TBMM Millî Birlik Kardeşlik Dayanışma ve Demokrasi Komisyonu’na DEM Parti’nin sunduğu rapor, tarihin doğrudan kurgulanması çabasının bir sonucudur.
Malazgirt Savaşı, Çaldıran Savaşı ve Millî Mücadele Dönemi olaylarının anakronik olarak nasıl kurgulandığı örneklerine değinilmiştir. Aynı raporda 10 Şubat 1922’de TBMM’de, “Kürt Reform Tasarısı”nın 64 redde karşılık 373 oy ile kabul edildiği iddia edilmiştir.
Her ne kadar bu iddianın kaynağı olarak dönemin İngiltere İstanbul Büyükelçisi Hurace Rumbold’un İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği rapor gösterilmiş ise de aslında böyle bir rapor yoktur. Bu iddianın kaynağı da İngiliz elçilik yazışması değil, Robert Olsun tarafından yazılan “Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said İsyanı” adıyla Türkçeye çevrilen kitaptır. Ancak TBMM’nin 10 Şubat 1922’de toplantısı olmadığı gibi, başka tarihlerdeki toplantılarında da “Kürt Reform Tasarısı” diye bir teklif müzakere edilip karara bağlanmış değildir. DEM Parti kendi siyâsî görüşlerine göre tarihî kurguladığı gibi yine kendi siyâsî görüşlerine destek olacağını kabul ettiği hayali toplantılar bile icat etmektedir. Bu icatla tarih tarif edilmeye çalışılmaktadır.
Lozan önce Kürtlük adına sahip olunan ama Lozan ile birlikte kaybedilen herhangi bir hak, hukuk yoktur
DEM Parti raporunda Lozan Anlaşması için yazılanları da “tarihin kurgusu”ndan başka bir kalıpla açıklamak mümkün değildir. Çünkü Lozan önce Kürtlük adına sahip olunan ama Lozan ile birlikte kaybedilen herhangi bir hak, hukuk yoktur. Lozan Anlaşması’na toplumun her kesiminden değişik eleştiriler, tepkiler vardır. Ancak görüldüğü gibi DEM Parti heyetinin Lozan eleştirisi kendine göredir ve tarihî bir karşılığı yoktur. İtilaf Devletleri’nin mutlak şekilde Kürtler için bir muhtariyet, bir özerklik ya da federasyon bölgesi ihdas edecekleri hakkındaki beklenti Lozan Anlaşması ile bitmiştir. Aslında dönemin şartları içinde Kürtlerin arasında gerçekten böyle bir beklentinin varlığı hakkında bilgiye sahip değiliz. Her toplum gibi Kürtlerin arasında da farklı görüşlerin, beklentilerin olması kuvvetle muhtemeldir. Ancak dönemin gazete haberlerine ya da ünlülerin anılarına bakılırsa Kürtlerin çoğunluğunun böyle bir beklentisi yoktur.
1924 Anayasası’na yapılan eleştirileri de başka şekilde görmek mümkün değildir. 1924 Anayasası, Kürt milliyetçilerinin beklentisini karşılamamıştır. Çünkü anayasada Kürt adından ve Kürtlere mahsus haklardan ya da ayrı bir Kürt bölgesinden söz edilmemiştir. Buna karşılık, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk milleti denir” gibi etnisiteye dayanmayan bir halk, millet tanımı yapılmıştır. Buna karşılık 1876 Kanun-u Esasisi’nden beri resmî dilin Türkçe olduğu ve devlet memuru olmak için Türkçe bilmenin şart olduğu, meclis müzakerelerinin Türkçe yapılacağı bu yüzden milletvekillerinin de Türkçe bilmesi şartının 1924 Anayasası’nda aranması aslında Kanun-u Esasi’nin ilgili maddelerinden başka bir şey değildir. Üstelik TBMM’nin ahkamı şeriyyeyi uygulamakla görevli, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dininin İslâm dini olduğu gibi hükümlerin anayasa maddesi olması 1924 anayasasının üstün tarafları arasında sayılabilir.

Bu raporu okuyanlar ister istemez PKK tarafının büyük bir askerî başarı elde ettiği sonucuna bağlı olarak bu isteklerin sıralandığını zannedecektir. DEM Raporu ile Türk Devleti’ne paralel bir Kürdistan kurulup teslim edilmesi bir ödev havası içinde verilmiştir. Oysa PKK, Türkiye’de ve Irak’ta ezilmiştir. Hayatta kalan PKK’lılar mağaralardan dışarı çıkamamaktadır.
Kurulu düzene, devlete karşı isyanın bir hak olarak görülmesi, isyanın bastırılması hakkını da kaçınılmaz kılar
1925’te Takriri Sükûn kanunu ile birlikte, Türkiye’nin yönetim şekli giderek baskıcı (otoriter) bir hâl almıştır. Bu otoriter idareye toplumun her kesimi gibi Kürtler de maruz kalmıştır. Maalesef Takriri Sükûn uygulamaları bir neden değil bir sonuçtur. Şeyh Said isyanı bahane edilerek bu Takriri Sükûn düzeni kurulmuştur. Bu dönemde “Sünni-Hanefi yoruma dayalı bir yurttaşlık tarifinin esas alındığı” iddiası cehaletin sonucu değilse ancak kötü niyetle açıklanabilir. Çünkü Halifeliğin kaldırılması, şeri mahkemelerin ve şeri hukukun kaldırılması gibi uygulamalar doğrudan İslâm’ın Sünni/ Hanefi yorumuna karşı yapılan işlerdir. Bu işler Müslüman olmaları sebebiyle Kürtleri de ilgilendirmiştir. Ancak bu işlerin doğrudan Kürtlere karşı yapıldığı iddiası doğrudan tarihin tahrifidir.
Şeri hukukun geçersiz ilan edilmesinin, şeri mahkemelerin ve halifeliğin kaldırılmasının yanında medreselerin kapatılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, şapka giyme zorunluluğunun getirilmesi ve nihayet alfabe değişikliği gibi işler ise bütün Müslümanlar kadar Kürtlerin de zararına olduğu gibi bu kesimde derin bir hayal kırıklığı da yaşanmıştır.
Kürtler adına yazma ve konuşma hakkını kendinde bulan DEM Parti heyetine ve onların hazırladığı rapora dikkat edilirse bu konuların eleştirisi ya da bu konular sebebiyle Kürtlerin de yaşadığı mağduriyetlere, mazlumiyetlere hiç yer verilmemiştir. Belli ki Kemalizm adına halka yapılan bu baskıları, zulümleri Dem Parti bir çeşit kazanç saymıştır. Bu DEM Parti’nin çelişkisi kadar Kürt halkına karşı işlediği bir suç olarak görülebilir.
Kurulu düzene, devlete karşı isyanın bir hak olarak görülmesi, isyanın bastırılması hakkını da kaçınılmaz kılar. İsyan haktır ancak isyanı bastırmak hak değil zulümdür anlayışı, tutarsız ve insan tabiatıyla uyumsuz bir iddiadır. Zazaların (Koçgiri, Şeyh Said, Dersim), Kürtlerin (Ağrı, Zilan) isyanlarını onların bir hakkı hatta kendi kaderlerini tayin etme iddiasına karşılık o isyanların bastırılmasına itiraz etmek mantık tutarlılığından yoksundur.
Takriri Sükûn, Şark Islahat Planı, Tunceli İskân Kanunu gibi düzenlemeler, isyanların sebebi değil sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Ancak dönemin tek parti/ tek adam idaresi isyanları bastırırken her türlü adalet ve merhamet ölçülerinden uzak davranmıştır. Bir öç alma, yok etme mantığı ile hareket etmiştir. Böylece büyük insanî dramlar, felaketler yaşanmıştır. Bu felaketler, “isyan ve bastırma” tekrarı ile sürüp gitmiştir. Kemalist idare, isyanları bastırırken etnik köken, mezhebî farklılığa göre davranmamıştır. Bunun için Yozgat-Koçgiri isyanları, Konya/ Düzce-Şeyh Said/ Dersim isyanları kıyas edilebilir.
Devlet yanlısı diye bilinen köyleri PKK zorla boşaltmış, korucu olan ya da olmak isteyen köylüleri acımasızca katletmiştir
DEM Parti raporunda, PKK terörü “devrimci şiddet ile yeni bir dünyaya ulaşma”, “ezilenin cesaret kazanması” ve “dost düşmanın belirlenmesi” gibi sınıflandırmalarla övülerek kutsal bir iş yapılmış gibi takdim edilmiştir. Raporun hemen her sayfasında devletin yaptıkları ile yüzleşmesi istenmiş hatta bunun için komisyon kurulması teklif edilmişken PKK’nın yaptıkları ile yüzleşmesi, PKK’nın kendi yaptıkları için dışardan gözlemcilerin de olacağı bir komisyonu kurması istenilmemiştir. Hukuk bakımından devlet ile bir terör örgütün eşit görülemeyeceği gereceğinin yanında, devlet adına işlenen suçlar için komisyon kurulmasını isteyenlerin, PKK adına işlenmiş suçlar için benzeri bir istekte bulunmayışları, terörü meşru görmeleri ile kendilerini terör safında görmeleri şeklinde mümkün olabilir. Mesela köy boşaltmaları ve faili meçhul denilen olaylar karşılıklı işlenmiştir. Devlet yanlısı diye bilinen köyleri PKK zorla boşaltmış, korucu olan ya da olmak isteyen köylüleri acımasızca katletmiştir. Şehirlerde, alışveriş merkezlerinde, dershane önlerinde, otobüs duraklarında, stad giriş çıkışlarında PKK tarafından sivillerin tek tek ya da topluca katledilmeleri hakkında DEM raporunda kınayan, reddeden tek bir cümle yoktur.
1993-2024 döneminin ateşkes ve barış girişimleri sonucunda “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” diye nitelendirilmesi, bu zaman aralığında PKK adına yapılan terör eylemlerini meşru görmenin yanında, demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilme çabasının da o terör eylemlerinin bir sonucu saymaktan başka bir şey değildir. DEM Parti, devletten istediği “özeleştiriyi” kendisi yapmamaktadır. PKK ve türevleri adeta her türlü yanlıştan uzak bir hareket gibi takdim edilmektedir.
Raporda, Meclis’in yasal ve idarî düzenlemeler yapması, barış yasası, terörle mücadele yasası gibi pek çok yasal değişiklik hükûmete, Meclis’e adeta bir ödev verme havası içinde tekrarlanmıştır. Demokratik entegrasyon adıyla Türk-Kürt eşitliği, asimilasyonu önleyecek, farklılıkların örgütlenmesini temin edecek, Kürtlerin Cumhuriyet’e eşit özne olması gibi ne anlama geldiği bilinmeyen ya da kolayca her anlama çekilecek iddialar sıralanmıştır.
YPG’liler göz yaşları içinde ABD’nin yardımını beklemişlerdir; ancak o yardım gelmemiştir
Sultan Sencer’in kurduğu Kürdistan’ın Kürtlerin kimliği ile yapıcı bir ilişki, Eyyubi krallığı döneminde halkların bir arada demokratik yaşamlarının sağlanması gibi akla ziyan iddiaların “Hukukî Tanınma” başlığı altında sıralanması, PKK adına vazgeçilen iddiaların DEM Parti adına tekrarlanmasından başka bir şey değildir. Kürtlerin adı ile yer aldıkları kanuni düzenlemeler, Kürtlerin adıyla bilinen bölge (Kürdistan gibi), istenilmesi eğlenceli olmakla birlikte PKK isteklerinin tekrarıdır. Hatırlanmalıdır ki Selçuklu Sultanı Sencer’in (D. 1086 - Ö. 1157) kurduğu Kürdistan eyaleti günümüzdeki İran’ın güney batı bölgesindedir. Doğrusu bin yıl kadar önce İran’da kurulan Kürdistan eyaletinin 2026 Türkiye’sine örnek olarak hatırlatılması ciddiyetten uzaktır. Eyyubi padişahlığındaki düzenin, diğer padişahlıklardan farklı olarak “demokratik yaşamı” nasıl temin etmiş olduğu sorusu bile anlamsızdır. Tabiatı itibarı ile zorbalığı esas alan padişahlık Kürtlerden birisi tarafından yapılırsa demokratik yaşam olarak görülmesi, bir ırkçılığın demokrasi adıyla örtülmesinden başka bir anlam çıkarmak zordur.
DEM Parti raporunda çözüm olarak barış yasası ya da demokratik entegrasyon adıyla PKK’lıların salıverilmesi, her türlü siyâsî faaliyetleri yapabilmelerinin temin edilmeleri, umut hakkı ilkesi ya da yasası ile Öcalan gibi kimselerin salıverilmeleri, güvenlikçi politikaların terk edilmesi, kayyım rejimine son verilmesi, AİHM ve AYM kararlarının uygulanması, infaz kanununun değiştirilmesi, terörle mücadele kanununun iptali ya da PKK’lıları kapsamayacak şekilde düzenlenmesi, terörün finansmanı kanununun iptali, Türk Ceza Kanunu’nun terörle ilgili maddelerinin iptal ya da değiştirilmesi, barış bildirisi imzacısı olan akademisyenlere verilen cezaların kaldırılması gibi daha bir sürü istekleri sıralamıştır.
Bu raporu okuyanlar ister istemez PKK tarafının büyük bir askerî başarı elde ettiği sonucuna bağlı olarak bu isteklerin sıralandığını zannedecektir. DEM Raporu ile Türk Devleti’ne paralel bir Kürdistan kurulup teslim edilmesi bir ödev havası içinde verilmiştir. Oysa PKK, Türkiye’de ve Irak’ta ezilmiştir. Hayatta kalan PKK’lılar mağaralardan dışarı çıkamamaktadır.
Ancak raporun yazıldığı hengamede PKK’nın Suriye kanadı YPG’nin yüz bin kişilik ordusu olduğu, Salih Müslim gibi kimseler tarafından sıkça tekrarlanmıştır. Raporu yazanlar muhtemelen YPG’nin o yüz binlik hayali ordusuna güvenerek taleplerini fena halde yükseltmişlerdir. 8 Ocak 2026’da Suriye ordusu ile YPG arasında başlayan çatışmalarda birkaç gün içinde YPG ordusu yerle yeksan olmuştur. YPG’liler göz yaşları içinde ABD’nin yardımını beklemişlerdir. Ancak o yardım gelmemiştir.
Bu raporun yazıldığı hava, yüksekten atıp tutmanın şartları değişmiştir. Raporu iade etmek belki gerekmez ancak Meclis ve Hükûmet katında ciddiye alınması için hiçbir sebep yoktur.



