Özlemin ateşten yolu

Belli ki Cemil’in tutuşturduğu ateş henüz küllenmemişti. Nusret Usta’nın dediği gibi, “kora üflememek lâzımdı”. Keşke Cemil’in de yıllardır üflememek için soluğunu tuttuğunu birileri anlayabilseydi. Demek ki bu yol, belli olmayan bir zamanda bir daha yürünecekti.

YOL büküle büküle ilerlerken heyecan, korku ve tereddütler, temizlediği zihnine sırayla ve ufak ufak ihtimâl kırıntıları atarak saklanıyorlardı. En sevdiği mevsime denk gelmişti yıllar sonra yaptığı ziyaret. Sonbaharda böyle olurdu bu şirin kasaba.

Balkonlarda dizili biber ve patlıcan kuruları, ufak korunun içinden geçerken çam ağaçlarının altını kaplayan kozalaklar, azalan kuş seslerinin yerini alan rüzgârın insanı yoklayan esintisi...

Değişiklikler elbette vardı fakat hatıralarında sağlam yer tutan detaylar bıraktığı günkü gibi geldi ona. Meselâ küçük PTT binası ve bitişiğindeki kütüphane... Zamanın en karanlık, en aydınlık, en mutlu, en hazin, en masum, en suçlu, en umursamaz, en tasarlanmış günlerinin sahibi olan bu ufak kasabada değişmesini hiç istemediği mekân, saman kâğıdı kokulu kütüphaneydi. Ona göre zaman ve insan ancak bu mekânda yarışmadan, koşulsuz ve önyargısız birbirini seyredebiliyordu.

“Çağlar, dönemler istiflenmiş, insan durağan ve müdahalesiz... Raflar dolusu olay, raflar dolusu düşünce ve bunları kontrol eden ise derin bir sessizlik” diye düşündü kütüphaneye bakınca. Oysa şu ana kadar sadece masallarını emanet ettiği çocukluk mahzeniydi orası.

PTT binasının karşısında, suyu hiç kesilmeyen sokak çeşmesi de bıraktığı günün tarihini atmış gibiydi üzerine. Tamir dahi edilmemişti. Akan suyun dolduğu yatağı, uzun zincire takılmış alüminyum su bardağı, kenarlarından dökülmüş beton parçaları ve etrafına toplanan çocuklarla hâlâ şarıl şarıl akıyordu. Avuçlarını suyun önüne tutarak çocukluğunda olduğu gibi yudumladı kana kana. Çenesinden süzülen suyu elinin üstüyle kuruladıktan sonra uzun bakışlarını gezdirdi etrafta. Gözlerini oturtamıyordu hiçbir yere. Hızlıca çevreyi dolaşıp hatıralarını ziyaret ederek, sonrasında detaylara inmek istediğini hissetti o an.

Su içtiği çeşmenin sağ tarafında, kasabanın işlek kahvehanesi ve yanındaki bakkal dükkânının sûreti hayli değişmişti. Özellikle bakkal dükkânında eski cam şişelerde limon ve tütün kolonyalarının olduğu ve tam ortasında iki kefeli terazi, yanında ağırlık birimleri, üzeri muşamba kaplı ahşap tezgâh, yerini daha modern bir tasarıma bırakmıştı.

Çeşmenin sol tarafında kalan Jandarma karakolunun önünden yukarı çıkan yola doğru yürüdü. Uzayan yolun sonu ufuk çizgisiyle bitişecek kadar düz ve kesintisizdi. Yolun kenarlarında ara ara olan iğde ağaçlarının kokusu, en sevdiği kokuydu. Biraz ileride ilk, onun çok az yukarısında ise ortaokulu vardı. Önlerinden geçerken dersliklerin pencereleri, duvarları, bahçedeki bayrak direği sanki şaşkın gözlerle onu izliyordu. Birden “Numara 36! Yine mi geç kaldın derse?” kükremesiyle matematik öğretmeni “Sayın Kosünüs” kendisini yakalayarak kulağını çekecekmiş gibi hissetti yürürken.

Uzayan yolun sağ kenarında kavak ağaçları askerî bir nizamda diziliydi. Ciğerlerine derin derin çektiği hava, çocukluktan kalma tedirginliklerine bir parça soluk aldırdı.

Yürüdüğü yolun sonu uçsuz bucaksız çayırların serildiği, tüm kır çiçeklerinin renk ve kokularıyla aralara nakış gibi serpilip göz alabildiğine yayılan yeşili sulayan ufak çayın aktığı -ona göre- kâinatın en nadide yerine varıyordu. Yolun sağında arkadaşı Özcan’ın oturduğu Ziraat lojmanları, Süleyman Usta’nın marangoz atölyesi, ekmek fırını ve karşı köyün uzaktan belli belirsiz görünen çatılarından artık hiçbir iz yoktu.

Büyümüştü kasaba ama hiç yabancılaşmamıştı. Yoksa memleketi diye mi böyle hissediyordu? Ait olmak, sürgün olmanın yaralarını mı sarıyordu? Ağacını, çiçeğini, akarsuyunu bilmek mi ona bu rahatlığı veriyordu? Henüz cevap için karar verememişti bu soruların hiçbirine.

Adımları onu kasabaya yürüme mesafesinde olan köyüne götürmek istiyordu. Hem ne istiyordu da kalbi boğazında atıyordu endişeden. “Tanıtmam kendimi, ‘Asker arkadaşımı ziyarete geldim’ derim” diye alternatif fikirler geçiriyordu aklından. Bu anlık tedirginliğin arkasından, “Cesur olmalı, kendimi saklamamalı ve babamın kapısının kilidini açmalıyım” cümleleriyle cesaretini topluyordu. “Daha çocuktu kendisi, hem cezasını da çekmişti ıslah evinde. Babasının toprağından sürgün edilmesi onun için en büyük ceza değil miydi? Zaten üstünden geçmiş yirmi yıl, kim düşünürdü geçmişteki olayı?” diye söylene söylene köye doğru ilerledi. Kararlıydı; gidecekti, son bir başlangıç yapacaktı artık.

İç sesi, ona cesaret verecek ne kadar cümle varsa kuruyordu. İhtimâllerin tesirinde kalıp gözünün gördüğü, burnunun kokladığı ve elinin değeceği hiçbir anı kaçırmaması gerektiğini düşündü. Bahçelerde kızarmaya durmuş kızılcıklar, yeşil kabukları patlayarak dalından düşen cevizler, ufak tepelere doğru yer yer serpiştirilmiş bodur kuşburnu ağaçlarını seyretmeye başladı hasretle. Hepsini hatırlıyordu. Ve evlerin çatılarını...

Cılız akan derenin üzerine köprü niyetine atılmış, altı iri sal taşlarıyla desteklenmiş kalın tahtanın üzerinden geçip evlerinin istikametine doğru yol aldı. “Neden kimse yok etrafta?” diye düşünürken karşıdan kendisini meraklı gözlerle süzen köyün en eskilerinden Nusret Usta’yla karşılaştı. “Selâmunaleyküm” dedi yaşlı adama. Uzun uzun baktı, başını selâmı alır bir hareketle salladı ve “Kimsin?” dedi. Hiç düşünmeden, ihtimâllerin etkisine kapılmadan, “Ben Kazancı Adil’in oğlu Cemil” dedi. Nusret Usta algılayamadı önce. Birkaç saniye düşündü ve “Kazancı Adil dedin, değil mi” diye tekrarladı. “Aynı öyle dedim dayı” dedi Cemil. Yaşlı adam biraz öfkeli, biraz da sitem dolu bakışlarla süzdü onu tepeden tırnağa. O bakışların duygusunun altında o kadar ezildiğini hissetti ki kederinin öfkesini alt etmediği o günü istemsizce gözünün önünden geçirdi.

Daha on bir on iki yaşlarındaydı. Okul çıkışı evlerinin arka tarafında üç kişinin sopalarla hiç acımadan, adeta hınçla babasını yerde dövdüklerini gördü. Koşar adım, babasının üstüne atıldı. Yerde kıvranmış, artık hiçbir tepki vermeden, belki de hissetmeden arka arkaya alıyordu darbeleri. Küçücük yüreği ağzında atan Cemil, “Yetişin! Koşun!” diye bağırırken, onlar sopaları ellerinden atıp hızlı adımlarla köşeyi döndüler. Annesi koştu önce Cemil’in sesine. Sonra yandaki komşu ve bağda çalışanlar derken, ortam kalabalıklaştı. Apar topar bir arabaya atıp beş kilometre uzaklıktaki kasabaya götürdüler babasını. İldeki hastaneye sevk edildi tedavi için. Birkaç ay sürdü Kazancı Adil’in iyileşmesi. Evine döndüğünde ise kolunun birini kullanamaz olmuştu ne yazık ki.

Hastaneden geldiğinde babasının kolunun hâlini gören Cemil, akşamı zor bekledi. Havanın kararmasıyla babasına vuranlardan Remzi’nin evinin üstündeki samanlığı ateşe verdi. Evin çatısından yükselen ateş, yanındaki çatıya, oradan bir sonrasına sıçramıştı. Derken kısa zamanda tüm köy bir ateş topuna dönüşmüştü. Cemil, büyüyen alevleri görünce yaptığının dehşetiyle koşar adım uzaklaştı oradan. Bir saat sonra köyde kopan çığlıklar alevlerle yarışır şiddetteydi. Ahırlardan hayvanlarını çıkaranlar, evlerinden soluksuzca kendini dışarı atanlar ve dövünerek yanan hayatlarını seyredenler... Köy, artık bir cehennem yeriydi ve itfaiyenin siren sesleri kulakları yırtarak yaklaşıyordu. Sabaha doğru ise Jandarma, küçük Cemil’in kollarına kelepçeyi taktı ve karakola teslim etti.  

Köyün girişinde karşılaştığı Nusret Usta’ya kendi hâlinden bahsetmek istediyse de yaşlı adam, “Belki seni kimse tanımaz, ama bu köyde kim olduğunu soranlara kendini anlatmak için o günü de hatırlatmak zorunda kalacaksın. Var git yoluna, kora üfleyip de ateşi üzerine sıçratma!” dedi.

Belli ki Cemil’in tutuşturduğu ateş henüz küllenmemişti. Nusret Usta’nın dediği gibi, “kora üflememek lâzımdı”. Keşke Cemil’in de yıllardır üflememek için soluğunu tuttuğunu birileri anlayabilseydi. Demek ki bu yol, belli olmayan bir zamanda bir daha yürünecekti.