DEM Parti, 10 Aralık 2025’te 100 sayfalık ve 6 bölümden oluşan “Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Raporu” yayınladı. Her siyâsî parti gibi DEM Parti de Kürt Meselesi ve bu meselenin nasıl çözülebileceği hakkında görüşünü açıklamış oldu. Ancak bu görüşlerin gerçeğe yakınlığı, uzaklığı, ciddiyetini ve değerini de tayin edicidir.
DEM Parti çevresi -ya da PKK çevresi- siyâsî ve toplumsal görüşlerini tarih ve dil meselesi üzerine tesis etmektedir. Bu çevrenin tarih görüşü bilimsel bir temele dayanmamaktadır. Daha çok tarihin bugünkü siyâsî tercihlerine göre yeniden kurgulanması gibi bir fanteziye dayanmaktadır:
“Kürtler, imparatorluktan ulus devlete geçişte hukuk dışına itilmişlerdir. Oysa Bizans’a karşı Türk-Kürt ittifakı 11. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmıştır. Buna karşılık 20. yüzyılda Kürt kimliği, hukuku tanınmamış kimliğin yeniden üretilme olanaklarının zemini yok edilerek, Kürtler yok sayılıp inkâr edilmişlerdir. Geçmiş yüzyıl kaybedilmiş, halklar düşmanlaştırılmıştır. Kürt halkının elinden alınan, yok sayılan haklarının tanınması bu tarihî yanlıştan dönmenin ilk adımıdır.
23 Nisan 1920’de Birinci Meclis’te farklı çizgilerde Kürt mebuslar bulunmuş, Koçgiri ve dönemin Kürt örgütlenmelerinin tesiriyle 1921 Anayasası’na güçlü bir muhtariyet perspektifinin girmesiyle erken dönemde Kürt meselesinin başka bir hat üzerinde çözülmesinin tarihsel imkânına işaret edilmiştir.
Bugünkü Kürt coğrafyasında Safavi, Osmanlı ve Memlüklüler arasındaki hakimiyet mücadelesi stratejik iş birliğine taşınmış Kürtlerin siyâsî, toplumsal ve kültürel kurumlarının özerklikleri tanınmış Kasr-ı Şirin Anlaşması’yla Kürdistan ikiye bölünmüştür.
Osmanlı Devleti, modernleşme kapsamında idarî, siyâsî ve malî merkeziyetçi politikaları esas alınca yerellerle gerilimi artmış, ademi merkeziyetçi bir yapıda varlığını sürdüren yerel toplulukların merkeziyetçilik ekseninde baskı ve kontrol altına alma çabalarının sonunda Kürt meselesi ortaya çıkmıştır.
Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine geçişte merkezileşmeye dayalı modernleşme devam etmiştir. Ademi merkeziyetçilik yerine merkeziyetçilik esas alınmıştır. Tüm kültürel farklılıklar, merkezileşme, ulus devlet inşâ politikaları ile aynileştirilmeye çalışılmıştır. Cumhuriyetin kuruluşu demokratik normlar, özgürlükler, hukuk ve adalet ilkeleri etrafında tamamlanamayışı Türk-Kürt ilişkilerinin de farklılaşmasına yol açmıştır.”
Selçuklular Anadolu’ya geldiklerinde, Anadolu’nun tamamında Bizans egemenliği vardı
Görüldüğü gibi tarih, bu rapor ile yeniden kurgulanmaktadır. Genel olarak “Kürt Ulusalcılığı”nı benimseyen yayınlarda sıkça rastlandığı gibi Malazgirt Savaşı, Çaldıran Savaşı ve nihayet Millî Mücadele dönemi (1919-1922) Türk-Kürt ilişkileri bakımından dönüm safhaları sayılmaktadır. DEM Parti gibi bu işin siyasetini yapan çevreler tarafından da bir nakarat gibi tekrarlanmaktadır. DEM Parti’nin raporundaki tarih tezinin hatırlattıklarını ele alalım…
1-Malazgirt Savaşı (1071) esnasında, Bizans’a karşı Selçuklu Türklerinin yanında olan sadece Kürtler değil, mezhep farkından dolayı Ortodoks Bizanslılardan gördükleri zulümlerin sonunda Ermenilerin bir kısmı da, doğu bölgesinde bulunan Araplar da yer almıştır. Selçuklular Anadolu’ya geldiklerinde, Anadolu’nun tamamında Bizans egemenliği vardı. Zaten bu yüzden Selçuklular Anadolu’ya “Rumeli” demişlerdi.
Selçuklular doğrudan Bizans ordusu ile 1048 Pasin ve 1071 Malazgirt Savaşı’nı yaptıkları, Bizans direnişini yok ettikleri için 6-7 yıllık bir sürenin sonunda (Bursa) İznik’e kadar ilerlemişlerdir. Pasin Savaşı’nda Kürt adı hiç olmadığı gibi Malazgirt Savaşı’nda da Kürtlerin, sonucu tayin eden bir etkiye sahip oldukları görüşü bir tespit değil tarihin kurgulanması isteğinden başka bir şey değildir. Bunun için Faruk Sümer’in “İslâm Kaynaklarında Malazgirt Savaşı” adlı kitabı son derece öğreticidir.
Sümer, 12. ve 13. yüzyıllarda yazılmış 13 kitabın Malazgirt Savaşı hakkındaki bölümlerini Türkçeye çevirip yayınlamıştır. Bu 13 kitabın 11’inde Kürt adı hiç yoktur. Sadece 2’sinde Kürtlerin adından ve Selçuklulara yardımlarından söz edilmiştir. Tarihin kurgulanması için konu hakkında yapılan yayınlarda, söylemlerde 11 kitabın yok sayılarak, yalnızca 2 tanesinin esas alınması, bilimsel yöntem yerine siyâsî tercihin olduğunu göstermektedir.
Malazgirt Savaşında, Selçukluların yanında yer aldıkları için Kürtlerin zaferde pay sahibi oldukları tezine karşılık, Malazgirt’ten sonra Anadolu’da İznik’e kadar yapılan fetihlerde Kürtlerin adının olmayışı öğreticidir. Anadolu’daki şehirlerin fethinde Kürtler olmadığı gibi, fethedilen şehirlerin Ermenilerden, Rumlardan, Süryanilerden alınmasına karşılık, Anadolu’da Selçukluların Kürtlerden aldığı hiçbir şehir hatta hiçbir ilçe dahi yoktur.
Doğu bölgesinde eski yer adlarının Arapça, Ermenice, Süryanice olmasına karşılık Kürtçe adı olan yerleşim birimlerinin olmayışı, Kürtlerin binlerce yıldan beri Anadolu’nun doğu kısmında yerleşik olduğu görüşlerinin siyâsî bir fantezi olduğunu göstermektedir. Malazgirt Savaşı’nın sonucunu tayin edecek kadar etkili oldukları ve binlerce yıldan beri Kürtlerin doğu bölgesinde meskûn oldukları tezlerine karşılık, II. yüzyılda Malazgirt Savaşı döneminde Selçukluların Kürtlerden aldıkları bir şehir olmadığı gibi Kürtlerle birlikte Van, Mardin, Urfa, Malatya, Diyarbakır, Elazığ ve Erzurum gibi şehirlerin fethine de katılmış değillerdir. Bu yüzden “Malazgirt ile başlayan Türk-Kürt İttifakı” vurgusu tümüyle tarihin yeniden kurgulanmasıdır.
Hatırlanmalıdır ki Hz. Ömer ve Hz. Osman zamanında Müslüman Araplar, doğu bölgesinde fetihler yaparken bu bölgede Kürt nüfusu ile karşılaşmamışlardır. Belazuri ve Taberi gibi ilk dönem İslâm tarihi kaynak kitabı sayılan eserlerde, doğu bölgesindeki fetihlerde ne Müslüman Arapların ne de Ermeni ve Rumların yanında Kürtlerden söz etmemişlerdir. Üstelik bölgeyi fetheden Araplar, burada “Ermeni Amilliği” diye bir idarî bölge tesis etmişlerdir. Bugün bazılarının “Kürdistan” dediği yerde Arplar neden bir “Kürt Amilliği” değil de “Ermeni Amilliği” kurmuşlardır? Bu sorunun tek bir cevabı olabilir: O sırada (M.S. 640’larda) doğu bölgesinde Kürt nüfusunun olmayışıdır.
Türkler ve Kürtler, Çaldıran’da bir çeşit iç savaş yaşamıştır
2-Çaldıran Savaşı’nda (1514) Kürtlerin Osmanlı Türkleri ile ittifak ettikleri, bu yüzden savaşı Osmanlıların kazandığı tezi de sıkça tekrarlanmaktadır. Oysa Çaldıran Savaşı hem Türler hem de Kürtler bakımından bir iç savaş sayılır. Çünkü Osmanlı tarafında Kürtler olduğu gibi, Safavi tarafında da Kürtler vardır. Bu yüzden Çaldıran Savaşı, Kürtler için iç savaş sayılır. Aynı durum Türkler için de geçerlidir. Yani Safaviler Türk olduğu gibi Osmanlılar da Türk’tür. Türkler Çaldıran’da bu yüzden bir çeşit iç savaş yaşamıştır.
Çaldıran Savaşı’ndan sonra da bazı Kürt ileri gelenleri, Safaviler ve Osmanlılar arasında gidip gelmişlerdir. Bunların içinden Bitlisli Şerafettin Bey hatırlanmalıdır. Osmanlılardan istediğini alamayınca Safavilerin tarafına, Safavilerden istediğini alamayınca da onlara küsüp Osmanlı tarafına geçmiştir.
Kürdistan’ın dörde bölündüğü tezi DEM Parti raporunda da yer almış, bunun için 1639 Kasrı Şirin Anlaşması başlangıç sayılmıştır. Bu anlaşma ile Kürtlerin idarî olarak (Osmanlı-Safavi) diye iki ayrı idarî bölgeyle bölündükleri doğrudur. Aynı durum Türkler de için geçerli değil midir? Türkler de Kasrı Şirin Anlaşması ile ikiye bölünmüşlerdir. O tarihte mutlak bir şekilde Kürt-Türk-Fars ve Arap nüfusun meskûn olduğu bölgelerde ayrı değil, çoğu yerde iç içe yerleşik vaziyettedirler. Kasrı Şirin Anlaşması’nı, Kürtlerin bölünmesinin başlangıcı sayarken, Türklerin ve diğer toplulukların bölünmelerini görmemek tarihin kurgulanmasıdır belki tahrifi (falsifikasyonudur). Türkler ile Kürtleri o dönemde müttefik sayanların, ittifakın bir kanadı olan Türklerin bölünmesini görmemelerini iyi niyetle açıklamak zordur.
Çaldıran Savaşı döneminde doğu bölgesinin nüfus yapısında önemli bir değişim yaşanmıştır. Çünkü doğu bölgesinde meskûn olan ve Şah İsmail bağlısı olan Türkmenler, Osmanlı idaresi tarafından tehcir edilmişler, yerlerine Sünni Kürtler iskân edilmişlerdir. Böylece doğu bölgesindeki nüfus yapısı, Kürtlerin lehine kalıcı olarak değişmiştir.
Ezilerek yenilen silahlı bir isyan hareketinin Meclis’teki Anayasa çalışmalarını etkilediklerini gösterecek hiçbir somut bilgi yoktur
3-Çaldıran Savaşı’ndan sonra doğu bölgesindeki nüfus yapısının değişmesinde en önemli kırılma olayı Ermeni tehciridir. Tehcir edilen Ermenilerin arazisine, savaş şartlarının bir sonucu olarak büyük ölçüde Kürtler yerleşmiştir. Ermenilerin tehcirine karşılık Azerbaycan ve Ermenistan’dan önemli sayıda Kürt nüfusu göç ederek, Ağrı, Van, Muş ve Erzurum’a yerleşmiştir. Ünlü Kinyas Kartal’ın başkanı olduğu Bruki Aşireti, Ermenistan’dan göç ederek Van’a yerleşen Kürt nüfusunun bir örneğidir.
Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı Devleti’nin yenilmesi, Türler kadar Kürtler için de endişe kaynağı olmuştur. Çünkü doğu bölgesindeki altı ilin (Vilayeti Sitte) İtilaf Devletleri tarafından işgal edileceği, Ermenilerin buralara dönerek bir Ermenistan kuracakları söylentileri Kürtleri tedirgin etmiştir. Ermenilerden arta kalan araziyi kaybetmek kadar, İtilaf Devletleri’nin desteği ile dönecek Ermenilerin intikamına maruz kalmak Kürtler için önemli bir tehdit kaynağı olmuştur. İşte bu hengamede Kürtlerin çoğunluğu, kendi adlarına bağımsızlık istemek gibi hareketlerin içinde olmamışlardır. Doğu bölgesinde kurulacak muhayyel Ermenistan tehdidine karşı Türklerle Kürtlerin yakınlığı artmıştır.
Hatırlanmalıdır ki Millî Mücadele, Doğu Cephesi’nde Ermenistan’a, Batı Cephesi’nde ise Yunanistan’a karşı yapılmıştır. Doğuda Erzurum merkezli düzenli bir ordu bu savaşı yürütmüş, batıda ise düzenli orduya katılan kuvay-ı milliye birlikleri ile birlikte yine düzenli ordu tarafından yürütülmüştür. Batı Cephesi’ndeki savaşlar, büyük ölçüde Kürt nüfusun meskûn olmadığı alanlarda yapılmıştır. Elbette doğu ve batı cephelerindeki savaşlara katılan Kürt askerleri de vardır. Ancak dönemin şartları içine bu askerlerin sayısını tespit ederek bir genelleme yapacak bilgiye sahip değiliz.
Millî Mücadele esnasında Kürt nüfusu içinde genel olarak ayrılıkçı hareketler destek görmemiştir. Buna karşılık Sivas-Erzincan-Tunceli üçgeninde ortaya çıkan Koçgiri isyanı, bir “Zaza” hareketidir. Yunan işgalinin Batı Anadolu’da yayıldığı bir sırada bu isyanın çıkması Ankara’daki Meclis ve hükûmet için oldukça ciddi bir sorun olmuştur.
Zazaların varlığını inkâr eden DEM Parti raporu, Koçgiri isyanını doğal ve meşru bir hareket sayarken, 1921 Anayasası’na da olumlu katkısı olduğu gibi akla ziyan iddialarda bulunmuştur. Silahlı bir isyan hareketinin üstelik ezilerek yenilen bir isyan hareketinin nasıl olup da Meclis’teki Anayasa çalışmalarını etkilediklerini gösterecek hiçbir somut bilgi yoktur. (Devam edecek…)



