Post pandemi, post darbe

Muhalefetin ve küresel güçlerin iktidarı zora sokma niyetine uygun ortam oluşmuş oldu. 17 gün sonra bu imkânı sonuna kadar kullanacaklar. Peki, iktidar ne yapacak? Sade kuralları mı hatırlayacak, yoksa Bilim Kurulu’nun karışık kafasına tâbi olup ortada büyük karmaşa olduğu vehmiyle strateji mi geliştirecek?

KÜRESEL endüstri çağındayız. Emperyalizmin dayatma değil, ikna yoluyla yayıldığı bir dünyadayız. Gelecek senaryoları kurgulayan ve kumpaslar zinciri kuran karteller diyarındayız…

Artık yeryüzünde hiçbir gelişmeyi güç adreslerinden bağımsız, ilişkisiz ele alamayız, yorumlayamayız. Alınacak tedbirlerinse bu arka plân gözetilerek alınması gerekmektedir.

Dolayısıyla pandemi analizi yaparken bu işin arka plânında hinlik, cinlik aramak gerekir tabiî. Ancak bunu “sallama komplo teorileri”, “takipsiz operasyon fantezileri”, “somutlaştırılamayan suçlu albümü” yöntemleriyle ele alamayız. Bunlar da iyi niyetli olmayanlara hizmet eden, hatta onların önünü açan “ahmak atlası” yöntemleridir. Dolayısıyla pandemi konusuna “sürpriz virüs” veya “salgın tarihinde en büyük pandemi” ile sınırlı bakamayız.

Ancak söz konusu ettiğimiz bu arka plân, güç odakları ve küresel operasyon adreslerinin bir aklı ve kullandıkları taşeronlar var. Ve en önemlisi, kendilerini gizleyecek şekilde bir enformasyon ve gündem oluşturucu uzantıları var.

Aşı karşıtlığı gerekçeleri, sağlık kartellerine dikkat çeken haberler, Bilim Kurulu hakkındaki şüpheler gibi arka plâncı gündemler önemli, fakat bu gündemler halkı paniğe sevk edici, iktidar karşıtlığı dili ve asayişi bozacak yönler taşıyorsa, o zaman bunlar da aynı arka plânın hizmetçisidir.

AK Parti iktidarının süreci yönetirken bu arka plâna dikkat etmek noktasında zafiyetler gösterdiği iddiası var. Fakat bu millî mesele iken, acaba gerçekten herkes el ele iktidarın öncülüğünde bunu aşmayı istiyor mu? Yoksa iktidarın bu işi yüzüne gözüne bulaştırmasını arzu eden, ölümlerin artmasını ve bunu iktidarı düşürecek şekilde fatura etmeyi plânlayanlar mı var?

Maalesef “Erdoğan’sız Türkiye” görmek için pandemi sürecini ideolojik kuluçka olarak kullanma hevesinde çok çevre var ve bunlar, sözünü ettiğimiz küresel güçlerin de uzantıları işlevinde pozisyonlar alabiliyorlar.

İktidarın bu pozisyon alışlarda ihmâl ettiği en önemli şey ise “enformasyon” alanı oldu. Zaten AK Parti iktidarının son yıllardaki en büyük sorunu, “anlatmak” karnesidir. Pandemi sürecinde bu noktada verilen sınav da iyi değil. Çünkü virüsün nelere kadir olduğu muamma değilken ve yaşanacaklar basit bir iki cümle ile zihinlerde netleşecek bir tablo sahibiyken, gelinen nokta âdeta “Pandemi yeni post-modern darbe midir? Bu karmaşa ne zaman bitecek?” finaline geldi.

***

Oysa sade olan gerçeklik şu idi: Herkes buna yakalanacak, hastane kapasitemiz nüfusa ve virüsün yayılma hızına göre zaten yetersiz kalacak, bu nedenle yayılma hızını ve oluşturduğu salgın dalgasını düzenli kıracak dalgakıran görevi görecek “aşamalı uygulamalar” yapılacak yani izdihamlı kuyruk yerine “numaralı sıralama” gibi bir düzen içinde yönetilecek süreç… Fakat bu sadelik ilk aylarda “Hastane yetmeyecek! Belirti ağırlaşmadıkça test yapma, hastaneye alma!” formülüyle işletildi ve hesap, yaz aylarında bu işin kontrol altına alınacağı öngörüsüydü.

Olmadı…

Dolayısıyla virüsün yayılma hızı ve dalga boyu yerine “kontrolsüz psikoloji hızı ve dalga boyu” ortaya çıktı ve virüsün önüne geçti. Muhalefet de bu alana oynayınca, iktidar birdenbire kendisini, çelişkili “aç-kapa” uygulamaları yaparken buldu. Geldiği noktada da 17 gün kararını aldı. Oysa yine virüs yayılacak ve yeni kapamalar kaçınılmaz olacak. Fakat milletin tahammülü kalmadığından, iktidarın işi zorlaştı.

***

İkinci sadelik şudur: Salgın herkese bulaşacak zaten ve vefatlar zaten olacak. Fakat vefatta esas olan, “Devlet, toplum ve aile üstüne düşeni yaptı mı?” duyarlılığıdır. Devlet imkân sunar, toplum duyarlı bilinçle hareket eder, aileler de söz dinler... Fakat bu sadelik de devlet hastanesi ve özel hastane tercihleri arasında “Türk usulü” ilerleyince, ikinci altı ay, bu sefer “sağlık altyapısı” krizi oluşturdu.

İktidar bunu aşmak için, bedeline bakmaksızın “ücretsiz pandemi yöntemi” seçeneğini işletti ve başarı ile sürdürdü. Dolayısıyla kaos çıkmadı, sağlık asayişi oluşmadı. Ancak bu arada bir yıl geçti ve hâlâ milyonlarca insan test olmamış, aşı da çözülmemişti.

Apar topar aşı ilânları/umutları verildi. Herkes saygı duydu buna; çünkü dünya da boğuştu bu süreçle. Bu arada “Hangi aşı?” magazini ve komplolar havada uçuştu.

Birdenbire Bilim Kurulu, “Hastaneler dolu! Virüs mutasyona, hem de birden fazla mutasyona uğradı, alârm zilleri çalınsın, tam kapanma olsun!” temposu tuttu. Yani başa dönülmüş oldu. Bu 17 gün kararı, bu sebeple alındı.

Oysa kimse Bilim Kurulu’nun baştan beri aldığı tutumda sorunlar olduğunu ortaya koymaya cesaret edemedi. İktidarsa, “Ben yapmadım, o yaptı!” tercihine yöneldi. Fakat ortaya öyle bir pandemi hasarı çıktı ve öyle ekonomik mağduriyet alanları çeşitlendi ki bu hasar, zaten naifleşen iktidarın geleceğini iyice riske etti!

Çünkü yine sade bir kural hep çiğnendi: Virüse yakalanıp geçirenler, aşı olanlar ve maske-hijyen-mesafe kuralına uygun “açık alanda pandemi” seçeneği Bilim Kurulu tarafından hiç ama hiç dikkate alınmadı. Hatta yayılmada hiç payı olmayan sektörler bile “Herkese kapat!” formülüyle sağlık tedbirlerinden kaynaklanan izolasyon alanlarının yönetilmesine müsaade etmeyecek kadar “bilim mobbingi” işletildi. İktidarsa kendisini, operasyonel çözüm üretmeye mecbur kalacağı “Bilim Kurulu’nun kararlarını delme” marifetinde buldu. Veya uzlaşılamayan sahada başının çaresine bakan şekilde, “Arada bir kapatıyoruz, vatandaş suçlu!” diline yöneldi.

Zaten bunlar üst üste gelince malûm süreç başladı. Muhalefetin ve küresel güçlerin iktidarı zora sokma niyetine uygun ortam oluşmuş oldu. 17 gün sonra bu imkânı sonuna kadar kullanacaklar.

Peki, iktidar ne yapacak? Sade kuralları mı hatırlayacak, yoksa Bilim Kurulu’nun karışık kafasına tâbi olup ortada büyük karmaşa olduğu vehmiyle strateji mi geliştirecek?

Göreceğiz…