Pas geç

Buraya kadar resmi açıklamalarla belgeli şekilde net. Mısır Devlet Başkanı davet ediyor, İsrail daveti kabul ediyor, Amerika Başkatil’in katılacağını açıklıyor. Siz de eminim benim gibi Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ne dediğini veya ne diyeceğini merak ediyorsunuzdur… Yine sıradışı bir tesadüf oluyor. Başkatil’in gelmeyeceği duyrulduktan sonra ne tesadüftür ki Cumhurbaşkanımızın uçağı Şarm El-Şeyh’e iniyor. Bir başka ifadeyle Ankara’dan kalkıştan önce durum neyse, Şarm El-Şeyh’e inişten sonra da durum o…

HAYAT, duruşlardan ibarettir. Bir başka şekilde “Hayat, niyetlerden ibarettir” de diyebilirsiniz… 

Duruşunuz veya niyetiniz, öncelikle sizin farkında olduğunuz hâllerdir. Diğerleri sizin duruşunuzu veya niyetinizi sözünüzden, davranışınızdan, hâlinizden anlayabilirler. Şunun farkındayım: Sözümün, davranışımın, hâlimin veya vücudumdaki herhangi bir belirtinin duruşumu, niyetimi tam olarak göstermediği zamanlar çok olmuştur. Her ne olursa olsun, kendimin duruşum veya niyetim hakkında bilgisi olması yeterlidir. Duruş yahut niyet mevzuu ikili ilişkilerden tutun, toplumsal hayatınıza, ibadetlerinize, siyâsî çalışmalarınıza ve dünyayla, uluslararası konularla, elbette Gazze ile alakalı her türlü iş ve işleminize dair en önemli belirleyicidir. Gerisi teferruattır. Tabii duruş veya niyetin tam olarak anlaşılmadığı durumları bu yazımızın dışında tutuyoruz. 

Her ne kadar konuya geniş açıdan bakarak giriş yaptıysak da asıl konumuz “Gazze’ye dair duruşumuz ve niyetimiz”… 

Kalbime soruyorum: Hakk’tan, haklıdan, doğrudan yana mısın, değil misin? Cevabım: “Evet”… 

Hemen ikinci sorum geliyor: Peki, bu doğrudan, Hakk’tan, haklıdan yana olan duruşunu, niyetini hayatının her sahasına aksettirebiliyor musun, aksettirmek istiyor musun? 

Burada cevap biraz çetrefilleşiyor. Meselâ, her ne kadar niyetim, duruşum ve isteğim aksettirmek şeklinde olsa da bilgimin, düşünebilmemin, imkânlarımın sınırlı oluşu ve bazen de nefsimin pis arzuları sebebiyle zaman zaman aksettiremediğim oluyor. Eğer tamamıyla aksettirebilseydim, Recep Tayyip Erdoğan’ın duruşu gibi bir duruşum olur ve bu duruşumla da sonuç alırdım.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan yıllar önce “One Minute” demişti. Ondan öncesi de var. İl Başkanlığı döneminde de haklıdan, Hakk’tan, doğrudan, merhametten yana duruşunu ve niyetini ortaya koyardı. Belediye Başkanı seçildi. İlk kurduğu birimlerden biri vatandaşın hakkını, hukukunu arayabilmesi, ihtiyaçlarını, sorunlarını bildirebilmesi için “Beyaz Masa” idi. Diğeri çok uzun süreden beri dışlanmaya, ayrımcılığa maruz kalmış, işsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik batağına adeta saplanmış engellilere hizmet verecek, bu yanlış gidişe “dur” demek üzere kurgulanıp açılmış olan “Engelliler Koordinasyon Merkezi” idi. İstanbulluların en temel yaşama hakkının gereği olan su, temiz hava, temiz çevre ve ulaşım gibi sorunlarının çözülmesi için gece gündüz uğraştı. Normalde bir belediye başkanı bu tür çalışmaları yapmaz, geçiştirir. Çünkü, toprak altına döşenmiş boruların bir oy getirisi olmaz. Tüm bunlara rağmen dişini tırnağına takarak çabaladı. 


Zira bu duruşlar olmamış olsa Türkiye bugünkü durumuna gelemezdi. Eğitimden sağlığa, sosyal imkânlardan deprem sonrası yaraların sarılmasına kadar her şeyi nasıl yapacaksın? Ortalık gül bahçesi değil. Gerek içeride, gerek dışarıda fırsatını bulsalar, Allah korusun, bir kaşık suda boğarlar.


Peki, sonra ne oldu? Suç unsuru bile olmayan okuduğu bir şiir sebebiyle hapse atıldı. 

Tabii bu da kendisinin adalet ve kalkınma yolculuğunu durduramadı. Tekrar kolları sıvadı. Arkadaşlarıyla beraber Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu. Tabii, beklenen oldu ve Recep Tayyip Erdoğan seçimlere alınmadı. Seçimlere onsuz girildi ve buna rağmen halkımız partisini ve kendisini kesintisiz şekilde destekleyecek ve o da gerekli yasal değişiklerin yapılmasından sonra inandığı hizmet, merhamet, adalet, hasılı insanlık yolunda devam edecekti.

Sonrasında da çıkarılan kanunlar, yapılan anayasa değişiklikleri, bu duruşun sonucu veya gereğiydi. Somali’nin, Sudan’ın, Arakan’ın, Libya’nın, Ukrayna’nın, Kırım’ın yanındaki duruşlar da öncekilerin devamı ve gereğiydi. Önceki duruş ve niyetleri bilen biri sonrakileri de kolayca tahmin edebilir elbette. İnsan Tayyip Erdoğan’la ilgili de zaman zaman ikileme düşebiliyor. Onun da sebebi benzer liderlerin yaptığı zikzaklar, antin kuntin işler, onlar için “Bunların böyle olduğuna bakma, yarın bir gün tam tersini yaparlar” gibi ifadelere rastlamak. Ancak bu sözlerin söylenmesinin mümkün olmadığı liderler de olabilir mi? Demek ki olabiliyormuş…

Son Gazze konusunda da akıllar bir gitti, geldi. “Acaba?” sorusunu sordurdu. Niye sordurmasın? Dünyadaki neredeyse tüm devletler İsrail’in yanında, yöresinde yer alıyor, destekliyor, silah veriyor. Silah vermiyorsa bile sesini çıkarmıyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı efsane konuşma, duruşun ve niyetin devamının işaretleriydi. Sonra liderlerle yapılan toplantı… Ardından Türkiye heyetinin ABD Başkanı Trump’la yaptığı toplantı sonrası gelişmeler… Ateşkes aşamasına gelinmesi… Ateşkes için her şey hazır. İmzalar atılacak ve silahlar susacak. Gazze’nin mazlumları bir lokma ekmeğe, suya, ilaca, belki kopmuş kol ve bacaklarının yerine kullanacakları, her ne kadar aslı gibi olmasa da protezlere kavuşacaklar. O pislik kurnazlık, hinlik tekrar devreye girdi ve o pisliğini yapmak üzere girişimini başlattı. Trump güya o katil Başbakana “Şarm El-Şeyh’e sen de gel” diyor. O Başkatil de “Geleyim bari, madem ısrar ettiniz” gibisinden şeyler söylüyor. Sonra Trump, Mısır Devlet Başbakanı’nı arayıp “Başkatil’i de davet et” diyor. O da hemen verilen emir üzerine telefonla arayıp davet ediyor. Tezgâh açık: O kadar devlet başkanı, hükümet başkanı gelmişken Başkatil’i pazarlayacak, yaptıklarını meşrulaştıracak. Onlara göre bu vakitten sonra Başkatil için kimse “gelmesin” diyemez, zaten oyunbozanlık olur. Batılı devletler mi “gelmesin” diyecek, Arap devlet başkanları mı “gelmesin” diyecek? Hepsinin geçmiş duruşları, niyetleri dünya âlemce malum. 

Buraya kadar resmi açıklamalarla belgeli şekilde net. Mısır Devlet Başkanı davet ediyor, İsrail daveti kabul ediyor, Amerika Başkatil’in katılacağını açıklıyor. Siz de eminim benim gibi Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ne dediğini veya ne diyeceğini merak ediyorsunuzdur… 

Bütün bu gelişmeler Cumhurbaşkanımız Ankara’dan Şarm El-Şeyh için uçuşa geçince yaşanmaya başlıyor. Kendisi havalandığında Başkatil’in Şarm El-Şeyh’e gelmesi gibi bir durum söz konusu değildi. Havadayken gelişi tezgâhlanıyor, inince de geleceğini öğrenmesi kalıyor. Ondan sonra gelsin sorular… “Acaba Başkatil’in elini sıkacak mı, sıkmayacak mı? Diğerleri elini sıktıktan sonra kaç yazar…” gibi mülahazalar… Birleşmiş Milletler’de boş salona yaptığı konuşmadan dolayı düştüğü itibarsızlık düzeltilmiş olacak. Tezgâh bu. Bakalım tezgâh işleyecek mi?

Tabii, Türkiye teknolojiyi iyi kullanan bir ülke. Korkunç bir telefon trafiği başlıyor. Cumhurbaşkanımızın uçağı Şarm El-Şeyh Havaalanı’na vardığında hâlâ Başkatil katılacak görünüyor. Tezgâh neredeyse başarıldı, başarılacak. Birden Türk bir gazeteci uçağın havaalanına yaklaşırken alçaldığı esnada videosunu çekiyor. Uçağın altında bayrağımız var. Fakat tam da o esnada sıradışı bir şey oluyor. Uçak iniş pistini pas geçiyor ve tekrar havalanıyor. Havada tur atmaya başlıyor. Cumhurbaşkanımızın uçağı havada tur atmaya başladığında yine sıradışı bir şeyler oluyor. Başkatil’in Şarm El-Şeyh’e katılmayacağı basına duyruluyor. Meğer Yahudiler için kutsal bir gün varmış ve kendilerinin oraya katılması gerekiyormuş. Unutmuşlar, Cumhurbaşkanımızın uçağı havadayken kendilerine ilham gelip hatırlamışlar. Yine sıradışı bir tesadüf oluyor. Başkatil’in gelmeyeceği duyrulduktan sonra ne tesadüftür ki Cumhurbaşkanımızın uçağı Şarm El-Şeyh’e iniyor. Bir başka ifadeyle Ankara’dan kalkıştan önce durum neyse, Şarm El-Şeyh’e inişten sonra da durum o… 

Tartışmalar, mülahazalar şu: “Acaba Tayyip Erdoğan Şarm El-Şeyh Havaalanı’na inecekken, Başkatil’in gelmeyeceği kesinleşmediğinden dolayı pilota ‘Pas geç’ dedi mi demedi mi?” Önceki duruşları ve niyeti göz önüne alındığında bu durumda da ne gerekiyorsa onu yapmıştır diyebiliriz. Zira AB görüşmelerinde, ABD görüşmelerinde bu tür durumlar çok oldu. AB müzakereleri esnasında, 2013’te Obama ile yapılan görüşmelerde bunları çokça yaşadık. Zira bu duruşlar olmamış olsa Türkiye bugünkü durumuna gelemezdi. Eğitimden sağlığa, sosyal imkânlardan deprem sonrası yaraların sarılmasına kadar her şeyi nasıl yapacaksın? Ortalık gül bahçesi değil. Gerek içeride, gerek dışarıda fırsatını bulsalar, Allah korusun, bir kaşık suda boğarlar.

Gelelim bu hadiselerden kendi dünyamıza bir ders çıkarmaya… 

İnancımıza dayalı değerlerimizle dimdik durma pratiğimizi geliştirmeliyiz. “Lokman bunu yapmaz, kardeşim” dedirtmeliyim meselâ. “Lokman ne yapar eder bunu yapar, arkadaş”şeklinde öngörülebilir olmak zorundayım. Bir gün öyle, bir gün böyle olursam insanlar ne desin, nasıl desin? 

Yeri gelmişken bir fıkra arz edelim… Adamın biri arkadaşına sormuş: “Sen bu arabanın her cephesini niye farklı bir renge boyattın?” Arkadaşı cevaplamış: “Bugünlerde çok kaza yapıyorum. Kazadan sonra da oradan hemen sıvışıyorum. Sonra polis beni çağırıyor. Şahitlerin kimi araba siyahtı, kimi beyazdı, kimi yeşildi, kimi sarıydı deyince, polis bunların şahitliğini ciddiye almıyor, beni serbest bırakıyor, ceza yazmıyor.” Evet, bir sürücü böyle yırtar da iyilik meselesinde onun hakkında “Emrolunduğu gibi dosdoğru duruşu vardır” denmezse ne olacak?! Allah hepimizi korusun…