; belki söylemesi kolay, uygulaması zor bir şey.

Kendimizi kabul ile ilgili zorluklar yaşıyoruz. Yaşayacağız da. Çünkü genellikle büyürken kendimizi olduğu gibi kabul etme yönünde olumlu mesajlar almıyoruz. Denetim odaklı korku kültüründe büyütüldük ve duygularımız olduğu gibi kabul görmüyor. Çok seviniyoruz, “Cennet’ten müjde mi geldi?” deniliyor; üzülüyoruz, “Üzülecek ne var?” diyorlar. Duygularımızın varlığının bile bize yanlış olduğu öğretiliyor.

Bu durum küçükken ailemizin bizi nasıl bir yansıtma uyguladığı ile ilgilidir. Kişinin kendisine dair algısı bebeklik çağında ortaya çıkar. Bu dönemde anne ya da bakıcı tarafından karşılanan temel ihtiyaçlar güveni ortaya çıkarır. Bebekte oluşan temel güven, kendini kabulü ortaya çıkarır. Bebek bu çağlarda kendisini ne kadar yeterli gördüğünü hisseder? Diyelim ki kendi kendine yemek yemek istiyor, annesi ya da bakıcısı tarafından “Dur, yapamazsın, ben hâllederim” tepkisi bu çabayı engeller, köreltir. Koltuğa çıkmak ister, hemen yardım ederiz. Bu tür davranışlar bebeğin “Ben beceriksizim” algısını pekiştirir.

Yeterlilik ve anlam arayışı

Psikolojik dayanıklılığın bileşenlerinden ikincisi “yeterlilik” hissidir. Bir sorun ile karşılaşınca, “Bir şekilde bu problemin üstesinden gelebilirim, bir yolunu bulurum, sonunda ölüm yok ya” dedirten bir yetkinlik ve yeterlilik hissi lâzım.

Üçüncüsü, anlam arayışıdır. İnsanlığın temel eğilimlerinden biridir bu şart, hayata karşı en temel motivasyondur. Fransa’da yapılan bir araştırmaya göre, insanların yüzde 89’u, uğruna yaşayacakları “bir şeye” ihtiyaç duydukları sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca, 48 farklı ülkede 7 bin 948 öğrenci ile yapılan iki yıl süren bir çalışmada, öğrencilere kendileri için neyin “çok önemli” olduğu sorusu yöneltilmiş, katılımcıların yüzde 87’si, hayatında bir anlam ve amaç bulmak şıkkını işaretlemiştir (Frankl, 2009).

Psikiyatr Victor Frankl’a göre hayata anlam vermek ve onu bir amaçla doldurmak için insan anlam aramalıdır. İnsan, hayatın anlamını acı çekerken dahi bulabilir. Yani insanı güdüleyen şey kendi yaşamını anlamlı hâle getirme gereksinimidir. Herkes için geçerli bir anlam yoktur, bu kişiden kişiye değişir. Sürekli olarak da değişebilir. Örneğin kronik bir rahatsızlığa yakalanan bir kişinin, “Bu hastalık benim öğretmenim oldu” veya “İlişkilerimi gözden geçirdim, taşıdığım yüklerden kurtuldum, mesleğime bakış açımı, yaşam tarzımı, her şeyimi değiştirdim” demesi gibi… Hayat ve yaşadıklarımız bize öğretmen oluyor, tecrübe oluyor.

Yaşamın anlamı bizim ona bakışımızda gizli. Hayat tek başına anlamsız; ona anlam verecek olan bizleriz, yaptıklarımız ve yapacaklarımız. Her insan kendi hayat evinin mimarıdır.

Hayatınızın anlamını bulmanız dileğiyle…