Özgürleşen Afrika’da yükselen Türkiye

Türkiye hem şefkati, hem de aklıyla Afrika’da varlık göstermektedir. Bu durum, Eş-Şebab gibi terör örgütlerini kullanan karanlık aklın fazlasıyla öfkesini çekmekte, Türk elçiliklerini doğrudan hedef alan şiddet eylemleriyle Türkiye bölgeden uzak tutulmaya çalışılmaktadır. Ancak Türkiye, Afrika konusunda sonuna kadar kararlıdır.

UZUN bir süredir hazırlamayı plânladığım bir dosyayı şekillendirme fırsatı buldum. Ancak topladığım verilerin hacmi öyle bir seviyeye geldi ki birkaç bölümlük belgesel çıkaracak veya ileri bir kitabı oluşturacak bir hâl aldı. Burada bahsedeceğimiz Afrika ve Türkiye’nin Afrika ile ilişkileri mevzu, bu bakımdan bir giriş, belki yüzeysel bir tanımlama niteliğinde kalacak.

Afrika hakkındaki veri toplama sürecini çok uzun bir zamandır devam ettiriyordum. Bunun nedeni Türkiye’nin Afrika’daki faaliyetlerinden bağımsız olarak Afrika hakkındaki bilinmeyenleri merakımdı. Türeyiş teorilerine göre insanlığın dünyada ilk çoğalmaya başladığı yer olarak Afrika gösteriliyor. Üzerinde yaşayan hayvan türlerinin çeşitliliği, su yollarının dünyanın en uzun ve verimli akarsularıyla kaplı oluşu, kıtanın orta bölümü haricinde tamamının okyanusa kıyı sahibi olması, üzerindeki ülkelerin arazi bakımından büyüklüklerinin yanı sıra sayı bakımından fazlalığı ve orman alanlarının genişliği, Afrika’yı büsbütün incelenmesi gereken bir kıta yapıyor. Bu kıtayı ille de merak ettiren nokta ise, bunca avantaja rağmen nasıl olup da fakirlik ve kıtlık çektiği.

Önce temel bilgi açısından Afrika’yı genel plânda ele alalım… 

Afrika, yüzölçümü ve nüfus yoğunluğu açısından dünyanın en büyük ikinci kıtasıdır. Kendisine bitişik kabul edilen adalar ile birlikte 30,8 milyon kilometrekarelik alanı ile dünya yüzölçümünün yüzde 6’sını ve dünya üzerindeki toprakların yüzde 24,4’ünü kapsar. 1 milyar kişilik nüfusuyla dünya nüfusunun yüzde 15’ini barındırır.

Afrika, kuzeyde Akdeniz, güneyde ve doğuda Hint Okyanusu batıda Atlas Okyanusu ve yine doğusunda Kızıldeniz ile çevrelenmiştir. Madagaskar ve çeşitli takımadaları bünyesinde barındırır. Kıtada 54 adet diplomatik olarak tanınmış bağımsız devlet, dokuz bölge ve 3 adet de sınırlı tanınmış devlet bulunur.

Tüm kıtalar arasında en fazla genç nüfus Afrika’da bulunmaktadır. Afrikalıların yüzde 50’si 19 yaş altındadır. Cezayir yüzölçümü olarak Afrika’nın en büyük ülkesiyken, nüfus anlamında en büyük ülke ise Nijerya’dır. Özellikle Doğu Afrika’nın, insanoğlunun başlangıç noktası olduğu kabul edilir.

Afrika, çok çeşitli iklim bölgeleri bulunan ekvatorun her iki yanında ve dünya üzerinde her iki iklim kuşağında da bulunan tek kıtadır. Etnik, kültür ve dil olarak çok büyük bir çeşitliliğe ev sahipliği yapar. 19’uncu yüzyıl sonlarında Avrupa ülkeleri tarafından sömürge hâline getirilmiştir. Afrika’nın modern devletleri 20’nci yüzyıldaki dekolonizasyon sürecinden sonra ortaya çıkmıştır. Afrika ülkeleri kısmen 1881-1914 yıllarındaki ‘Afrika Talanı’ sırasında şekillenmiştir.

19’uncu yüzyılın sonrasında, Avrupa’nın emperyal güçleri kıta üzerinde büyük bir yarış içerisinde koloniler kurmak için mücadele ettiler. Bu süreçte Afrika’da sadece iki tane tam bağımsız devlet kalmıştı: Etiyopya ve Liberya. Mısır ve Sudan bu dönemde resmî olarak hiç kolonileşmedi fakat 1882’deki İngiliz işgaliyle 1922’ye kadar işgal altında kaldı.

1884-1885’te toplanan Berlin Konferansı, Afrika’nın etnik grupları için oldukça önemli bir dönüm noktası oldu. Belçika Kralı İkinci Leopold’un çağrısı ve Avrupa’nın Afrika üzerinde egemen olan güçlerinin katılımı ile toplanan Konferans sonucunda Afrika üzerindeki sömürge mücadelesine son verilerek Afrika’nın politik bölgeleri ve nüfuz alanları kabul edildi.

Afrika halklarının bağımsızlık mücadeleleri İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar sürdü ve bu mücadele sonunda hemen hemen tüm koloniler bağımsızlıklarını elde ettiler. Özellikle büyük Avrupalı devletlerin geçirdikleri yıkıcı savaş sonrası Afrika’yla doğrudan ilgilenecek gücü kendilerinde bulamamaları bu süreci hızlandıran en büyük etken oldu. 1951’de Libyaİtalya’dan bağımsızlığını kazandı. 1956’da Tunus ve FasFransa’dan bağımsızlığını kazandı. Mart 1957’de bu süreci Gana izleyerek Sahra Altı Afrika’da bağımsızlığını kazanan ilk devlet oldu. Sonraki on yılda ise diğer devletler sırasıyla bağımsızlıklarını ilân ettiler.

Özellikle Portekiz’in Sahra altı Afrika’dan çekilmesi 16’ncı yüzyıldan 1975’e kadar sürmüştür. Rodezya, 1965’te tek taraflı olarak Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını kazandı. Ancak Rodezya, 1980’e kadar Siyah milliyetçilerin gerilla savaşının Beyaz azınlık yönetimini devirmesinin ardından Zimbabve olarak tanınabildi. Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki apartheid rejimi ise 1994’e kadar sürdü.

 


2050 yılına kadar, Afrika’nın 1,1 milyar kişilik nüfusunun iki katına ulaşacağı ve bu büyümenin yüzde 80’inin şehirlerde gerçekleşeceği, kıtanın kentsel çalışan sayısınınsa 1,3 milyarın üzerine çıkacağı tahmin ediliyor. Yalnız Lagos’un nüfusu dahi saatte 77 kişi artıyor. 2025 yılına kadar Afrika’daki 100’den fazla şehirde bir milyondan fazla insan bulunacak.

 

Bugünün Afrika’sı

Bugün Afrika’da 54 bağımsız devlet var fakat bu devletlerin birçoğu özellikle istikrarsızlık, yolsuzluk, otoriter rejimler ve şiddet ile mücadele ediyor. Bu ülkelerin birçoğu başkanlık sistemi ile idare edilmekte. Ancak birçok ülkenin demokratikleşme süreçleri askerî darbeler, cuntalar ve askerî diktatörlüklerle sekteye uğruyor. İstikrarsızlık, birçok etnik grubun marjinalize olmasına ve liderlerinin isteği doğrultusunda çeşitli gruplara eklenmesine yol açıyor. Birçok lider bu tarz şiddetlenen çatışmalardan nemalanıyor. Askerî gruplar birçok ülkede etkin bir şekilde yönetimde yer alıyor.

Afrika’da 1960 ile 1980 arasında 70’ten fazla darbe ve 13 ülke liderinin suikasta uğradığı görüldü. Avrupalı emperyalistlerce belirlenen sınırlar birçok ülke ve grup için sıkıntılar oluşturmaya devam ediyor.

Soğuk Savaş sırasında Uluslararası Para Fonu (IMF), bölgedeki istikrarsızlığı gidermeye yönelik çalışmalar yaptı. Ayrıca Afrika’da bağımsızlığını kazanarak varlığını açıklayan her ülke, iki süper güçten bir tanesiyle ittifak kurmaya çabaladı. Kuzey Afrika’daki birçok ülke Sovyet yardımlarından yararlanırken, Orta ve Güney Afrika’dakiler ise Batı Bloku tarafından desteklendi. Bugün özellikle Etiyopya’da büyük bir açlık mevcut. Bazıları bu durumun Sovyet politikaları tarafından kötüleştirildiğini düşünüyor. 

Afirka’da en büyük sorunlardan bir tanesi de pek çok ülkede iç savaşlar yaşanması. En kırıcı savaşlardan bir tanesi, Kongo’da İkinci İç Savaş sırasında gerçekleşti. 2008’de 5,4 milyon insan bu savaşta hayatını kaybetti. 2003’ten beri süren Sudan Darfur’daki savaş ise büyük insanlık suçlarını içermektedir. 1994’te Ruanda’da yaşanan soykırım, 800 bin insanın katledildiği ve üzerine sinema filmleri çekilen büyük bir vahşet niteliği taşımaktadır. Bunlarla birlikte aynı süreçte AIDS gibi ölümcül bir hastalık da bölgenin mücadele ettiği en büyük sorunlardan bir tanesi olmuştur.

Bütün bunlara rağmen 21’inci yüzyılda yaşanan çatışmalar büyük bir azalma eğilimi göstermektedir. Angola’da yaşanan iç savaş 30 yıl sürdükten sonra 2002’de sona ermiştir. Bu azalma birçok yerde komünist düzendeki ekonomik yapılanmadan açık pazar ekonomilerine geçişi hızlandırmaktadır. Özellikle bölgede yaşanan istikrardaki yükselme, Afrika ülkelerine yapılan dış yatırımları arttırmaktadır. Bilhassa Çin, bu yatırımlarda başı çekmektedir. 2011’de bazı Afrika ekonomileri en hızlı büyüyen ekonomilerden olmuştur. İletişim devriminin bölgede yoğunluk kazanması ile birlikte Afrika, dünyayla bağlantı düzeyini gün geçtikçe arttırmaktadır.

Afrika’da 3 binden fazla korunan alanının yanında 198 deniz koruma alanı, 50 biyosfer rezerv ve 80 sulak rezerv bulunmaktadır. Önemli yaşam alanı tahripleri, nüfus artışı ve kaçak avcılık Afrika’nın biyolojik çeşitliliğini düşürmektedir. İnsan zararları, toplumsal kargaşalar ve yerel olmayan türlerin kıtaya getirilmesi Afrika’daki biyoçeşitliliği tehdit etmektedir. Bu durum idarî ve finansal sorunların yanında yetersiz personel sebebi ile şiddetlenmektedir.

Afrika’nın 2018 yılında kanıtlanmış petrol rezervi dünyadaki diğer tüm ülkelere oranla yüzde 7,2’dir. 2018 yılında Afrika’nın kanıtlanmış doğal gaz rezervi ise dünyaya oranla yüzde 7,3 olarak kayıtlara geçmiştir.

Bu verilerin yanında önemli bir not da şudur ki, Afrikalı devletler özellikle 21’inci yüzyılda artan istikrarla birlikte birbirleri arasında daha sağlam ve önemli politik bağlar kurmaktadırlar. Bu bağlar çeşitli iş birliği ve uluslararası örgütler vasıtasıyla ülkelerin hem bölgesel, hem de uluslararası bağlantılarını güçlendirmektedir. Bu örgütlerin en önemlisi Afrika Birliği’dir.

Doğal kaynaklar açısından dünyanın en zengin coğrafyalarından biri olmasına rağmen Afrika, dünyanın en gelişmemiş ve fakir bölgelerinden biridir. Bunun bir başka nedeni, bölgenin çok çeşitli hastalıklarla (AIDSsıtma) boğuşması, ciddî insan hakları ihlâlleri, merkezî plânlamadan kaynaklanan başarısızlıklar, dış merkezlere girişte yaşanan zorluklar, yozlaşmış hükümetler ve sık sık yaşanan askerî ve iç çatışmalardır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları raporlarına göre en sonda yer alan 25 ülkenin hepsi Afrika kıtasındadır.

 

Dünyanın Afrika üzerindeki plânları Avrupa’dan Çin’e, Rusya’dan ABD’ye çeşitlilik gösteriyor. Ancak özellikle Çin’in ilerlettiği politika tamamıyla farklı. Zira Çin, görüntüde sömürge tadı vermeyen fakat bulunduğu ülkelerin geleceğini ipotekleyen anlayışıyla Afrika’yı yeni bir Doğu Türkistan yapmak yolunda yürütüyor programını.

 

Kıtlık, cehalet, yetersiz beslenme ve yetersiz su kaynaklarının yanı sıra sağlık koşulları, bölgede yaşayan insanları çok derinden etkilemektedir. 2008 Ağustos’unda Dünya Bankası’nın yayınladığı rapora göre, küresel kıtlık sınırı olan günlük 1,25 dolar olan nüfusun yüzde 80,5’i Sahra Altı Afrika’da yaşamakta ve bölgenin birçoğu günlük 2,50 doların altında kazanç sağlamaktadır.

2005 yılında yapılan bir araştırmaya göre Afrika’da yaklaşık 380 milyon insan kıtlık çekmektedir. 1973’ten 2003’e kadar geçen zamanda Sahra Altı Afrika’da yaşayan insanların ortalama günlük kazancı 70 sent olarak kalmıştır. Bu konudaki bazı raporlar dış yatırımların başarısız liberalleşme sebebiyle arttığını belirtse de bazı kaynaklar bunların yerel idarede yaşanan başarısızlıklardan kaynaklandığını göstermektedir.

Ancak 1995’ten 2005’e kadar Afrika’nın ekonomik büyümesi ortalama yüzde 5’tir. Özellikle AngolaSudan ve Ekvator Ginesi gibi petrol kaynakları açısından zengin olan ülkeler hâlen daha yüksek büyüme oranları göstermektedir. Kaldı ki kıta, dünya kobalt ve platin rezervlerinin yüzde 90’ına, altın rezervlerinin yüzde 50’sine, krom rezervlerinin yüzde 98’ine, tantelit rezevlerinin yüzde 70’ine, manganez rezervlerinin yüzde 64’üne ve uranyum rezervlerinin üçte ikisine sahiptir. Kongo, cep telefonlarının yapımında kullanılan koltan mineralinin yüzde 70’ine ve ayrıca dünyanın elmas rezervlerinin yüzde 30’una sahiptir. Gine, dünyanın en büyük boksit ihracatçısıdır. Ancak bu kaynaklara rağmen Afrika’nın tarım ve üretimde olan niteliği ileriye doğru beklenen hızda gitmemektedir. Ayrıca 2008’de yaşanan küresel malî kriz, bölgenin gelişmesine ket vurmuştur. Bu kriz sonrasında yaklaşık 100 milyon insan, açlık konusunda etkilenmiştir. Ancak özellikle son yıllarda Çin Halk Cumhuriyeti’nin bölgeye yaptığı yatırımlar sebebiyle ekonomik hareketlenme artmıştır. Sadece 2007 yılında Çinli yatırımcılar bölgeye 1 milyar dolar yatırım yapmışlardır.

Ancak Afrika’da yükselen Çin yatırımlarının Afrika’yı zenginleştirmeyip yeni bir sömürgeleşmeye götürdüğüne dair verilere 2021 yılında hazırladığımız ve dünyanın Çin Halk Cumhuriyeti’ne nasıl borçlandığını anlattığımız bir başka dosyada yer vermiştik.

4 Temmuz 2021 tarihli Kronos34.news makalesinde Emre Korkmaz, bu duruma oldukça önemli datalarla değiniyor:

“Çin’in kısa süre içinde en büyük kredi açtığı yerlerin içinde Afrika ülkeleri başı çekiyor. Ekonomik açıdan geri kalmış Afrika ülkeleri, Çin’in cömert tekliflerine iştahla cevap veriyor ve büyük miktarlı anlaşmalar imzalıyor. Çünkü Afrika ülkeleri, yıllardır devam eden geri kalmışlığına bir son vermek istiyor. Kıtada hızlı bir şehirleşme yaşanıyor. Kırsal göçmenlerin şehirlere taşınmasında, son yılların en dikkat çeken iki ülkesi Çin ve Hindistan’ı bile geride bırakan oranlara sahip. Bu hızlı geçiş büyük zorluklar getiriyor, ancak aynı zamanda dünyanın daha önce gördüğü hiçbir şeye benzemeyen bir altyapı inşâsı harekâtında milyarlarca dolarını riske atmak isteyen ülkeler için büyük imkânlar sunuyor. Ve bugüne kadar hiçbir ülke, Afrika’nın çağrısına Çin kadar hızlı cevap vermedi!

2050 yılına kadar, Afrika’nın 1,1 milyar kişilik nüfusunun iki katına ulaşacağı ve bu büyümenin yüzde 80’inin şehirlerde gerçekleşeceği, kıtanın kentsel çalışan sayısınınsa 1,3 milyarın üzerine çıkacağı tahmin ediliyor. Yalnız Lagos’un nüfusu dahi saatte 77 kişi artıyor. 2025 yılına kadar Afrika’daki 100’den fazla şehirde bir milyondan fazla insan bulunacak.

Kentleşmenin bu baş döndürücü hızı, eşi görülmemiş birçok ekonomik fırsatı da beraberinde getiriyor. IMF kısa süre önce Afrika’yı dünyanın en hızlı büyüyen ikinci bölgesi ilân ederken, Afrika’nın bugünü, 1990’lar dönemi Çin’i ile kıyaslanıyor. Bunun yanında kıtanın altyapı girişimlerinin büyük bir kısmı Çinli şirketler tarafından yönlendirildiği veya Çin fonları tarafından desteklendiği için Çin de Afrika’nın kentleşme hamlesinde merkezî bir oyuncu hâline geldi. Şu anda Afrika şehirlerinde üç kattan yüksek binaların veya üç kilometreden uzun yolların hemen hemen tümü Çinliler tarafından inşâ ediliyor.

Çin’in Afrika’ya bu kadar ilgi göstermesinin birçok sebebi var. Çin Komünist Partisi 1949’da ilk kez iktidara geldiğinde, dünyadaki ülkelerin hemen hemen tümü Tayvan’daki hükûmeti ‘Çin’ olarak tanıyordu. Bu nedenle Çin Halk Cumhuriyeti, Afrika’da kapsamlı bir şekilde lobi yaparak tüm ülkelerce tanındı, Tayvan’ın tanınması ise unutuldu. Bunun karşılığında Çin, kıtada demiryolları, hastaneler, üniversiteler ve stadyumlar inşâ ediyordu. Afrika ülkelerinin siyâsî taahhütleri, beton ve çelik olarak geri ödeniyordu. Bununla birlikte, Çin’in Afrika ile ilk ortaklıklarının başka nedenleri de vardı: Sömürgeci güçler büyük ölçüde gitmiş ya da çıkış yolunda olsa da, kıta hâlâ -her zaman olduğu gibi- aynı doğal kaynak stokuydu ve Çin’in hammaddeye ihtiyacı vardı. Pekin’in bugün sahip olduğu konumun ardında, uzun yıllar Afrika’dan aldığı ucuz hammadde ve petrolün büyük bir etkisi var.

Uluslararası yatırım şirketi McKinsey’in hazırladığı bir rapora göre, 10 binden fazla Çinli şirketin 2005’ten beri Afrika’da yaptığı yatırımın toplamı 2 trilyon doları aştı. Hükûmetin yatırım karşılığı açtığı kredi ise 150 milyar doların üzerinde. Bu rakamın hemen hemen tümü, otoyol, demiryolu ve liman inşâsı için verildi. Ayrıca Çin, tüm Afrika ülkelerinin en büyük dış ticaret partneri hâline geldi.

Tüm bu gelişmeler olurken, dünya yaşananların Çin’in büyük bir plân çerçevesinde ülkeleri ‘borç tuzağı’na düşürdüğünden şüpheleniyor. Bu şüpheler aslında karşılıksız değil. Meselâ Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa ile Cibuti arasındaki 4 milyar dolarlık demiryolu projesi, Etiyopya’nın toplam 2016 bütçesinin dörtte birine mâl oldu. Nijerya, ülkedeki Çin demiryolu yatırımlarının karşılığını ödeyememesi nedeniyle Çinli yüklenicileriyle bir anlaşmayı yeniden müzakere etmek zorunda kaldı. Kenya’nın Mombasa’dan Nairobi’ye Çin tarafından finanse edilen demiryolu, tahmin edilen bütçeyi dörde katlayarak ülke gayrisafi milli hasılasının yüzde 6’sını aştı. Çin Devleti’ne ait olan şirketler veya Çinli özel şirketler, hâlen Afrika’da 46 limanın sahibi ya da işletmesinin uzun dönemli sahibi durumunda. Bu limanların yaklaşık üçte biri, askerî gemilerin de yanaşabileceği derinlikte. Batı dünyası da Çin’in bu adımlarının ekonomik plânların ötesinde askerî hedefleri olduğundan endişeleniyor.

Çin, başta Afrika ülkeleri olmak üzere yabancı ülkelere verdiği borçları ve açtığı yatırım kredilerini genellikle açıklamıyor. Ancak ABD’deki Johns Hopkins Üniversitesi’nin açık kaynaklardan derleyebildiği bilgilere göre Pekin Hükûmeti, 2000-2018 yılları arasında 49 Afrika ülkesinde bin kadar projeye kredi açtı. Açık kaynaklara göre bu kredilerin toplamı 152 milyar dolardan fazla. Çin’in ülkelerin gayrisafi millî hâsılalarına göre en büyük yatırım yaptığı ülkelerin başında Cibuti, Etiyopya, Kenya ve Maldivler geliyor.

Maldivler’in 3,5 milyar dolarlık dış borcunun yaklaşık yüzde 95’i Çin’e. Net rakamı iki ülke yetkilileri de açıklamaktan kaçınsa da, borcun yaklaşık 3,1 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Maldivler’in 2019’daki gayrisafi millî hâsılası 4,9 milyar dolar olarak gerçekleşmişti. Bu rakam tüm ülkenin bir yılda ürettiği tüm ekonomik varlığın yaklaşık yüzde 65’ine karşılık geliyor. Bu borcun nasıl oluştuğuna gelirsek, Çin, ada devletinde havaalanı ile şehir merkezi arasında dört şeritli bir otoban inşâ edilmesi için kredi açtı. Ayrıca, iki büyük ada arasında bir köprü inşâ etti. Toplu konut projeleri için de kredi açtı. Böylece adaların üzerinde 20 katlı Çin tarzı toplu konutlar inşâ edildi. Yapılan yollar insanlara rahatlık getirse de, borcun nasıl ödeneceği konusunda ülkede kimsenin fikri yok. Gelirlerinin büyük kısmı turizme dayalı ada devleti, Covid-19 nedeniyle büyük bir malî kriz yaşıyor. Ödenmesi gereken krediler zamanında ödenemedi. Pekin, borçların bir kısmını yeniden yapılandırırken, Maldivler Hükûmeti’nden başka ne gibi tavizler aldığı ise şimdilik bilinmiyor.

 


Türkiye, Afrika’daki diplomatik ilişkilerini de güçlendirdi. Erdoğan liderliğinde Afrika Birliği’nin yanı sıra çeşitli Afrika ülkeleri ile ikili ilişkilerini geliştirmeye özen göstermeye başladı. Bu anlamda kendisinden önceki yaklaşık 80 yılda bir elin parmağını geçmeyecek resmî Afrika turları, Erdoğan ile artış göstermiştir.

 

Afrika’da Çin’e en fazla borcu bulunan ülkeler arasındaki Cibuti ve Etiyopya’nın dış borcunun yaklaşık yüzde 50’si bu ülkeye. Kamerun, Angola, Kenya ve Zambiya’da ise oran yüzde 40’ın üzerinde. Bu ülkelerin tümü Covid-19 nedeniyle yavaşlayan ekonomileri ve artan maliyetleri nedeniyle yükümlülüklerini karşılayamaz hâldeler. Pek çok ülkeyle borç yapılandırma için masaya oturan Pekin’in nasıl tavizler kopardığı ise, sadece o anlaşmalara imza atanlarca bilinen devlet sırrı. Çin, anlaşma şartlarının açıklanmasına izin vermiyor. Borç alan hükûmetlerin birçoğu da şüpheli alışveriş şartlarının duyulmasını istemiyor. Böylece borç ve yatırım şartları net olarak bilinmiyor. Anlaşmalarda en dikkat çekici şartlardan biri de, anlaşmazlık durumunda Çin mahkemelerinin yetkili olması. Henüz -bilindiği kadarıyla- bu noktaya gelen bir anlaşmazlık yok, ancak Çin Hükûmeti’nin Çin’de açacağı bir dâvâda karşı tarafın haklı çıkması beklenmiyor.”

Çin’in bu hâkimiyet yatırımlarını Bir Kuşak Bir Yol Projesi’ne bağlayarak Asya ve Avrupa üzerine düşünmenin faydasızlığı, işte Afrika’da yapılan yatırımlar üzerinden cevaplanıyor. 1949’da BM’nin “Çin Cumhuriyeti” temsilcisi olarak tanıdığı Tayvan’ın haklarının nasıl küçük bir yatırımla Afrika üzerinden satın alındığını ve bugün Afrika’daki borçlandırmalar üzerinden kıtaya vefa borcunu ödemeyi bırakın, kıta üzerindeki emellerine de ÇHC’nin nasıl adım adım yaklaştığını okumak mümkün. Dahası, Covid-19 Salgını’nın ortaya çıkışı, devamlılığı ve de salgına karşı ilâç ve aşı üretiminin hep Çin menşeli oluşu, söz konusu gelişmeler düşünüldüğünde büyük soru işaretleri oluşturuyor.

 

Süleyman Nebî’nin (as) eşi Belkıs’ı ve halkını, Peygamber Efendimizin (sav) ilk Müslüman muhacirleri Habeşistan’daki adil melike gönderişini unutarak, dünyanın en zengin ve en cömert liderlerinden biri olarak Mali Kralı Mansa Musa’yı görmezden gelerek Afrika’ya bakmak, enerji kaynakları ve verimli topraklar konusunda Afrika’yı çırılçıplak bırakır.

 

Dünyanın Afrika üzerindeki plânları Avrupa’dan Çin’e, Rusya’dan ABD’ye çeşitlilik gösteriyor. Ancak özellikle Çin’in ilerlettiği politika tamamıyla farklı. Zira Çin, görüntüde sömürge tadı vermeyen fakat bulunduğu ülkelerin geleceğini ipotekleyen anlayışıyla Afrika’yı yeni bir Doğu Türkistan yapmak yolunda yürütüyor programını.

Doğrusu Afrika’da Batıcı sömürge kuvvetlerinden kurtulma işaretlerinin yanı sıra Gazze’deki soykırımı Uluslararası Adalet Divanı’na taşıması üzerinden Güney Afrika Cumhuriyeti’nin bağımsız duruşunu okuduğumuzda Afrika’nın da kendi plânının olduğunu ve dünyaya yepyeni bir vizyon arz etmeye çalıştığını görüyoruz.

9 ilâ 19’uncu yüzyıllar arasında dünyanın insan ticareti düzenini yani gayr-i insanî düzeydeki seviyesizliği Afrika üzerinden yorumladık. Açlığı, yoksulluğu, köleliği, kitlesel ölümcül hastalıkları, biyolojik ve kimyasal deneyleri, en vahşi iç savaşları Afrika üzerinden anlamlandırdık. Bugün Türkiye’mizde dahi Afrika’yı, Somali, Sudan ve Etiyopya’dan gelen göçmenler üzerinden okuyor, Afrika insanını tek boyutlu bir fanusa sıkıştırıyoruz. Süleyman Nebî’nin (as) eşi Belkıs’ı ve halkını, Peygamber Efendimizin (sav) ilk Müslüman muhacirleri Habeşistan’daki adil melike gönderişini unutarak, dünyanın en zengin ve en cömert liderlerinden biri olarak Mali Kralı Mansa Musa’yı görmezden gelerek Afrika’ya bakmak, enerji kaynakları ve verimli topraklar konusunda Afrika’yı çırılçıplak bırakır.

Bu çerçevede Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin Afrika’da yükselen rolünü mutlaka dile getirmemiz ve buna dikkat etmemiz gerekiyor.

 

Türkiye, Somali ile enerji iş birliği anlaşması çerçevesinde Afrika Boynuzu’nda hidrokarbon arayacak. Somali’nin petrol ve doğal gazının çıkarılışından satışına kadar destek sağlayacak olan Türkiye, gelirden yüzde 30 pay alacak. Dikkat edilmesi gereken nokta ise şu: Somali, 30 milyar varil petrol ve gaz rezervine sahip!

 

Türkiye-Afrika ilişkileri

Elbette Türkiye’nin Afrika kıtasında izlediği politikalar oldukça ilgi çekici bir konu. Türkiye, son yıllarda Afrika’ya yönelik politikalarını artırmış ve kıtadaki varlığını güçlendirmiştir. Bunun birkaç nedeni bulunuyor. Keza Türkiye, Afrika ülkeleri ile ekonomik işbirliğini artırmayı hedeflemektedir. Bu çerçevede ticaret hacmini artırmak, yatırım yapmak ve ortak projeler geliştirmek gibi adımlar atmaktadır.

Türkiye, Afrika’daki diplomatik ilişkilerini de güçlendirdi. Erdoğan liderliğinde Afrika Birliği’nin yanı sıra çeşitli Afrika ülkeleri ile ikili ilişkilerini geliştirmeye özen göstermeye başladı. Bu anlamda kendisinden önceki yaklaşık 80 yılda bir elin parmağını geçmeyecek resmî Afrika turları, Erdoğan ile artış göstermiştir.

Türkiye, Afrika’daki çeşitli insanî krizlere de müdahale etmekte ve yardım faaliyetlerinde bulunmaktadır. Bu, Türkiye’nin insanî dış politika çabalarının bir parçası olarak değerlendirilebilir. Türkiye, Afrika’da enerji ve altyapı projelerine yaptığı yatırımlarla kıtadaki kalkınma sürecine katkıda bulunarak insanî yardım faaliyetleriyle sınırlı kalmayıp balık vermek yerine balık tutmayı da öğretmektedir. Bu anlamda Türkiye, hem şefkati, hem de aklıyla Afrika’da varlık göstermektedir. Bu durum, Eş-Şebab gibi terör örgütlerini kullanan karanlık aklın fazlasıyla öfkesini çekmekte, Türk elçiliklerini doğrudan hedef alan şiddet eylemleriyle Türkiye bölgeden uzak tutulmaya çalışılmaktadır. Ancak Türkiye, Afrika konusunda sonuna kadar kararlıdır. Özellikle inşaat, enerji ve altyapı gibi sektörlerde Türk şirketlerinin faaliyetleri de artmıştır.

Türkiye’nin Afrika kıtasında etkin olduğu ülkeler şimdilik sınırlı görünebilir. Örneğin özellikle Somali ile stratejik bir ortaklık yürütmektedir. Bunun yanında Sudan ile yakın ilişkiler kurmuş ve çeşitli altyapı projeleri, eğitim ve sağlık hizmetleri gibi alanlarda faaliyet göstermeye başlamıştır.

Türkiye’nin Afrika konusundaki en ileri operasyonu ise şimdilik Libya olarak görünmektedir. Libya’daki meşru hükümete siyâsî ve askerî destek sağlamanın yanında bu ülkede çeşitli inşaat ve altyapı projelerine de katılmıştır. Yine Mali, Burkina Faso, Fas ve Cezayir’de Fransa hakkındaki bilincin artmasında Türkiye’nin etkisi büyüktür. Bu anlamda Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron’un tepkisini sürekli çekmek, Türkiye için Afrika’daki ciddî varlığın en belirgin işaretlerindendir.

Türkiye ile Cezayir arasındaki ilişkiler de önemli ölçüde gelişmektedir. Özellikle enerji sektöründe iş birliği hareketliliği ilerlemiştir.

Bunlar Türkiye’nin Afrika’daki etkin olduğu bazı önemli ülkeler, ancak Türkiye’nin kıtada daha geniş bir varlığı ve etkinliği bulunmaktadır. Ticaret, insanî yardım ve diplomatik ilişkiler çerçevesinde Türkiye, birçok Afrika ülkesi ile yakın iş birliği içindedir.

Türkiye ile Somali arasındaki ilişkiler oldukça derin ve stratejiktir. İki ülke arasındaki ilişkiler çeşitli alanlarda iş birliği içermekte ve karşılıklı olarak güçlendirilmektedir. Türkiye, Somali’nin askerî ve güvenlik alanında kapasitesini artırmaya yönelik desteğiyle ayrıca dikkat çekmektedir. Bu anlamda Türkiye, Somali Silahlı Kuvvetlerinin adeta varlığını sağlamaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri, Somali ordusuna eğitim ve danışmanlık hizmetleri sunmakta, ayrıca askerî ekipman ve teknik destek sağlamaktadır.

Türkiye, Somali ile diplomatik olarak yakın ilişkiler yürütmektedir. İki ülke arasında sık sık yüksek düzeyli ziyaretler gerçekleşmekte ve karşılıklı olarak çeşitli anlaşmalar imzalanmaktadır. Bunlardan biri de son petrol ve doğal gaz arama anlaşmasıdır. Bu anlaşmaya göre Türkiye, Somali ile enerji iş birliği anlaşması çerçevesinde Afrika Boynuzu’nda hidrokarbon arayacak. Somali’nin petrol ve doğal gazının çıkarılışından satışına kadar destek sağlayacak olan Türkiye, gelirden yüzde 30 pay alacak. Dikkat edilmesi gereken nokta ise şu: Somali, 30 milyar varil petrol ve gaz rezervine sahip!

Türkiye, Somali ile ekonomik iş birliğini de artırmayı hedeflemektedir. Ticaret hacmi genişlemekte ve Türk şirketleri, Somali’de çeşitli sektörlerde faaliyet göstermektedir. Ayrıca Somali’deki eğitim ve kültürel alanlarda da varlığımız yüksek hacimli. Özellikle Türkiye’nin burs programları ve eğitim faaliyetleri, Somalili gençlerin eğitimine, bağımsızlık bilincine ve aidiyetine katkıda bulunmaktadır.

 


Cibuti, Doğu Afrika’da önemli bir lojistik üs konumundadır. Türkiye, Cibuti’deki bu lojistik altyapıyı kullanarak bölgedeki ticaretini ve lojistik operasyonlarını da güçlendirmeye yönelik çabalarını sürdürmektedir.

 

Somali’nin yanı sıra Türkiye’nin Cibuti’deki faaliyetleri de dikkat çekicidir. Stratejik bir liman ülkesi olan Cibuti ile güçlü diplomatik ve ekonomik ilişkilerine dayanan son 15 yıllık süreçte Türkiye, Cibuti’de askerî bir üs kurmuştur. Bu üs, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yurt dışındaki askerî varlığını desteklemektedir. Özellikle bölgedeki deniz güvenliğini artırmak ve Türkiye’nin bölgesel çıkarlarını korumak amacıyla stratejik bir öneme sahiptir.

Cibuti, Doğu Afrika’da önemli bir lojistik üs konumundadır. Türkiye, Cibuti’deki bu lojistik altyapıyı kullanarak bölgedeki ticaretini ve lojistik operasyonlarını da güçlendirmeye yönelik çabalarını sürdürmektedir.

Tabiî bir de Türkiye için Sevakin adası konusu var… Sevakin adası, Kızıldeniz’in kuzeydoğusunda bulunan, Sudan’a ait küçük bir ada. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’nun bir liman ve ticaret merkezi olarak kullandığı ada konusunda Sudan-Türkiye ilişkilerinin gelişmesiyle birlikte Türkiye, Sevakin adasını tasarrufu altına almıştır. Türkiye’nin Sevakin adası üzerinde geliştireceği projeler tüm dünya ekonomisi tarafından merakla beklenmektedir. Zira söz konusu müstakbel projeler, Afrika’dan Hint Okyanusu’nun çevrelediği tüm dünya ülkelerine açılan ticareti ilgilendirmektedir.

En başta belirttiğimiz gibi, Afrika ve Türkiye’nin Afrika ile geliştirdiği ilişkiler birkaç bölümlük belgesel, yoğunluk ve derinlik sahibi geniş bir kitap meydana getirebilir. Bu anlamda dosyamızı şimdilik burada hitama erdiriyor ve bir giriş niteliği taşıdığını yeniden belirtmek istiyorum.

 

https://tr.wikipedia.org/wiki/Afrika