Polislerin elini kolunu bağlayan nedir?

İran Dışişleri Bakanı Arakçi, Rusya ve Çin’den yardım gelip gelmediği sorulunca unutulmaz bir karşılık vermişti: “Bu soruyu cevaplamamı bekliyor musunuz gerçekten?” Nedense çok üstünde durulmadı bu cevabın. Bizim Dışişleri Bakanı Fidan’ın kelimesiz cevabı ise Rusya ve İsrail başta olmak üzere, bütün dünyanın ilgisini çekti. Ahmet Hakan’ın sorusu Türkiye ve nükleer hakkında idi.

ARTIK, asayiş haberleri üçüncü sayfalardan taşıyor. İstanbul’da 30 yaşında uyuşturucu müptelası bir kişi, kimlik soran polislere küfrederek saldırdı. Dördü polis, altı kişiyi bıçakla yaraladı.

Bir Amerikan polislerine bakın, bir de bizimkilere. Böyle bir sahne ABD’de yaşansaydı, sonuç ne olurdu? Yahut İngiltere’de, Almanya’da… 

Bizim polislerin elini kolunu bağlayan nedir? Bir serseri ile başa çıkmak polisler için zor olmasa gerek. 

Tamam, batıdakiler ellerindeki yetkiyi çok fazla abartıyor ve aşırıya kaçıyor ama bizdeki yetki ve sorumluluğun çerçevesi de mantığı yere serecek derecede pasifleştiriyor. 

***

Dikkat, kamera 

Uzun zamandır, çocuklar dahi biliyor ki her yerde kameralar var. En ufak hareket bile kayıt altına alınıyor. İşyerleri, binalar, siteler, bankalar, resmî kurumların kameraları, geleni geçeni, duranı durmayanı, kaçanı kovalayanı tek tek kayda alıyor. 

Trafik magandaları için araçlarda da kamera bulunuyor. Hepsinde yoksa da içindeki sürücü ve yolcularda telefon var, her biri kamera demek. 

Tehlikeli sürüş yapan, saldırıda bulunan, küfreden, yanından geçtiği arabaya çarpan, çizen kameralara kaydediliyor. 

Yine de hırsızlık, gasp, soygun, gırla gidiyor. Suça meyilli yahut meylettirilmiş kişiler, gözü dönmüş şekilde, bildikleri ve gördükleri kameraları hiç umursamadan, mesleklerini icra ediyorlar. 

Neden aldırmıyorlar, korkmuyorlar mı, polisler görüntüleri kontrol ettiği zaman hemen yakalanacaklarını bilmiyorlar mı? 

Öyle davranmak için, aklı başında olmamak gerek, değişik bir kafa gerek. Galiba o kafa da birtakım maddelere bağlı. Düşünmeyi iptal eden cinsten. 

***

Savaş gemisinde hela sırası 

Tramp’ın İran halkına gönderdiği mesajı hatırlayalım: “Devlet kurumlarını ele geçirin. Yardım yolda.” 

Yardım dediğinin, ölüm kusan uçak gemileri olduğunu gördük. 

Aylardır denizde olan askerlerin sıkıntısı büyük. Gemilerdeki Amerikan askerleri, yarım saatten fazla hela sırası bekliyorlarmış ve bundan feci şekilde rahatsız imişler. 

Denize çövdürsünler. Yetmiyorsa, lazımlık kullansınlar. 

***

Unutulmaz cevap

İran Dışişleri Bakanı Arakçi, Rusya ve Çin’den yardım gelip gelmediği sorulunca unutulmaz bir karşılık vermişti: “Bu soruyu cevaplamamı bekliyor musunuz gerçekten?” 

Nedense çok üstünde durulmadı bu cevabın. 

Bizim Dışişleri Bakanı Fidan’ın kelimesiz cevabı ise Rusya ve İsrail başta olmak üzere, bütün dünyanın ilgisini çekti. Ahmet Hakan’ın sorusu Türkiye ve nükleer hakkında idi. 

***

Mavi yaka

Bir ilçede belediye başkanı göreve geldiğinde, iş için başvuranların sayısının binlerce kişi olduğunu söylemişti. 

Bin kişi değil, binlerce… Üç mü, beş mi mühim değil. 

Neredeyse hepsi, masa başı bir iş beklentisi içindeymiş. Masa başı olmayan bir iş söz konusu olduğunda çağrılanlardan sadece üç kişi görevi kabul etmiş. İkisi sonradan vazgeçmiş. 

Gençler beyaz yakalı olmak istiyor. Sırtını sağlam yere dayamak istiyor. Sadece sırtını dayamakla yetinmiyor, kollarını dayayacağı bir de masa olacak. 

Mavi yakalı olmak ayıpmış gibi. 

Eski başbakan Bülent Ecevit ömrü boyunca mavi gömlek giydi. Doğal olarak hepsinin yakası maviydi. Ecevit mavisi diye bir renk. 

Şimdi “O mavi başka, statüyle ilgisi yok” diye açıklama yapmaya kalkan olursa iyi; güleriz. Olmazsa daha iyi… 

***

Sivastopal önünde 

“Sivastopol önünde yatan gemiler/ Atar nizam topunu yer gök iniler…”

İlkokul üçüncü sınıfta öğretmenimiz bu marşı öğretti bize. 

Sivas diye bir şehri duymuşluğumuz var, onu biliyoruz da Sivastopol başka bir yer midir, eğer öyleyse nerededir? 

Aklımızdan geçiyor, soramıyoruz. 

Olsun, şarkı sanarak öğrendiğimiz marş güzel. Bütün sınıf, hep bir ağızdan söylüyoruz. Söyledikçe de coşuyoruz. Öğretmenimizin gözleri neden ıslanıyor, anlamıyoruz. 

Çok uzun yıllar sonra farkına varıyoruz ki İstanbul’da Boğaz’dan akan sular Kırım’ın göz yaşı imiş. Ve Sivastopol, Akyar’ın diğer adıymış…