Politik dindarlığın starları: Youtuber müctehidleri

Gerçekte birer youtuber olan tipolojiler çekirge sürüsü gibi önce dindarlık ekinine daha sonra o obezlikle din ekinine saldırmaktadırlar. Kuşkusuz bu çekirgeler eski çekirgeler gibi bir zıplayıp, iki zıplayıp üçüncü de yakalanmıyorlar! Çünkü her yakalandıklarında yeniden başlayacak şekilde dijital olarak kendilerini üretebilmektedirler. Çünkü dijital dünya aslında bizzat insanın münafığını çoğaltan bir iklim oluşturabilmektedir.

DİJİTAL çağdayız. “Yapay Zekâ” ile insanlık yeni bir dünyevî/ seküler anafora giriyor. İnsanoğlu kendini artık hayatın içinde değil sanalda/ dijitalde var kılma kararı aldı. Yani artık her insan kendini “Tanrı/ Put” kılıyor ve dijitalde kendisine tapan kendi kulunu üretiyor. Bir başka ifadeyle insan kendini yüceltme tutkusunun altın çağını yaşıyor. 


Kuşkusuz en kritik soru gündemleşiyor: “Hayat kendine dijital bir ayna mı buldu yoksa hayat kavramı dönüşüyor mu?” Yani: “İnsan ve hayat ilişkisi artık fikir-edebiyat olarak ‘metin’ yerine ‘görüntü’ üzerinden mi kurgulanıyor yoksa insanın hayattan anladığı içerik mi dönüşüyor?”


Çağımızda insan artık bir toplum içinde dünyaya gelmiyor, bir dijital ağ içinde doğuyor


Dijital teknoloji ne “makine” ne de “internet” keşfine benziyor. Çünkü dijitalleşme dönüştürme gücüyle “dijitalden fazlası” olduğunu ispatlamış durumda. Dolayısıyla dijital çağda insan, adına “dijital dünya” diyeceğimiz ve hatta “green box” yöntemi çağrışımıyla “yeşil küre” diyeceğimiz bir sanal gezegen icat etti. Bu gezegende insan üç kavramı yeniden tarif ediyor: Tanrı, hayat ve insan!


Oysa dijital çağa kadar “Tanrı, hayat ve insan” sözlüğünü iki özne/ güç/ idea/ iddia oluştururdu: Yaratıcı/ Tanrı/ Allah’ın vahyi ve insan aklı.


Vahiy ve akıl, insanlık tarihindeki neredeyse rekabet-uzlaşı içinde olan iki etkinleştirici özne idi. Fakat şimdi hem vahiy hem akıl özne olmaktan çıkma riski yaşadığı bir dijital fırtınaya tutuldu. Daha açık bir ifadeyle hem vahiy hem akıl artık yorumlamakta zorlandığı bir türedi hayat ile karşı karşıya: Dijital hayatlar…


Çağımızda insan artık bir toplum içinde dünyaya gelmiyor, bir dijital ağ içinde doğuyor. Dolayısıyla insan-toplum ilişkisi artık yeni bir ağ-network içinde örülüyor. Belki biz buna “toplumun kıyameti” diyebiliriz. Dolayısıyla insanın toplum içinde doğmasından kaynaklı aidiyet, kimlik, değer, gelenek ve bunların meyveleri olan ahlâk, hukuk, kültür adeta fırtına karşısında kökünden kopup savrulan ağaç durumunda.


Dijitalleşme karşısında “tutunamayan” ve köklerinden/ asıl ve usulünden kopan bir ağaç da “dindarlık” ağacıdır. Dindarlık, dijitalleşme fırtınasında köklerinden/ özünden kopup sağa-sola çarpan ağaç gibi artık ait olduğu yerde değildir. Öyle bir fırtına ki bu, artık ne ağaçtan haber var ne de onu tekrar yeşereceği yere dikme imkânı var. Bu bir “kopuş!” dönemi.


Peki, dijitalleşme karşısında sadece kopup giden dindarlık ağacı mı? Tabii ki hayır! Din, vahiy ve Tanrı kavramları da dijitalleşme karşısında “Ha koptu ha kopacak!” dedirtecek kadar yaprak döküyor, dalları kırılıyor ve köklerinden sarsılıyor!


Daha keskin bir cümle kuralım: Yeni bir vahiy gelmedikçe -ki Müslüman inancına göre gelmeyecek- söz konusu bu fırtına karşısında kökleriyle ayakta duracak hiçbir şey kalmayacak. Kim bilir, belki de “kıyamet” dediğimiz evrenin ölümü için taşlar diziliyordur. İnsan zihni açısından algılanan zaman dilimi olarak daha çok erken görülen kıyamet, zamanın sahibi açısından insana hızla yaklaştırılmaktadır.


Modernleşme sürecinde -ki makine ve internet gibi iki önemli keşfin oluşturduğu süreçtir- en fazla değişen, dönüşen olgulardan biri dünyadaki dindarlık pratikleri idi. Kuşkusuz kendini modernleşme içinde bulan dindarlar zamanla dinlerini de modernleşmeyle uzlaştıracak formda yeniden yorumladılar. Hatta dindarlar vahyin mahiyetini ve “Tanrı” fikrini de modernize ettiler.


Din, vahiy ve Tanrı varoluş keyfiyetinin ve pratiğinin vekaletini dindara bırakmıyor


Dindarlık, din, vahiy ve Tanrı/ Yaratıcı tarifi kendi geleneğinden koptu. Oysa söz konusu geleneğin en önemli özelliklerinden biri kendi usulünden kopmadan kendini güncelleme becerisi idi. Yani yenilikler karşısında kendini yaşatabilme becerisi olan “içtihad” imkânı modernleşme karşısında önce afalladı, ardından toparlayamadan kendini yok etti. Hatta “modernleşmeye eklemlenmek” kendini “içtihad” diye tanıttı… Ve dindarlık sözlüğü ve geleneği çöktü!


Kuşkusuz dindarlık dediğimiz olgu bir “canlı” gibiydi ve bizzat yaşayan mevcut din, vahiy ve Tanrı algısı, yorumu ve pratiğiydi. Dolayısıyla dindarlık modernleşme karşısında diz çökünce, dindardaki din, vahiy ve Tanrı kültürü de diz çökmüş oluyordu.


Her ne kadar dindarların gelenekçi ve radikal kanadı “Dindarlık çökse de din, vahiy ve Tanrı olduğu yerde orijinaliyle duruyor” propagandasına sığınsa da bir gerçeği itiraf ediyordu: Dindarlar kendilerindeki din, vahiy ve Tanrı’yı/ Yaratıcıyı kendi elleriyle bu üç değerin kendi içlerindeki hâllerini/ inançlarını öldürüyorlardı.


Müslüman dünyadaki dindarlığın yaşadığı travmalar ve trajediler o kadar acıklı hikâyelerle dolup taşıyordu ki, dindar âlimler, aydınlar, entelektüeller, aktivistler, siyasiler “Yıkılmadık, ayaktayız!”, “Küllerimizden doğmak üzereyiz!”, “Modernleşme karşısında ikinci raunddayız!” diye kendine telkinde bulunsalar da aslında bir ölüye mezar başında telkinde bulunmak gibiydi. 


Nitekim dindarlığın bu “durum”unu tespit eden ve “Din, vahiy ve Tanrı öldü!” diye raporlayan modernistler oldu. Hatta “Dindar ölünce, ondakiler de ölür!” kuralı en bilimsel-akılcı tez olarak kayıt altına alındı. Ancak zamanla görüldü ki, din, vahiy ve Tanrı kendi varlığını sadece dindar ile sürdürmüyor. Yani din, vahiy ve Tanrı varoluş keyfiyetinin ve pratiğinin vekaletini dindara bırakmıyor. Dolayısıyla dindarın ömrü ile yaşayıp ölmüyor. O zaman kritik soru şudur: Din, vahiy ve Tanrı dindarların dışında kendi varlığını nerede, nasıl sürdürüyor? Daha doğrusu din, vahiy ve Tanrı ile dindarlık arasındaki öznellik farkı ve nesnel ilişki nasıl kuruluyor ki dindarlık eşittir din, vahiy ve Tanrı diyemiyoruz?


Bu bağlamda dijitalleşme ve özellikle “Yapay Zekâ Devrimi” ile beraber dindarlığın yaşadığı “ölüm içinde ölüm” sürecinde acaba din, vahiy ve Tanrı var oluşunu nerede ve nasıl kaim kılıyor, kılacak?  Bunun cevabını “iki yakayı bir araya getirmek” metodu üzere betimleyebiliriz. Birinci yaka: Dindarlık, din, vahiy ve Tanrı arasındaki farkı netleştirmek… İkinci yaka da, dijitalleşme sürecinde insanın yaşadığı dönüşümü ve özellikle “toplum içinde değil, dijital ağ içinde doğmak” durumunun resmini netleştirmek…




Hayatın içinde asla muhatap alınmayacak ve/ veya hayatın içinde sahiciliği ve sahihliği şüphe götürecek tipler, dijital mecralarda din müçtehidi ve dindarlık koçu olarak kendilerine bir kariyer-star ajandası açmaktadırlar. Tabii toplum da artık dijital mahalleye taşınınca, tabiatı gereği din de dinar da artık “salih amel” yerine “salih abone” ile kendini ifade etmektedir.


İslâm’a göre el-insanın dindarlık karnesi çoğu zaman kırık notlarla doludur


Birinci yakadan başlayalım…


Öncelikle biz “dindar” derken karşımızda yaşayan-canlı bir “durum”dan söz açıyoruz. Yani hangi çağda, hangi zaman diliminde, hangi ülke-şehir-mahalle içinde yaşıyorsak o an/zaman içinde karşımızdaki “canlı insan”a biz dindar diyoruz. Dolayısıyla dindarlık en sade tarifiyle kendini bir dine atfeden, o dinle kendini etiketleyen bir “mevcut durum”dan söz ediyoruz. 


Nitekim bir “din” olarak İslâm, belirli bir coğrafyada, belirli bir kültür-yaşam tarzı içinde olan ve kendini “bir inanç üzere” tarif eden bu “mevcut canlı”ya yani dindara “el-insan” diyor. Yani insan cinsinin yaşayan mevcut durumu için kullanıyor. Hatta İslâm el-insandan söz açtığında bu mevcut canlının dindarlık durumunun genelde cahillik, nankörlük, zulüm, kibirlik ve çıkarcılık üzere kaldığını belirtir. Yani İslâm’a göre el-insanın dindarlık karnesi çoğu zaman kırık notlarla doludur.  


Zaten el-insana toplumun içinden seçilen biri aracılığıyla söz konusu bu dindarlık durumunun iyileştirilmesi, temizlenmesi, olması gereken niteliğe kavuşması için Yaratıcı tarafından vahyedilir ve bir elçi/ melek aracılığıyla bu vahiy dindara “din” olarak indirilir. Zaten dinler tarihi dediğimiz kronoloji aslında dindar ve din ilişkisinin tarihidir. 


Peki, dindar derken kastedilen her çağda yaşayan/ canlı mevcut el-insan ise ve dindarın bütün ahvali ve şeraitini kapsıyorsa, o zaman “din” nedir? Tereddütsüz vahiy alan elçinin/ nebinin/ resulün vefat edene kadarki vahiy ile inşa edilen hayatıdır. O zaman şu cümle konunun netleşmesine yardımcı olacaktır: “Din derken vahiy alan nebinin hayatını kastediyoruz; dindar derken her çağda bu dine kendini nispet eden el-insanın yaşadığı ve bunu “din hayatı” diye sergilediği kulun hayatıdır.


Nitekim dinarların ne kadar “din” ile sahih bir ilişki içinde kaldığı, dinarlık adına ortaya koyduğu hayatın ne kadar din içerdiği hep tartışmalı olmuştur. Çünkü “kul” olduğunu söyleyen el-insan çoğu zaman din olan resulun/ nebinin vahiy ile inşâ edilmiş hayatı arasında çelişkiler, karşıtlanmalar ve hatta bazen savaşlar söz konusu olmuştur. Zaten belirli zaman aralıklarıyla yeni nebilerin seçilmesi de söz konusu kul ile din arasındaki ilişkinin güncellenmesi içindir.


Fakat biz tarihsel bir gerçeklik olarak şu tespitin yapıldığını biliyoruz: Din, yüzlerce yıllık süreçte bizzat dindar tarafından yorumlana yorumlana ve çoğu zaman da kulun yapıp ettiklerini de “din” kapsamına almasıyla ortaya şu formül/ kabul çıkmaktadır: Din + Dindar = Gelenek


Artık âlim yoktur, onun yerine “şöhretli dindar youtuber”lar vardır


İşte modernleşme bizzat bu geleneği parçaladığı için doğal olarak geleneğin iki ana unsuru olan din ve dindarı da köklerinden sökme çabasına girmiştir. Dijitalleşme ise modernleşme sürecini parçaladığı için doğal olarak gelenek ve modernlik dijitalleşme karşısında adeta fetret dönemini yaşamaktadır. Fetret döneminden çıkış arayışları ise çoğu zaman dijitalleşme tarafından içi boşaltılarak, evrimleştirilerek bambaşka bir niteliğe sahip olmaktadır. 


Örneğin dijitalleşme “görünür olmak” gibi yeni bir kimlik-aidiyet inşâ etmeyi başarmıştır. Dolayısıyla geleneğin ana damarı olan “davranışsal tekrar” ve modernleşmedeki “bireyleşme” yerini “Görünüyorum öyleyse varım” gibi yeni bir psikolojik-sosyolojik trende bırakmıştır.


Özellikle “davranış/ hâl” ve “bilinç/ eylem” üzere kendini inşâ eden din bizzat dindar tarafından “söylem/ vaaz” ve “analiz/ münazara” kodlarına indirgenmektedir. Dijital mecralarda söylem, vaaz, analiz, münazara furyası bir “dinarlık” tipolojisi olarak piyasa sürümü hâline getirilmektedir.


Din-dindarlık ilişkisinde içtihad bizzat hayatın içinde bir hareket-ölçü diyalektiğine sahipken, dijital dünyada içtihad bilgi-imaj formülü ile işletilmektedir. 


Din-dindarlık ilişkisinde “cemaat” kültürü yerel-meşrep üzere bir sosyal örgütlenme formu iken, dijital dünyada cemaat artık “kanal-takipçi” kadrajına evrilmiştir. 


Din-dindarlık ilişkisinde emr-i bil maruf, nehy-i anil münker düsturu, beğeni-tarafgirlik ve yorum/ link kampanyasına düşürülmektedir.


Din-dinarlık ilişkisinde salih amel-takva sicili yerini “münazara-münakaşa performansı”na bırakmaktadır.


Din-dindarlık ilişkisindeki ahlâk-hukuk kültürü yerini ünlü-propaganda modasına terk etmektedir.


Din-dindarlık ilişkisindeki ilim-mezhep yatağı yerini bilgiçlik-piyasacılık zeminine bırakmaktadır.


Dolayısıyla artık âlim yoktur, onun yerine “şöhretli dindar youtuber”lar vardır. İlim meclisleri yoktur, onun yerine sosyal medya mecraları ve youtuber-prodüksiyon piyasası vardır. Hatta artık meşrep yerini prodüksiyon ekibi almaktadır.


Artık karşılaşan müminler birbirlerine Asr suresini okumak yerine “Abone ol-beğen-destekle” çağrısı yapmaktadırlar. Dindarlar artık karşılarına bizzat aile, topluluk almak yerine yani hayatı muhatap almak yerine, bir kamera koyarak tamamen kulluklarını “kulluk kariyeri”, “dindarlık starı” üzere yüceltmektedirler. 


Dijital dünya aslında bizzat insanın münafığını çoğaltan bir iklim oluşturabilmektedir


Din ve dindarlık ilişkisini ev, sokak, mahalle, mahal, bölge yerine sanal ve ikircikli kadrajlar üzerinden inşâ etme çabaları moda olmuştur. Kamera karşısında pervasızca birer “müctehid” kesilen tipler, sorumsuzca din adına kendi indi yorumlarını, bilgi atıştırmalarını “hüküm” ve “tebliğ” etiketiyle rasgele ortama boca etmektedirler.


Kuşkusuz kendilerine dijital dünyada iktidar alanı açmak adına din ve dindarlık ilişkisini kendi politik tarzları için hizmet eder hâle getirmeye çalışanlar “Kanalıma hoş geldiniz!”deseler de aslında fert başına düşen mezhep-meşrep piyasası-pazarı oluşturma gayretindedirler.


Öyle ki, artık “uydurma hadis”, “mevzu hadis”, “zayıf hadis” değil, “uydurma dindarlık”, “mevzu dindarlık”, “zayıf dindarlık” üretilmektedir.


Gerçekte birer youtuber olan tipolojiler çekirge sürüsü gibi önce dindarlık ekinine daha sonra o obezlikle din ekinine saldırmaktadırlar. Kuşkusuz bu çekirgeler eski çekirgeler gibi bir zıplayıp, iki zıplayıp üçüncü de yakalanmıyorlar! Çünkü her yakalandıklarında yeniden başlayacak şekilde dijital olarak kendilerini üretebilmektedirler. Çünkü dijital dünya aslında bizzat insanın münafığını çoğaltan bir iklim oluşturabilmektedir.


Kuşkusuz artık hayat yüz yüze, diz dize ve göz göze yaşanmaktan uzaklaşınca, herkes kolay olan dijital dünyaya bir telefon tuşu ile girince, doğal olarak din de dinar da artık yüz yüze, diz dize, göz göze yaşanan bir hidayet olmaktan uzaklaşıp dijital dünyada kendini görünür kılan ve topluma da tek taraflı seslenen bir tarza kavuşmuş oldu.


Hayatın içinde asla muhatap alınmayacak ve/ veya hayatın içinde sahiciliği ve sahihliği şüphe götürecek tipler, dijital mecralarda din müçtehidi ve dindarlık koçu olarak kendilerine bir kariyer-star ajandası açmaktadırlar. Tabii toplum da artık dijital mahalleye taşınınca, tabiatı gereği din de dinar da artık “salih amel” yerine “salih abone” ile kendini ifade etmektedir.


Gerçekten de el-insan, cahil, nankör, zalim ve haddini bilmez…


Youtuber müctehidlik mi? Görülen o ki, el-insanın dijital çağı…