Parmaklıklar arasındaki suskunluk

İlmek ilmek dava, düğüm düğüm isyanım… Kurulacak en büyük mahkemenin zamansız şahidiyim. İpliklerim devâsa bir perde olacak; zulmünüz, iki yüzlülüğünüz, kanınız ve kansızlığınız sergilenecek. Her baba, her ana, her evlat, her çöl ve her gözyaşı hak isteyecek. Ben tekrar susuyorum, “dilce susup, bedence konuşulan bir çağda” bana yer yok. Ama bütün liflerime kadar inanıyorum ki o gün gelecek…

BEN Halilullah’ın hırkasıyım. Atanız İbrahim, “Mekke’ye git” emrini aldığında birlikte ürperdik. İlmeklerimde çölün kumu, zemzemin serinliği, omuzları titreyen bir babanın hıçkırıkları saklı. 

Mekke’ye yürürken, Cibril (as) bile ağladı. Yanında varlığını gölgesine saklamış bir eş, kundağına sessizlik saklamış bir yavru. Baba olmayı çok arzulayan İbrahim (as), gizli bir yüke talip olduğunu nereden bilecekti? Çünkü bu evlat ömrün en olmaz zamanında ve olacağına dair ümidin azaldığı bir zamanda gelmişti. Özel bir nimetti ve şükrü de özel olabilirdi. Bu yolculuk, bir gerilimin nihayeti değil, İlâhî hikmetle kutsal bir inşânın başlangıcıydı. Kul gibi yürüyor, eş olarak korkuyor, baba olarak kuma batıyordu. Her adımında kalbi çölün bağrına biraz daha saplanıyordu. Ayakları toprağa değil, kumun altındaki zamanı eziyordu. Adım attıkça bin parçaya bölünüyor, her bir parça, başka bir baba oluyordu. Çölü aniden babalar kaplamıştı. Bazıları “Sakın yapma!” diye omuzlarından silkeliyor, bazıları da emri yerine getirebilmesi için O’na dua ediyordu. Buz kesmiş ruhunu babalığın soğukluğu yakıyordu. Her nefesi bir dua, her iç çekişi bir ağıttı. Yere bastıkça çoğalan tereddüt, içine baktıkça duaya dönüyordu. Gönlüne her şey uğruyordu fakat bir tek isyan yoktu. Burnundan “emir” alıp, ciğerlerinden babalık veriyordu. Avucunun içinde sıkı sıkı tutuğu bir anahtar vardı. Ama ne ev vardı, ne açılacak bir kapı… Sadece suskunluğu kilitliyordu. Oğuldan ancak mühürlü dudaklarla, dua dolu gözlerle ayrılınırdı. O da öyle yaptı; ciğer parçasını Rabb’ine, hıçkırıklarını da bana emanet etti.  Her yel vuruşunda ağıt kokuşum bundandır. Oğul ve eş, “ben”in sınırlarıydı ve İbrahim’in (as) bunu aşıp bedelini ödemesi gerekiyordu. Yine biliyordu ki kıskançlıklar, zaaflar, çatışmalar İlâhî planın birer parçasıydı. Biliyordu, yavrusunun suyu bitmeden kendisi susayacaktı. O ağlamadan önce kendisi uykusuz kalacaktı. Oğul yere düşmeden babanın dizi parçalanacaktı. O, eşini ve oğlundan bir kez Allah için, bir kez de kendisiyle vedalaşmak için ayrılıyordu. “Burada kalın” dedi. Sesi göğsünden değil, boşluktan geliyordu. Zordu ama Allah’ın evinin komşusu olmak vardı serde. Dönmedi arkaya. Dönerse gidemeyebilirdi. Duasına ses gerekmedi, kendisi yürüyen dua oldu. Kulluğu dua idi, duası da kulluk oldu. Mevlâ’sının katında olana muhtaç olarak, bıraktıklarını kimseye muhtaç ettirmemesini diledi. Her ihtiyacı giderecek olana tevekkülün enginliğiyle… 

Annenin sessiz feryadı uçsuz bucaksız kum yığınlarını havaya kaldırdı, uzaktakiler yakına kondular. “Bizi kime bırakıyorsun?” dedi. Cevap gelmedi. Tekrar tekrar sordu, anlaması gerekti çünkü. Ömrü kadar bir sükûtun yanına “Böyle yapmanı sana Allah mı emretti?”sorusunu usulca koydu. Cevap o an olan her türlü “hâl”den, her türlü “kavl”den daha güzeldi. Omurgasına ağır gelen yükün kırdıklarına ve de kırgınlıklarına bir anda merhem oldu bu cevap. Kum, semaya kadar uzanıyordu. Yer mi göğe kalkıyor, gök mü yere iniyordu, anlayamıyordu… Issız çöl “hiç”likle yüzleşmenin en güzel mekânıdır. Öyle bir zeminde kayıyordu ki tutunacak hiçbir şey yok. Bıraksa ruhu da çölleşecek. Hiçbir gölgeliğin olmadığı yerde, anne yüreği Rabbine tevekkülün gölgesinde mahsundu. Zihninde kesintili hüzünler, ellerinde ise süreklilik vardı. Bu kalış, bu yurtsuzluk, bu kimsesizlik, sabrın, sezginin ve direnişin tohumlarıydı. Konuşmadı, gökyüzüne baktı. Gök seması yüzünü kadının yüzüne çevirdi. Hacer ise, zamanın ve çölün sınırsızlığında kendi sonsuzluğuna bakıyordu. Tam orada kendini kaybeden İbrahim’i (as) gördü. Bir yandan boşlukla mücadele ediyor, diğer yandan boşluğu kucaklıyordu. Azat ediverdi kocasını aidiyet duyduğu ipleri keserek. Kalmak gerekliliğinin büyüttüğü kadın, şimdi başka bir hayata doğru yöneliyordu. Etrafta hiçbir şey yoktu. Ekin, hayvan, yiyecek, içecek… Ama oğluna bir şeyler vermeliydi. Aramazsa bulamazdı. Öyle koştu ki, durursa ezilecekti, korkular ardına, endişe yanına, anneliği de kucağına düştü. Ayrılık acısı kum tanelerinin arasından “oğul oğul “diye buharlaştı, “zemzem” diye indi sonra. Gözlerinden bir damla zemzem düştü. Yavrusuna sarıldı, gözkapaklarından ördüğü çadıra sığındı. “Elhamdülillah” deyip, tüm endişelerini çöle savurdu. Gizli pazarlıkların ve menfaat merkezli hesapların kuru mantığı aktı gitti parmaklarının arasından.

Allah’tan gelen ikram susuzları kandırıp, açlığa da kifayet ediyordu. Ana oğul, susuzluğa ve huzura kanıncaya kadar içtiler. Bir kuyu kazıldı hemen oracığa. Aslında bu bir kuyu da değildi, pek yakında doğacak bir medeniyetin rahmiydi.  

İbrahim (as), ehlini bırakmasaydı, kaybolan kutsallar görünür olamayacaktı. Bu emanet ediş, “Ümmü’l-Kurâ”nın inşâsının başlangıcıydı. Koca bir medeniyetin temeli yokluğun ortasında, vahyin ışığında atıldı. Vazgeçmek değildi, tam aksine sevdiklerini Allah’a yaklaştırmanın ince ayarıydı.  Belki de sevmenin kitabını yeniden yazmaktı.

“Oğulcuğumu Rabbime adadım” demişti. Bu büyük söz ispat isterdi. Tekrar geldi yavrusunun yanına. Bir kurban gerekti. Bıçağın kesemediği can değil, teslimiyetti. Sabır abidesi oğulun boynuna işlemedi. Allah kulunun manevî yarasını katından bir kurbanla sardı. Ağladık… İbrahim (as) iliklerine, ben ilmeklerime kadar… Tatlı tatlı gözlerimizden düşen şükür damlaları çöle hayat verdi. Allah dostunun havada asılı kalan terini kumlar öptü. Merhamet yağdı âleme, şerha şerha açıldı kapılar. Oğul tebrik edildi, baba terfi edildi, anne tebessüm etti ince bir tefekkürle. Derin bir nefes aldı baba, ama hâlâ vermedi. 

Sıra bu insansız, ekinsiz, otsuz yere gelişin asıl nedenine gelmişti. İzi, işareti kaybolmuş Kâbe’nin yeniden inşâsı gerekiyordu.

İsmail (as) ile birlikte mescidi, Allah’ın “evim” dediği beyti inşâ ettiler. Tüm insanlar gelsin, ibadetlerini Allah’ın istediği ve öğrettiği şekilde yapsınlar diye… Duvarlar yükseltildi, dualarla kondu her bir taş. Aslında inşâ ettikleri gelecek nesillerdi.

Beytullah’ın sevinci çok sürmedi. Çünkü ben ve atanız İbrahim, Filistin’de, El-Halil’de demir parmaklıklar arkasında mahpusuz. İnsanlık onuru, adalet ve merhamet mahkûm. Beytü’l-Haram nezle olsa bizim burada burnumuz sızlar. Beytü’l-Makdis özgür olmadan da Beytü’l-Haram huzura eremez.  Dört bir yana dağılmış evlatlar bizi unuttu. Kabil’i aratmayan oğullar ise her gün biraz daha azgınlaşıyor. İbrahim’in inşâ ettiği mescidi her yıl hac edenler, burada bizim esaretimizi umursamıyor. Sesimiz demirin ardına kapatılmış, parmaklıklar ardından uyanışınızı bekliyoruz. Babanızı örten toprak değil, Allah adına uydurduğunuz yalanlar ve koyduğunuz yasaklar. Dünya babalarını sevmeyi unuttu, çünkü ziyaret yasak. “Babalık” zincirlendiği için torunlar birbirlerini boğazlıyor. “Durun! Öldürmeyin!” diyen çağrıyı susturdular. “Vaad bu değil” diye haykırıyoruz ama sesimiz askerlerin postallarına doluyor. Fakat bilin ki babanızın suskunluğu masumların içinde konuşuyor, adımları hâlâ Kudüs’ün taş sokaklarında dolaşıyor. Zeytin dağından Beytü’l-Makdis’i izleyip ümmeti direnişe çağırıyor.

Ben Halilullah’ın hırkasıyım. Size yeniden susmanın isyanını, yeniden güvenmeyi, yeniden emanet etmeyi öğretmeye geldim. Siz babasız değilsiniz. Sadece demir parmaklıkları kırmanız gerek. 

O’nun kurbanından bir inanç doğmuştu, siz ise masumları kurban ediyorsunuz ve zulüm doğuruyorsunuz. Ben şimdi kaybolan evlatlığınıza ağlıyorum.

Artık ben bir ağıtım insanlık için. Kurtuluşa gebedir matemim. Gazze’de, Kudüs’te, Halil’de çocuklar, taşların üzerine yatırılmış. Beytü’l-Makdis semalarında bebeklerin kanı asılı.  Gözlerinde kardeş vefasızlığına sitem, omuzlarında mukaddes yük, ellerinde cennet kokusu. Her nefes bir çığlık, her adım bir zulüm, her gölge bir şehit çocuğun hatırası. Semadaki hıçkırıklara ay bile çaresiz. Ama bıçaklar keskin artık. Bombalar, parçalar düşüyor yağmur gibi. Püsküllerimden gözyaşı damlıyor. Kum taneleri, feryat ve kan taşımaktan yorgun. Ve ben her nefeste bu zulmü hissediyorum.

Ey çağın Firavunları! Ey modern Nemrutlar!

Babalar evlatlarına ruhundan parçalar verir. Ama siz babalığı öldürdünüz. Hem babaları, hem anaları, hem evlatları kurban ettiniz.

Siz; kanın, katliamın, soykırımın, korkunun ve sessizliğin efendisi oldunuz.

Ey Nemrut torunları! Ey Firavundan daha zalim Katiller!

Kalbini, ömrünü, ehlini nesline adamış bir babanın evlatlarını, torunlarını öldürüyorsunuz. Zamanı eğemez, şahitleri susturamazsınız.

Yastayım insanlık için. Öfkem, zamanın göğünü delecek kadar. Sıksalar bütün zamanların ağıtı akar kenarlarımdan.

İlmek ilmek dava, düğüm düğüm isyanım… Kurulacak en büyük mahkemenin zamansız şahidiyim. İpliklerim devâsa bir perde olacak; zulmünüz, iki yüzlülüğünüz, kanınız ve kansızlığınız sergilenecek. Her baba, her ana, her evlat, her çöl ve her gözyaşı hak isteyecek. Ben tekrar susuyorum, “dilce susup, bedence konuşulan bir çağda” bana yer yok. Ama bütün liflerime kadar inanıyorum ki o gün gelecek…

Çöl bir deniz olacak, kan ve gözyaşı babaların duasıyla birleşip hepinizi boğacak. Zaman, Asâ’yı Musa (as) gibi sizi de zulmünüzü de yutacak. Adaletin ve merhametin Rabbi’nin emriyle, güneş zalimlerin olmadığı bir sabaha doğacak.